SAYIKLAMALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAYIKLAMALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2017 Cumartesi

İPLİKLER - I-

 
 
 
 
Anneme..
 
İplik bobinleri vardı daracık koridorda. Renkleri, kalınlıkları birbirinden farklı onlarca, hatta belki yüzlerce, irili ufaklı bobin. Hiç anlam veremedi genç kadın, muhtemelen bir atölyenin deposuna denk gelmiş olmalıydı.
Biraz daha ilerledi. Az ötede bir kapı görür gibi oldu, aralıktı, ince bir ışık  sızıyordu kenarlarından. Kapıya doğru yürüdü. Yavaşça itti.
 
Yaşları  birbirinden uzak, tam on yedi kadın vardı odada. Kocaman bir çember oluşturmuş, sessizce örüyorlardı. Kimi tığ, kimi şiş kullanıyordu. İpliklerin kalınlıkları, renkleri birbirinden o kadar farklıydı ki, onları seyrederken çok sonra şaşırarak fark etti, bu kocaman çemberin tüm emeği ortada dev bir ağ oluşturuyordu.
O inanılmaz, eşsiz güzellikteki dokumaya ne kadar süre baka kaldığını hiç bir zaman bilemedi.
Belki birkaç dakika, kim bilir belki birkaç saat. Neden sonra yanında beliren kadın, hafifçe omuzuna dokununca, irkildi.
 
"Ne örüyorlar?"
 
"Kendi kaderlerini."
 
"Ama nasıl olur" dedi şaşkınlıkla, "baksanıza herkesin ördüğü ortada bir yerde birleşiyor. Bu ne demek? Hepsinin kaderi aynı mı? Yoksa birbirine mi bağlı?
 
"Hayır" dedi yaşlı kadın, gülümsedi: "hepsinin kaderi birbirini etkileyecek demek"
 
"Anlamadım."
 
"Hangi yoldan yürürlerse yürüsünler, nasıl seçimler yaparlarsa yapsınlar her zaman görünmez ipliklerle bağlanacaklar birbirlerine. Tıpkı sen ve ben gibi"
 

25 Temmuz 2017 Salı

ÇEMBERDE SAKLANMAK

 
 
Hiçbir şey benimle başlamadı ve benimle bitmeyecek. Bu gezegenden geçen milyarlarca canlıdan sadece biriyim. Küçücük, minicik ve başka herhangi bir şeyden daha önemli veya önemsiz değilim.
 
Şimdi ve burada olmak dışında seçeneğim yok. Dünle barışmak, yarınla uyumlanmak devam etmek için tek şansım.. Yediğim tüm kazıkların, uğradığım onlarca hayal kırıklığının üzerine bir bardak su içmek dışında yapabileceğim bir şey yok...
 
Hızla dönen dünyanın, duygu ve düşünceleri akşamdan sabaha değişen insanlarının arasında, hem dışarıda, hem içeride düşmemeye çalışıyorum. Kaç cephede mücadele verdiğimi artık hatırlamıyorum. Neresi zayıflarsa tüm cephanemi oraya yığıyorum.
 
Bazen bedenimdeki ağrıları okuyamıyorum; kaslarımın sızısı mı uykularımı bölen, yoksa nicedir siperde yatmaktan her yanı ağrıyan kalbim mi?
 
Kırgınlıklarımdan kule yaptım dün gece. En büyüğünü en alta koydum. Baktım tavana değdi değecek, hemen yıktım. Bu defa uzun bir yol gibi yan yana dizdim hepsini. Yine korktum, adım atacak yer kalmadı evimde..
 
 
Mutluymuş gibi yapamadığım tüm anlar için özür dilerim. Bu oyunlar bana göre değil... Ve dünya mutlu bir yer değilse bu benim suçum değil...
 
Devekuşu misali anlık mutluluklarımı ne yaptığımı sorsanıza?
 
Onlardan ancak içine sığabileceğim bir çember yapabildim.
 
Dün gece ben, geçmişin ve geleceğin, aldığım ve alacağım tüm kararların, vedaların, merhabaların, bildiğim, bilmediğim, ben sandığım ve henüz tanışmadığım her yanım, herkes ve her şeyden gayrı, o çemberin içinde sabahladım!
 
