iç seyahatler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iç seyahatler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2017 Perşembe

KARŞI KIYI..





Yuva.. Azmi Varan'ın eğitimde geçirdiğim iki gün bana bu kelimeyi uzun uzun düşündürmüştü. Çocuk istediğimi söylemiştim ona. Azmi Bey de, "hayvanlar bile önce güvenebilecekleri bir eş bulup, sonra yuvalarını kuruyor ve ardından yavruluyorlar!" demişti. Şamar gibi yüzüme vuran bu açıklamadan sonra fark etim; uzun zamandır bir yuvam olmadığını, yuvamı aradığımı, bulamadığımdan ve bir yuva yaratamadığımdan doğurmadığımı..
 
Hiçbir toprak parçası ev olmamıştı bana, hiçbir erkek çocuğunu doğuracak kadar güven vermemişti. Belki bu yüzden hiç hamile kalmamıştım. Birlikte yaşlanacağım adamı bulamamıştım.
 
Hani aramakla bulunmazdı ama arayanlar bulacaktı? Çok mu aramıştım? Ararken yanımdakileri mi atlamıştım?
 
Sonuçta yuvam yoktu benim.. Yuva yapan dişi kuş rolü üzerime oturmayan bir elbise gibiydi.
 
Sanırım yaklaşan anneler günü beni hassaslaştırıyor. Bana zaman kaybettiren, "mış" gibi davranan herkese karşı kırgınlıklarım, kötü hatıralarım canlanıyor. Bu yüzden hepsinin, herkesin üzerine basıp, yuvama doğru yürümek ve ardıma bakmamak istiyorum.
 
Sanırım bu defa kararlıyım. Çünkü yollardan yoruldum..  Aramaktan yıldım. Oturmaya ihtiyacım var.
 
Gezi olayları patladığında Almanya'daydım. Yüreğim ağzımda, öylece durdum televizyonun önünde. Jasmin beni teselli edemedi. Sakinleşemedim. Ya eve dönemezsem korkusu içimi kemirdi. Peki ya sevdiklerime bir şey olursa? Tohum hikayesini orada yazdım. Gizemli bir kadın tarafından avucuma bırakılan tohumları nasıl olmadık yerlere savurduğumu anlatan hüzünlü bir hikayeydi..
 
Kimseye okuyamadım.
 
Gezide olanlar bana Refah Partisi'nin İstanbul zaferinde hissettiğim korkuyu çağrıştırmıştı. O gün o kadar korkmuştum ki, eve döndüğümde dizlerim titriyordu. Sevinci taşkın insan topluluğu beni paniğe sürüklemişti. Kontrolsüz kalabalıklardan çok korkuyordum.. Eski bir anım canlanıyordu sanki..
Yuvasız kalmak, yuvaya dönememek, kalabalıkların ayakları altında ezilmek... Merhametsizlik beni fazlasıyla telaşlandırıyordu.
 
Şimdi ne mi yapıyorum? En derin korkularımdan birine kafa tutuyorum. Bu işin sonunda kıçımın üzerine oturmak da var ancak eğer denemezsem nasıl bileceğim başarıp başaramayacağımı? Ya yuvamı bulursam?
 
Belki de sürgünde olmak o kadar  da kötü değildir. Ve belki de  aradığım yuva karşı kıyıdadır...

11.05.2017
 
 

7 Ocak 2017 Cumartesi

AĞIR GELDİN KAR...

 
Hassas bir sabah. Beyaz bir manzara. Gelin olmuş palmiyem. Kahve, Sezen. Kimse ölmemiş, kriz kapıdan içeri girmemiş, yıllar nanik yaparak geçmemiş gibi.
 
Evin değişik köşelerini keşfederken, hiç pencere önünde yazmadığımı fark ettim. O halde bugün buradayım. Hatta atkımı da burada öreyim.
 
Büyüdüğüm mahallede kar.. Kar hiç ummadığım bir şey tetikledi. Babamı özleyerek uyandım. Bazen bunca yıldan sonra tam da o gün gibi ağlayabilmek, hala bu kadar çok gözyaşı dökebilmek inanılmaz geliyor. Ölülerim neden ölmüyor benim? Vedalaşmayı hiç öğrenemeyecek miyim?
 
Babam, anneannem ve Victor... İçimi yangın yerine çeviriyorsunuz..
 
Babamın son nefesini verdiği mahallede nefes almaya çalışıyorum. Ciğerlerime dolan derin acıyı tarif edemiyorum. Diken soluyorum sanki. Buraya boşuna taşınmadım. Biliyorum. Tesadüflere inanmıyorum. Sadece yapmam gerekeni yapamıyorum...
 
Bu sabah yüzümü gözyaşlarıyla yıkadım. Tuzlu, ılık. Zamanın kar altına gizlediği bin dokuz yüz seksen üç kışına uyandım. Yıldız Savaşları'nı seyrettiğim kış, babamın öldüğü, baharın geciktiği, karla kaplı caddelerde yürüyemediğim kış. Dizlerime kadar kedere battığım, mevsimlerin altında ezildiğim, kalbimin buz tuttuğu kış. Zamansız terk edilme korkusunu bir atkı gibi boynuma doladığım kış... Dokuz yaşımda donduğum kış..
 
Annem ve kardeşim için yemek hazırlayacağım bugün. Onlara sormayacağım, şu palmiye gibi sizin de ruhunuza ağır geliyor mu kar demeyeceğim... Yıllarca konuşamadığım babamı artık hiç olmazsa yazabiliyorum demeyeceğim. Öyle çok ağlıyorum ki boğulmaktan korkuyorum demeyeceğim..
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

21 Aralık 2016 Çarşamba

STUTTGART ANTIKA & ESKI PAZARI


Dün günümüzü alis verise ayirdik. Alis veris derken daha dogrusu benim Stuttgart'da sevdigim ve özledigim yerlere gittik diyelim. Elbette noel pazarini gündüz gözüyle tavaf etmeyi atlamadik. Bes gün önce bavuluma kirmizi oje ve ruj koyan ben, üstad ile at kestanesinden yapilmis varis kremi alirken cok güldüm. Demek geldik o yaslara ha? Yakinda "benim gözüm görmüyor be canim, su igneyi iplige gecir de senin gömlegin kenarini dikelim" diyebiliriz birbirimize!!!

Pazar, sakin ve güzeldi. Elbette Esslingen ile karsilastiracak degilim. Esslingen'de olan biten her sey dogruca kalbime gidiyor! Yedigim yemek, ictigim sarap oldugunun on kati anlamlaniyor. Ve tabii kelimeler...  Hepsinden önemlisi deger verdigin birinin kisisel tarihine yolculuk cok anlamli..

Stuttgart'da kitapci gezmeye bayiliyorum. Kitapci derken kocaman bir bina ve icinde ne ararsan var demek istiyorum! Cogu Almanca tabii. Olsun, atmosferini seviyorum. Öpüp oksamasi, anlamasan bile bakmasi güzel! Sevdigim galeriyi gezmeyi, kahve&pasta keyfiyle tamamlamak üzere Persembe'ye biraktik. Bunca zaman sonra nihayet kara Orman Pastasi deneyecegim!

Burada ve Istanbul'da henuz yapmadigimiz ne cok sey var....

Gun ortasinda, benim cok sevdigim eski pazarina baktik. Orada her sey var. Ve eger alece etmez ve dikkatli bakarsaniz gercekten koleksiyon degeri olan parcalara rastlamak olasi. Bu defa esi Türk olan cok sevimli bir saticidan kursun kalemler aldim. 
II. Dünya Savasi sirasinda Girit'e gönderilmek üzere üretilmis ama Almanya'nin savastaki kaderi degisince yillarca depolarda kalan bu kalemler, sonunda tekrar gün isigina cikmis. Özellikleri önemli konulari, kontratlari vs yazarken kullanilmasi. Cünkü silinmiyor! 

Ustad'la bir birimize bakip gülümsedik; silinmesini istemedigimiz, yazmaktan, yazdigimizi yasamaktan korkmayacagimiz seyler icin aldik kalemlerden!

Sonra üstad bir Japon magazasina götürdü, hic aklimda olmayan seyler aldirdi bana. Sarisin yeni paltoma bayilacaksin:))  Ardindan organik ürünler satan dükkanlari ve Stuttgart'daki en güzel Beyrut Lokantasi'ni ziyaret ettik. Eve döndügümüzde tükenmistik!

Aldiklarimizi güc bela yerlestirip, aksam rituelimize gectik. Muzik ve likor! Gelecekte doktor likor yasak derse, biz yine de Noel'i bu yasaktan ayri tutacagiz. Cünkü likor bizim kalplerimizin kapisini araliyor. Suc ortakligimizi sembolize ediyor. Ama bir karar verdik, O Istanbul'a geldiginde, ki dilerim cabucak olur, raki icecegiz. Cünkü bazi sarkilar ve siirler raki istiyor... Ince L Lalena...

Acilan genclik anilari.. Bir kismini bildigim incelikler ve bana kapali mahrem hayat... Yine de guzel. Sen defterine bakip, artik ikimizin de icinde olmadigi bir gecmise belki azicik da icin burkularak baktiginda, ben senin yüzünü seyredip, o yillarda tanidigim insani görüyorum. Birlikte yas alirken acilan defterler, keskinlesen köselerimiz ve vazgecmeyisimiz icimi isitiyor.. 
Tahir ve Zühre, Mem ü Zin ve daha niceleri icin icelim bu gece likorlerimizi.

"Bana masal anlat" dedin ya bu gece, iste tam o dakikada baska bir boyuta gectik sanki. Benden ilk kez masal anlatmami istedin:) Sonra "yok yok gercek bir hikaye anlat!" dedin. Aklimdayken söylemek isterim ki tarihimize not düsülsün, sen dinlemeyi sevdin ya, ben de anlatmayi cok sevdim. Derin bir iliskinin tüm yaralanmalarina katlanma sebebimiz sadece budur; birlikte olmadigimiz zamanlara sicramak icin tek yapmamiz gereken ele ele tutusup atlamak! Bir sicramada bes, digerinde on bes ve bir sonrakinde gelip gelmeyecegini umursamadigimiz altmis olmak!
Bizim mucizemiz:)

Sen ki bana hayatimin en buyuk suprizini hazirladin, artik agzimdan cikan degil, kalbimden gecen tüm kelimelere dikkat edecegim. 

O halde hadi uyan da trenimize binip Hierapolis'e gidelim!

 

1 Aralık 2016 Perşembe

YOGA NIDRA VOL.III

 
 
 
 
Seçimlerimizi yaşadığımız bir hayattaysak eğer, ki ben buna her geçen gün daha fazla inanıyor, hatta inanmakla kalmayıp bire bir deneyimliyorum, en iyi seçtiğim şey öğretmen olmalı!
 
Öğretmenler günü yazımda açıkça belirttiğim gibi, benim için öğretmen , öğrenmem gereken şey, durum her ne ise onu hayatıma sokan, hatta bazen gözüme, kimi zamanda kalbimin içine sokan kişidir...
 