 

23 Temmuz 2017 Pazar

HEDİYE

 
 

Defalarca ve defalarca hayal kırıklığı yaşıyor olmamızın sebebi, her denemede bir insana, ( sevgili, arkadaş, koca, çocuk, öğretmen.. ) bağlanmaya çalışıyor oluşumuz... Oysa ne tarafından bakarsan bak hayal kırıklığı. Yani sen hayal ettin, aslında öyle biri, öyle bir şey zaten yoktu denilebilir, bu birrr. Ayrıca bağlanmak için neden bir insanı seçtin? Onun da en az  senin ve diğerleri kadar hikayesi olduğunu tahmin etmen gerekirdi. Seçtiğin kişi içinde yüzlerce hikaye barındırır. Bilmeliydin... Doğadan bir şeye bağlanmak, hatta bütüne bağlanmak daha iyi bir fikir değil mi? Bu da ikiiii.
 
Bu yıl Eylül ayında ders yapmamaya, bol bol doğada dolaşmaya karar verdim. Hatta belki Ekim'de de yapmam. Şu an bilemiyorum. Ama bayramdan başlayarak Eylül sonuna adar kepenk indireceğimden eminim.
 
Tek istediğim rüzgarın, ağaçların, denizin ve artık yakmayan, sadece ısıtan güneşin varlığı. Hafif kıyafetlerle, sırtımda bir çanta, tıpkı gençliğimdeki gibi sakin sakin okumak, yazmak ve yılların hızla gelip gidiyor olmasına takılmadan uzun, derin nefesler alıp vermek istiyorum. Telefonsuz, bilgisayarsız, pansiyonlarda kalmalı bir tatil. Gerçek hayat diye burnuma dayatılan her ayrıntıyı ardımda bırakıp, bir duvar çatlağından sızar gibi içimin denizine süzülmek istiyorum. Kendime kırk dört yaş hediyesi diyelim.
 
Gözümü kirleten şeylerden, gördüklerimin içime doğru hızla inen yaban hissinden, olan bitene öylece bakmakla yetinmekten çok yoruldum. Kabuller basamağının sınıf geçemeyen talebesi olarak en çok bütünlemelerle hırpalandım.
On kaplan gücündeki ben, geçmiş zaman gladyatörleri karşısında donmuş gibiyim.
 
Keşke Theo da benimle gelebilseydi ama henüz çok küçük... Belki de bu tatil on beş günü geçmemeli...
 
 

18 Temmuz 2017 Salı

HAYATIN SANA SUNDUĞU EKŞİ LİMONLARLA NE YAPIYORSUN?*



Hawking böyle bir soruyla, en gerizekalımızın dahi anlayabileceği bir açılım yaratmış. Sahi ne yapıyoruz ekşi limonlarla?
"Noolsun valla, tuz döktüm yiyorum" ya da "limoncello yaptım, sabah akşam içiyorum!!!"
 
Sizi bilmem ama ben, ekşi sandığım limonların aslında düşündüğüm kadar ekşi olmadıklarına aymanın sihrini yaşıyorum. Kaldı ki, limon yemeyi çok severim:))
 
Bizim çocukluğumuzda sabah kahvaltısına yumurta, buzdolabından çıkmazdı. Kardeşimle birlikte müthiş bir ekip olarak balkonun altındaki boşluğa yerleştirilmiş sepetten alırdık yumurtaları. Birimiz, ki o genellikle büyük olduğum için ben olurdum, demirlere tutunup, kendini aşağıya sallar, aldığı yumurtaları yukarıda bekleyene uzatırdı. Aslında sokak kapısını açıp, birlikte bahçeye çıkıp, sakin sakin yürüyerek gidip alabilirdik yumurtaları ama  o zaman ekip ruhu kalmazdı ve yumurtaları kırmadan mutfağa götürmenin zaferiyle başlayamazdık güne!
Bi de limon meselesi vardı. Salataya limon lazımsa balkona uzanan ağacın en yakın dalından hoop diye kopartılırdı.
 
Galiba hayatta da aynısını yaptım ben, ekşi limonları her daim hoop diye kopartıp aldım. Her zaman bunun kendi seçimim olduğunu sanmıştım. Oysa şimdi şimdi görüyorum ki, insan çok katmanlı bir canlı. Kendi cücüğüne ulaşmak da öyle tek hayatta pek kolay değil... Bakışlarımızda, sözlerimizde, seçimlerimizde hep birileri var. Özellikle de bizi en çok zorlayanlar..
 