Gayet hevesli ve olabildiğince çalışkansam da, her öğretmenle bal kaymak olduğum, her dersi koynuma alacak kadar sevdiğim söylenemez... Aksine, Çiğdem Hoca'nın dediği gibi öğrenci&öğretmen ilişkisi zordur... Öğrenci önce seni göklere çıkartır, onu anladığın, kendini anlaması için kapılar araladığın için minnettardır. Ruhunun, zihninin, bedeninin ağrıları daha az hissedilir olmuştur. Yoganın iyileştirici gücü ile senin varlığını birbirine karıştırır... Seni görünce gözleri sevinçle parlar.
Karşılıklı bir yolculuk başlamıştır artık. Fakat deneyimli bir öğretmen çok iyi bilir ki sabah horoz ötmeden öğrenci bu paylaşımı inkar edecektir! Neden mi? Yolun gereği....
 
Gelelim Yoga Nidra'ya...
 
Dün akşam salonumda deneyimlediğimiz Yoga Nidra çalışmasında birbirinden oldukça farklı ruhlar vardı. Onlarla yaptığım esneme hareketleri ve nefes çalışması süresince yüzlerine baktım. Her birine içimden sevgi sözcükleri söyledim. Kalbimi tam onlara karşı döndüm. Düşüncelerini anlamaya çalışmayı bıraktım. Dikkatim aramızdaki duygu alış verişine odaklandı. Üzerinde oturduğum matın beni taşıdığı sorumluluk tek idi: "sevgi"...
 
Matlarına uzandıklarında elimdeki metni okumaya başladım. Kelimeler sanki zihnime hiç uğramadan doğruca dudaklarıma ulaşmaya başlamıştı, buna inanamadım. Yoksa cümleleri ezberlemiş miydim? Bakışlarım öğrencilerin nefesindeydi. Alçalıp yükselen soluklarının an be an sakinleşmesini izledim.
 
Çalışma tamamlandığında ve matlarda uzanmış kadınlar yavaş yavaş doğrulduklarında istediğim tek şey kendilerini güvende, huzurlu ve gevşemiş hissettikleri bir deneyimden geliyor olmalarıydı.

Dün akşam iyice anladım ki Yoga Nidra bir tür şifa çemberi. Kendimize, içeriye doğru ve aynı anda dışarıya gezegene, evrene kapılar aralayan kadim bir uygulama...
Beden gevşedikçe, zihin de rahatlıyor. Niyetler daha net görülebiliyor. Öğrenci mahremiyeti sebebiyle her ayrıntıyı yazmasam da ilk fırsatta kendi deneyimimi anlatmak niyetindeyim.

Nihayetinde her deneyim birbirinden özel ve eşsiz...
 
Eğer şimdi Yoga Nidra öğretiyorsam, bu yolda bakalım beni neler bekliyor...

Hoşgeldiniz yeni öğretmenlerim....
 
 
 
 
 
 
 
 

22 Kasım 2016 Salı

GERÇEĞİN MAYASI





O ho ho, doğal ekmek mayası bile karaborsaya düştüğüne göre gerçeğin mayası geçen yüzyılın efsaneleri arasında kaldı besbelli. Öyle mi?
 
Büyük yanılgı. Aslında tam da burada, hemen yanı başımda! Uğruna emek harcadığım, kalbimi bütün bütün verdiğim insan yavrularına kavuşmaya gün sayıyorum. İşte gerçeğin mayası:)

19 Kasım 2016 Cumartesi

 
 
 
Bazen öyle kocaman acılar oluyor ki, yazmak bile iyi gelmiyor. Kusmak, kendimi balkondan aşağı sallandırmak , ki çok anlamsız zira giriş katında oturuyorum, istiyorum. "Bu acı benim değil, alsın biri şunu" diye bağırasım geliyor.
 
Dün gece düşünmekten uyuyamadım. Çocukları, çocuklara "biz sizin için en iyisini biliriz" diyerek zulmeden büyükleri... Karşılıklı yaramızı, beremizi..
İşin içinden çıkamadım. Belki daha çok sosyal sorumluluk projesinde yer almalı, kimsesiz çocuklar kadar kimsesi olanları da kollamalı. Kim bilir belki de yıllardır şiddet gören kadınların hali karşısında sustuğumuz gibi, çocukların çaresizliğine susmamalı..
 
Nereden nasıl başlanır bilemiyorum. Galiba öfkem sakinleşmeden, dumura uğramış kan basıncım düzelmeden bir çıkış bulamayacağım...
 
İnsan acının her türlüsüyle yaşar da elde bir tek çocukluk varken cennet diye tanımlanan, ona nasıl kıyılır anlayamıyorum...
 
 
 
 

16 Kasım 2016 Çarşamba

NAMASTE:)



 
 
Zurnanın zırt dediği yerde verdiğim bir kararın diplomasını masamın üzerine koydum. Ona uzun uzun bakıyorum, bakıyorum... Haftalar süren amansız mücadele bunun için miydi diye soruyorum kendime. Sonra gülüyorum, elbette bunun için değildi. Ama bu yolculuğun taşları yerinden oynatacağına inanmıştım. Oynadı mı? Evet! Hem de ne oynamak!
 
Tam olarak çemberin neresinde olduğumu bilmiyorum. Sadece bir dönem ardımda kaldı, bunu görüyorum..
 
Bugün bir hoca* kaybettim. Nihayetinde öğrenciliğim kağıt üzerinde sonlandı. Hatta 11 Kasım'da sonlanmıştı ya diplomama kavuşmak zaman aldı:)
Bütün içtenliğimle inanıyorum ki bu akşam itibariyle bir yoldaş kazandım. Kalbi bedenine beş numara büyük bir kadın! Üstelik en sevdiğim modelden; güçlü, bilgili, merhametli, nazik, net, sevecen....
 
Beni korumadı, korkutmadı.  Hırpalamadı. Yaramı beremi gördü, kaçmadı. Sarıp sarmalamadı. "Of hayatta düzelmez" demedi. "Yarına bir şeyin kalmaz" hiç demedi. Olanı olduğu gibi, beni ben gibi göreyim diye ödevler verdi. Mat serdi önüme, rüyalarıma, gülümsemelerime, yeni sezon derslerime:)) anlam kazandırdı... Şimdi de kendi yolculuğuna döndü.
 
Beni terk etmedi biliyorum, ama gözlerim doldu ardından...
 
Bu yolda ondan başkasıyla yürümek istemezdim. Bir kez daha kalbimin seçimlerine selam olsun.
 
Çok şanslıydım.
 
Namaste
 
 
*http://yogasya.com/merhaba/dr-cigdem-oner/

12 Kasım 2016 Cumartesi

BAŞLAMA YERİM NEREDESİN?

 
 
 
 
 
 
 
Başlama yeri sadece bir yanılgı.
Ya da tek gerçek, zaman gibi?
Hiç-bir-şeyi başlatan veya bitiren değiliz.
Ya da bunu sadece biz yapabiliriz?
Anıları saklayacak becerimiz olmadığı gibi olası geleceği kurgulama yetimiz de yoktur.
Acaba?
Sadece an vardır. Bize bin kez söylenen, nedense ısrarla anlamazdan geldiğimiz biricik var olma biçimi:
"şimdi",
"şimdi",
"şimdi!"
 
Dün, şimdiki zamanın içinde kalmak adına kendimi zorladım! Saçlarıma yapışan vıcık vıcık geçmişten, ayaklarıma dolanan gelecekten güç bela kurtulup, şehrin en sevdiğim semtlerinden birine gittim.
 
Çarşıda dolaştım. balıkçı tezgahlarındaki palamutlara baktım. ne almak istedim, ne de yemek. Yenilebilir bir şey gibi gelmedi bana.. Baharatçı kızı ziyaret ettim. Onun aşk hayatındaki gelişmeleri, birkaç ay sonra evleneceğini duymak çok hoşuma gitti. Geçmişi geçmişte bırakan insanlar vardı. Geleceği ilk kez, tam da o anda geldiğine inanarak, bilerek kucaklayanlar...
Bravo dedim içimden, biraz da imrenerek...
 
Kitapçıları gezdim. Birkaç kitap alıp, tekrar çarşıya girdim. Sonra acıktım. Kendime ödev teslim etme yemeği ısmarladım. Her zaman oturduğum masayı seçtim. Ama en sevdiğim garson yoktu; Fevzi Bey emekli olmuş. Galiba o yüzden yemeğim tuzluydu. Fevzi Bey'in tebessümü ile tatlandırılmamış yemeğimi ilk kez iştahsız yedim.
 
Şimdiki zaman yemeğimin adını değiştirdi; Elvan beğenmedi....
 
Kalkmadan önce etrafıma baktım. Son İstanbullular ve araya karışmış bir kaç yabancı ruh... Sanki bir gizli tapınaktaydım. tatlı dolabına hiç ilgi göstermeden lokantadan çıktım.
 
Zorsun şimdiki zaman.
 
Düşündüğümden kısa sürdü gezim, ağır geldi zaman. Kaçıp evime saklandım, o da kesmedi bir kitabın içine gömdüm kafamı. Kendi dünyamı yavan bulduğum her an yaptığım gibi okuyarak uzlaşmaya çalıştım hayatla. İnanır mısın, onu bile beceremedim...
 
Şimdiki zaman, sadece ve sadece burada olma hali... Tek yapmamız gereken, en büyük hediyemiz. Karşısında suçlu,  zavallı kaldığımız gerçekliğimiz.
 
Sembollere sığınmak, mesela saçları kestirmek? İşe yarar mıydı merak ettim. Veya önümüzdeki Noel için vaad edilen hediyem, bir Noel Şehri! İçimi neşelendirir miydi?
 
Neden takılıp kalmıştım yine? Akmayan, neşemin önüne baraj kurup, sinsi sinsi sırıtan yüzü neden yırtıp atamamıştım? Kusura bakmalar bu kez yetmemişti işte... Kucağıma dökülen gözyaşlarını biriktirmedim, damlaları saymadım. 
 
Bir kez daha kalbimden parkelere yuvarlandılar. Şimdi ve burada olamadım...
 
 
 
 

10 Kasım 2016 Perşembe

SEVGİDEN.

 
 
 
 
 
 
 
 





Olmayacak şeyler peşinde koşuyorsam eğer bırak olmasınlar. Senin istediğin yöne doğru değilse hareket, niçin her zaman eylemi sorguluyoruz? İlla bir şey konuşacaksak senin eylemsizliğini konuşalım!
 
Dolunay yaklaşıyor. Havalar soğudu. Sorular azaldı. Kalpler soğudu. Kabul kapısına birkaç adım uzakta, hala geriye dönüp bakıyorsam sevdiğimden,
 
Sevdiğindendir...
 
 
 
 



7 Kasım 2016 Pazartesi

MEKİK....







Bunların adı mekik. Balıkçılar ağ örerken kullanıyorlar. İnsanlığın tekerlek, hatta taş alet yapımı kadar hayati ve önemli bir buluşu bence. Denizlerdeki avcılığın devrimi belki de.
 
Bana hep çok ilham verici gelmiştir balıkçı malzemeleri. Aslında deniz ve denizle ilgili her şey koca dünyanın yeniden, kendi dilinde, deniz dilinde yazımı gibidir. Kurallar, malzemeler, suskunluklar...
 
İspanyolca öğrenirken  en sevdiğim şey ilk öğrendiğimiz kelimenin gökyüzü olmasıydı. Sanki içim genişledi.  Ve dün ikinci ilgimi çeken kelime "Hora" oldu. Zaman demekmiş. Ende'nin kitabındaki Hora Usta demek adını İspanyolca'dan alıyordu.. Ne güzel!
 
Zaman, gökyüzü ve mekik...
 
Bana bu sabah şu üç kelime verselerdi acaba ne yazardım?
 
Yazdım:
 
Geçmiş, şu an ve gelecek!
 
 
 
 
 

6 Kasım 2016 Pazar

İÇ SOĞUMASI

 
 
 
 
Tanıdığınız kışlara, kutup dairesine yakın enlemlere benzemez... Bir tür buzul çağıdır ve bazen aylarca bitmez... İç soğuması organlarınızı değil, ruhunuzu dondurur. İnsanı o en kaçtığı, her saklandığında sobelendiği sorulardan birine maruz bırakır.
 
Neden sevmek bu kadar zordur? Neden insanlar bizi sevmek için koşullar öne sürerler?
Daha başarılı olsaydım...
Kime göre?
Daha güzel olsaydım...
Kime göre?
Keşke şunu değil bunu okusaydım...
Kime göre?
Daha tatlı dilli olsaydım...
 
Sevmek koşullu bir eylem değildir. Bir kez sevdik diye ömür boyu sadık kalınacak akit de değildir. Her daim aynı hızda sürülecek bir otomobil dersen, hiç değildir.
 
Sevmek bütün bunlardan bağımsız, bizim bizzat yarattığımız ve ancak bizim sürdürebileceğimiz bir mucizedir.
 
Dükkandan aldığın iki bin dolarlık köpeği sevmek, olsa olsa güzeli sevmektir. Köpek hastalandığında, uyuz veya yatalak olduğunda da onu sevecek misin?
 
Senin seçimlerini yaşamadığım için benden vazgeçmek istiyorsan, olur. Ama sırf yolumu beğenmediğin için her canın istediğinde beni hırpalayabileceğini zannediyorsan yanılıyorsun...
 
Sevmek bence nasıl bir şey biliyor musun? Bak anlatayım.
 
Artık yaşamayacağını bildiğin bir hastayı ziyaret ettiğinde yüzüne acımak değil, gülümsemek ve şefkat yerleştirmek gibi...
 
Seni bir çuval altına değişen insanın, çocukluğuna merhamet edip, anlamak ve mutlu olmasını temenni etmek gibi..
 
Artık aynı gökyüzünü paylaşmadığın canının parçası insanları unutmamak gibi...
 
Bir zamanlar pek değer verdiğin dostunla on yılın ardından karşılaştığında "çok kırgınım sana" diyerek, sımsıkı sarılmak gibi....
 
Sevmek, değiştirmeye çalışmadan anlamak, olanı olduğu haliyle kucaklamak gibi...
 
Sevmek biri gitmek istediğinde, "hey nereye?" demek gibi...
 
Bir iç soğuması yaşadığım doğrudur. Bu soğumanın ıssızlaştırdığı ve bütün acı soğuklar gibi içimi yaktığı da doğrudur. Her gece kalbimi ellerime alıp, sıcak hava üflediğim, bağıra bağıra ağlamamak için ağzımı kapattığım ve kırgınlığın zirvesinde soluksuz kaldığım...
Bunların her biri gerçek....
 
Şimdi tek istediğim neden etrafımda bu denli sevgisiz ya da sevgisini ifade edemeyen insan olduğunu ve neden durmadan yolumun onlarla kesiştiğini anlayabilmek..
 
İç soğuması ruh donmasına götüren acımasız bir girdap. Artık çırpınmayacağım..
 
 
 
 
 

26 Ekim 2016 Çarşamba

YOGA NİDRA -I-



 
 

Hafta sonu inzivada olacağım. Fakat tuhaftır, bu sabah başladım sanki. Etraf o kadar sessiz ki, aslında biraz tedirgin oldum... Ülkenin sessizliği huzur verici değil, aksine gerginleştiren bir hal aldığından beri, tanımlarımız, kavramlarımız değişti...
 
Ağaçların ardına saklanmış salonumda kahvemi içerek meditasyon nedir, yoga nidra ile ilişkisi nasıl kurulmuştur hakkında yazılanları okuyorum. Okudukça da ilgimi çekiyor. Bana sorarsanız çağın insanını ha dediğinde meditasyona oturtmak zor. Onun yerine bir süre konuya giriş niyetiyle yoga nidra ile ısınma turları atmayı daha makul görmeye başladım. Yoga nidra ile bildik anlamda bir uykuya geçiş yaşanmadığı halde, zihnin uyumakla uyanık olmak arasındaki tatlı çizgide uzun uzun salınması insana eğer isterse beden yükünü bir süreliğine bırakabileceğini esinliyor.  Bu sayede yapılan çalışmadan uzun saatler dinlenmişçesine gevşemiş, sinir bozukluklarını ötelemiş olarak kalkmak mümkün.
 
Ön koşullar çok sağlanabilir şeyler... Mümkünse rahat bir yere uzanarak, olmadı geniş bir koltuğa yayılmak, rahat ve pamuklu kıyafetler, tıka basa dolu olmayan bir mide... 

Denemek isteyenler bana yazsınlar lütfen, zira yoga nidra bitirme ödevim ve bir kaç deneme sürüşü yapabiliriz:)
 
Şimdi okumam lazım. Herkese güzel sabahlar!

24 Ekim 2016 Pazartesi

HAYATIN HEDİYELERİ





Tam beni gözden çıkarttı dediğimde, koşarak gelen hayat, sana çok teşekkür ederim.... Bu yıl yapay bir sancıyla başladı, muhtemelen öyle de geçip gider dediğim an için affet.
Ben bana samimi olamadan, sen bana samimi olmayacakmışsın, anladım... Eyvallah.
 
Ağlamalı inlemeli, koşmalı terlemeli, gülmeli telaşlanmalı ve gerekirse acımalı acıtmalı dönem, sen de hoş geldin o halde!
 
Namaste

23 Ekim 2016 Pazar

EKİM

 
 
Ekim, kuyruğuma basmayan, en azından şimdiye dek hiç canımı yakmamış nadir aylardandır. Aramızdaki uyum sadece bununla mı belirlendi bilemem, yine de bir ritmimiz olduğu kesin.
Güneş ışıkları tam sevdiğim gibi; yatay ve ısıtan cinsten. Rüzgarlar yumuşak, yağmurlar ılık. Terlemediğim ve üşümediğim sabahlara uyanıyorum. Hafif ürperdiğim banyo sonraları var.. Kahvenin koca bir yazdan sonra yeniden anlam kazanması... Okul heyecanı.. Doğanın "bak bana!" diyen altın rengi elbisesi..
 
Cuma günü aklımda yapılması gereken işlerle evden çıktığımda hiç hesaplayamadığım onlarca güzellikler de Ekim'in hediyesi. Sokaklarda huzurla yürümek, olan bitene takılmadan ılık, kucaklayan bir hava akımıyla süzülmek... Kaldırımlara düşmüş farklı tonlardaki sarı yaprakların durup durup fotoğrafını çekmek istemek. Güzeller güzeli şehrime bakıp, doyamamak.
Karaköy'de son bir mola verdiğimde vapura, ardındaki saraya ve bendeki duyguya dikkat kesilip, tüm yaşanmışlığa ve seçimlere minnettar olmak..
 
 
Kardeşimin doğduğu ay Ekim. Beni bu dünyada tek çocuk olmaktan kurtaran ay. Evlendiğim, uzak ülkelere gitme kararı aldığım ay...
 
Dün H.'la önce Fenerbahçe, ardından Çengelköy'den denizi izlerken, içime dolan sevinç anlatılmazdı... Yapılacak seyahatler, yazılacak öyküler, öğrenilecek yüzlerce şey. İtiş kakış doluştular zihnime.
 
Uzun uzun boğaza baktım, İstanbul'da en sevdiğim semtlerden birinde, hem de en sevdiğim İstanbullunun tam dibinde yaşamış H. Meğer ben defalarca onun civarında dolaşmışım. Ama tanışmamışız. Bana söyleyecekleri şimdiymiş, benim duymam gereken an bu anmış...
 
Kadın hikayeleri, boğazın sularına karışırken, içimdeki Ekim hiç bitmesin, hep bana dost kalsın diye diledim..
Ve bu sabah yağmuru seyrederken, dayanamayıp penceremi açtım. Uzun zamandır yapmadığım, kahveyle yatağa dönme ritüelini gerçekleştirdim. Mutlu olmak benim kararımdı, kimsenin tekelinde değildi. Ayak ucuma ilişmiş, kendimle konuşmalarımı dinleyen küçük kıza eğildim, yanağını okşadım.
 
Ekim saçlarımızdan geçerken, birbirimize bakıp gülümsedik.

16 Ekim 2016 Pazar

UNUTTUM ZANNETME...

 
 
 
 
 
 
 
N.K.'a yirmi sekiz yıl hatırası...
 
Özne anımsama kapasitesini kaybetmesine rağmen, hatıra kaydı bozulmamış olarak kalmaktadır.  Thomas A. Harris, M.D.
 
 
 
Unuttum diye sevinme. Unuttum sandığın şey, yaşadığın an itibariyle senin bir parçan oldu. Ben senin bir parçanım.
 
Ve sen benim bir parçamsın...
 
Hayat kabuller ve reddedişler arasında kıvranmaksa eğer, bunca yıl sonra görüyorum ki bizim payımıza düşen kocaman bir isyan olmuş.. Sen, güvenli bir limanda belki hayatın boyunca özlediğin ve yaşamının ilk yıllarında senden esirgenen, ebeveyn-yetişkini bulmuşsun.... Kollarında hakkın olan huzuru solurken, her isyanında içindeki çocuğa seslenebilen bir ebeveyn o... Şanslısın. Hayat cömert davranmış sana. Kıymet bilerek en iyisini yaptın.
 
Ve ben buradayım. Fırtına takviminin kim bilir kaçıncı gününde saklıyım? Ne kendimi, ne de seni hırpalamayı hiç istemiyorum. Sadece, kabuller basamağını ayak tabanımda, avuçlarımda hissetmek yetmedi... Şimdilerde alnım basamakta, unuttum sandığım tüm hatıralarımı dev  bir saç yumağına dönmüş zihnimden tek tek ayıklarken, heyhat, sen de oradasın!
 
Ne zaman, ne de mesafeler yaşanmışı ve yaşanmamışın olası hatırasını değiştirmiyormuş.. Hani şu dokuz kat şiltenin altındaki bezelyeyi hissedip, sabaha kadar uyuyamayan prensesin masalını bilir misin?
 
İşte sen, benim dokuz kat şilte altındaki bezelyemsin.
 
Üstelik yalnız da değilsin. Benim şiltelerimin altında uykularımı kaçıran birkaç bezelye daha var...
 
 
Velhasıl unuturum sanma sakın, unutmak yok hayatta. Yerli yersiz hatırlamalar, her şey o gün olmuş gibi tepetaklak olmalar var.
 
Sıkı tutun ebeveynine, fırtına takvimi yaklaşıyor... Ufuktaki kızıl kırmızı günbatımını görüyor musun? Ben allak bullak olurken, sen sakin sularda yüzemezsin...
 
Şiltenin altındaki bezelyeyim ben.

5 Ekim 2016 Çarşamba

SURYA NAMASKAR

 
 
Hızlı değil, seri ve bol hadiseli günlerden geçiyoruz... Yapılacak işler, görüşülecek insanlar, yetişilecek dersler ve bütün bunlar olup biterken öğrenip, içselleştirmek için can attığım bilgiler.. Ve tabii gözümün yaşına bakmadan gelip geçmekte olan canımın içi sonbahar!
 
İşte böyle sevgili günlük. Osman'la mücadele, Çiğdem Hoca ile yoga, Küçük Kara Balıklarla yoga, Fide Okulları'ndaki derslere saatler kalmış olması derken hayat yanı başımızdan süzülüp gidiyor...
 
Biraz hızlı mı ne?
 
Bugün hava çok güzel. Hem öğrenmek, hem yoga için... Pazartesi yaptığımız çalışma yüzünden hala tutuk halde olan kollarımın sızım sızım sızladığı gerçeği dışında fizik bedenimde fazla ilginç bir şey yok. Yoga terletmez ve kas grupları üzerinde ahım şahım bir etkisi yoktur diyenleri derse bekleriz!
 
Bu arada bana sormadan eğitmen eğitimi almayın lütfen, zira tavsiye edebileceğim bir hoca var. Ayrıca, Çocuk Yogası Eğitimi zaten almayın, zira gelecek yıl ben vereceğim inşallah:)
 
Bu sabah güne "surya namaskar" ile başlıyorum... Ancak uyanır uyanmaz katı bir bedenle yapmamanızı tavsiye ederim. Bir saat kadar açılmayı bekleyin ve mümkünse kahvaltıdan önce yapın.
 
 
Şahane Ekim sabahından kucak dolusu sevgiler...
 

2 Ekim 2016 Pazar

AKREP VE FARE...

 
Ustam, eve bir hayvan dadandığında onun neden geldiğini ve anlatmak istediği şeyin ne olduğunu sorardı.
İlk kez, Külkedisi ile birlikte yaşarken evi karıncalar bastığında, hayvanları öldürmeden uzaklaştırmanın yolunu sorup soruştururken karşılaşmıştık bu bakış açısıyla. Elbette makul gelmemişti. Ne yani, evi karınca basmasının mistik bir anlamımı olmalıydı? Yok artık!
Velhasıl, zaman geçti, yıllar aktı. Bilmem Külkedisi öğrendi mi ama ben öğrendim; en alakasız görünen şeyler bile birbirine görünmez iplerle bağlıdır...
 
Geçen hafta evime bir fare girdi. İki gün önce öldü. Ondan kalan pislikleri toplayıp, evi temizlerken yatak odamda şifonyerin altında bir akrep ölüsü buldum, küçücük.
Sanırım mesajı aldım. Akrebin ve farenin bu kez bana zarar vermeden ölmüş olmaları tamamen şans. Dikkatli olmalıyım.

30 Eylül 2016 Cuma

UMUTLU UYANMAK

 
 
 
 
Zihnin boşluklarında birbirine kavuşmayı hayal ederek  sürüklenen parçalar gibi hayaller. Uzun süreli olanlar, an içinde hızlıca oluşup, aynı süratle yitenler... "Kendimi bildim bileli istedim" dedirtenler.
 
Benim için bunlardan biri geçen yıl gerçekleşti; Kuzey Işıkları'nı gördüm. Üstelik neden o yıl, o tarihte orada olduğumun farkına varmam, hayalimi daha da anlamlı kıldı.
 
Şimdilerde öyle bir şey gerçekleşiyor ki, bütün olmazlar oluyor. Sabahı güzelleştiren mesajlara uyanmak*, umudun varlığına inanmak, akış hakkında düşünmek yerine akışa katılınca mümkün olabiliyor.
 
Bedenin deneyimleri çok önemli.
 
Ustamla ilk baş başa dersimi hatırlıyorum, ne kadar büyüleyiciydi. Yıllarca tekrarladığım bir duruşun bambaşka bir yönü ile karşılaşmıştım, duruşun kendisi olmuştum! Ayak tabanımdan, bakışlarıma, saçımın her bir teline kadar savaşçıydım.
Kılıcım yüreğimdi.
 
Şimdilerde bir başka usta ile çalışırken yine ve yeniden kendimi tanıyorum. Arzuladığımı sandığım pek çok şeyin aslında benimle ilgisi olmadığına uyanıyorum. Küçük çekmeceler açılıyor içimde ve oradan etrafa saçılan ayrıntıların üzerimdeki etkisini izliyorum. "Ben" sandığım ayrıntılar anlamsızlaşırken, kıyıya köşeye sinmiş "ben" kendine açılan kapılardan usul usul geçiyor.
 
Hayallerimi, varlığımı, şimdiyi bir kez daha devşirirken nasıl da korunaklı ve iyi bir hayat yaşamış olduğumu hayretle görüyorum.
 
Akışta ejderhalar var, çocuklar, dostlar, iç ve dış seyahatler, ortancalarla dolu gölge bir bahçe, sımsıkı sarılabileceğim bir ağaç... Mis gibi çorbalar, dudakların kımıldamadığı sohbetler...
 
Umutlu uyanmak böyle bir şey; ayak tabanını hissetmek, yüreğindeki savaşçıyı hissetmek gibi bir şey...
 
* M & S 'den gelen mesaj :)
 
 

29 Eylül 2016 Perşembe

GÜLÜMSE






 
 
Yaşlandıkça bilginin ve bilmenin farklı boyutlarıyla karşılaşan insan, nasıl da çocuk gibi heyecanlanır, çekinir. Akıl zannedip güvendiğimiz şey kulaklarımızdan akıp giderken, kalpte yepyeni duyu organları çiçek açar. Onlar sadece ve sadece tılsımlı, kadim müziği duyar. Müzikte aşk vardır, zamansızdır, mekansızdır. Yüzü, elleri, dudakları yoktur. İhtiyacı da yoktur... Tanıdıktır.
 
Kalbin kulaklarına ulaşan müzik, fizik dünyada tek başına olsanız bile, sevildiğinizi, başka hayatlarda defalarca sevildiğinizi ve bu hayatta da aynı ruh tarafından sevilmekte olduğunuzu hissettirir. Vizyonlar gelip gider, bunları tanımlamaya çalışmak nasıl da nafile bir çabadır. Hepsi o tılsımlı müziğin duyulduğu zamanlarda gelir. Kalp hatırlar..
 
Akıl hala sorar ; rüya mı, gerçek mi?
 
Önemi var mı?
 
KADIN: Burası çok güzel, neden daha önce gelmedik?
ADAM: Geldik canım, sen hatırlamıyorsun...
 
 
Uçmak, hafiflik, bedensizlik, cinsiyetsizlik, şefkat, birlik hissi..... Onun bedeni nerede başlar, senin ki nerede biter...
 
Her şey geri döner. Yere uzanırsın, bedenini zemine bırakır, gevşersin. Başka bir bilmenin kapıları açılır. Gelen ne kuyumcudur, ne cüce...
Gelen, öyle allak bullak edicidir ki, uçsuz bucaksız bir kumsalda, yaşanıp yaşanmadığını bilmediğin o an, birlikte yarattığınız mucizeyi görürsün! Ya da hayal edersin. Ne önemi var? Varlığınıza yüklediğin anlam, içinden gözyaşları taşırır, bedenini bir deniz kabuğu gibi bırakıp uçabileceğini hatırlatır.
 
Kavuşmak ve kavuşamamak önemsizdir. Ruhun eve dönüş için bir adım atmıştır. Varlığı ev gibidir, okyanusa düşmüş yağmur damlasının nasıl bir huzura kavuştuğunu düşlemeni sağlar.
 
Birlikte yaşanmamış bir hayatın hiçbir önemi kalmamıştır. Birlikte yaşanmış onlarca hayatın bilgisi ılık ılık ruhuna sızarken, yüzünde koskocaman bir gülümseme belirir.
 
Bu dev gülümsemedir gerçek olan.
 
bedenini bırak
kırgınlıklarını bırak
yalnızlığını bırak
gülümsemenin kendisi ol.

26 Eylül 2016 Pazartesi

BAHAR HAYALLERİ VOL. I



Güzel havalar geldi. Burnumda bir Bodrum, bir Londra kokusu. Demek ki sevdiğim toprakları da baharda daha çok özlüyorum...
 
Bodrum boşalmıştır şimdi. Çoluk çocuk okula döndü malum. Kalanlar "oh köyümüz bizim oldu!" diyerek keyfe başlamışlardır. Hava mis gibidir. Güneş artık sadece ısıtır, yakmaz. Kahvelerdeki masalarda biraların yerini adaçayı almaya başlar. Pazara mevsim meyveleri gelir. Sonra zeytin hasadı heyecanı...
Birkaç aya etraf mis gibi mandalina ve nergis kokacak ya, beni şimdiden onun mutluluğu sarar!
 
Ve tabii Londra. Thames bu mevsimde ayrı bir güzel olur. İçinden oyunlar, müzikler, krallar, kraliçeler, yangınlar, öyküler akar... Kıyısında oturursan ilham perilerinin tacizine uğrarsın.
İlk kez Londra'ya gideceklere mutlaka baharları tavsiye ederim. Hem müze gezmek, hem de parkların, açık alanların tadını çıkartmak için muhteşemdir.
 
Benim ilk gidişim Mart ortasıydı. Biraz soğuktu ama kiraz çiçeklerinin güzelliğini hala unutamıyorum. Ne kadar isabetli bir karar verdiğime o an ikna olmuştum. Ertesi gün ömrü hayatımda bir kez fotoğrafını bile görmediğim Hyde Park' da dolanırken, evine dönmüş denizciler kadar mutluydum!
 
 
Şu an seçme şansım olsaydı ilk uçakla Londra'ya uçar ve kendimi nehrin kıyısına atardım. Muhtemelen de Southwark civarına giderdim. Oradan yürüyerek Borough Market'e geçer ve en son Külkedisi ile yaptığımız gibi şarap&peynir alırdım...
 
 
Ya da Bodrum'a giderdim. Ortakent'de yayılıp biraz kitap okur, biraz yüzerdim. Ama yanıma mutlaka çorap alırdım. Bu mevsim insanın ayaklarını feci üşütür. Sonra Filiz gelirdi, öğleden sonra rakısına otururduk. Yüzümde ılık ılık güneş, saçlarımda şefkatli bir el gibi güneş...