Şimdi ben bir kucak dolusu ekşi limonla napiim? Limonata mı yapsam, yoksa limonlu cheesecake mi?


*https://www.e-koc.org/stephen-hawking-den-depresyonda-hissedenler-icin-mesaj-var/

5 Temmuz 2017 Çarşamba

BURADAYIM.

 
 
Doğum günüm yaklaşıyor. Bir yıl daha yaşayabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Salgınlara, ölümcül hastalıklara, terör, deprem ve daha pek çok felakete rağmen bir sene daha gezegenin canlısı olmayı başarabildim. Artık buna şans mı dersiniz yoksa başarı mı orasını pek bilemem fakat buradaydım. Tam da ekranın arkasında, telefonun ucunda... Denizin öte yakasında, burada..
 
Varis çoraplarım, dünyanın dört bir yanından gelen kahvelerim, çikolatalarım, yeni besin tozarım ve haplarım, kitaplarım, öğrencilerim, yakın gözlüğüm, havalı havuz bonem ve daha pek çok ayrıntıyla, ki çoğu komikti aynı zamanda, tam buradaydım.
 
Babamdan uzun yaşadım, Victor'dan da... Hayatın yarısında gidenler ve kalanların ortasında hiç olmadığım kadar hassas ve hiç olamadığım kadar esnek hissediyorum kendimi.. Kabullenici. Kendimden beklemediğim kadar sakin ve çözüm odaklı.
Seyrelmiş öfkeler ve onun yerini dolduran halden anlamalarla buradaydım.
 
Hayat kitabının kaşifi olma yolunda bu kez keski ve malalarla giriştiğim toprak değil; geçmişin bu anı etkileyen anlarına, yaşanmışlıklarına iniyorum. Yakın gözlüğü bu yüzden; kendime yaklaştıkça ızdırap dayanılmaz oluyor ve görmekten kaçıyorum! Kaçtıkça yakalanıp, bulduklarımla çözülen düğümlere hayran kalıyorum. Nasıl büyük bir masala yerleştirildiğime aymanın ilginç ruh haliyle salınırken bir buradayım, bir hiç bilmediğim orada.

Yok yok vallahi buradayım, ekranın diğer tarafında:)
 

31 Mayıs 2017 Çarşamba

TAPINAK



Tek bir şarkıyla nasıl savrulabiliyor insan geçmişin karanlık sularına, ilk gençliğin Dünya'yı yerinden oynatabildiği eşsiz günlere..
 
Karanlık sulardaki ışığımdın. En imkansız hikayelerimin kahramanı, en kapanmaz yaralarımın ilacı ve en korkunç kabusum... Sen benim her şeyimdin.
 
Başka hiç bir şeyim yoktu.
 
Tüm inananlar gibi en üste koydum seni kalbimin sunağında. Çiçekler sundum, zamanlar sundum, masallar sundum hayatlar boyunca. Hala anlayamıyorum eline nasıl tutuşturdum o baltayı?
 
Tapınağımın en görkemli puttuydun sen.

31.05.2017

24 Mayıs 2017 Çarşamba

NEDEN SOL YANIM?

 
 
 
Bugüne kadar yaşadığım önemli önemsiz tüm sağlık sorunlarımı alt alta yazsam şunu görüyorum, neredeyse hepsi bedenimin sol tarafında!
 
Sebebi ne midir? Tesadüftür!
 
Yıllardır hatta abartayım çocukluğumdan beri onlarca mantıkla, bilimle açıklanamayan şeye tanıklık eden, bir kısmını bizzat deneyimleyen ben, hala sağ beyin yokmuş, onu işe almamışız gibi inat ediyorum. Sezgilerime güvenmeyi neden göze alamıyorum? Niçin diğerleri tarafından nasıl algılandığım bu kadar önemli? Bitkilerde şifa ararken, kucaklaşmaların büyüsüne inanırken, neden bütün bunlara uzakmış gibi yaşıyorum. Neden derse gelen öğrenciye sadece kabukla ilgilendiğimi söylüyorum? Kaçtığım, sakladığım ne  ki?
 
Nefessiz doğmuşum ben. Ağır bir doğum travmasıyla.. "Simsiyahtın" diyor annem.. "Ve dakikalar sonra sesini duydum.."
 
Buraya gelmek istemedim mi? Ya da neden son anda fikrimi değiştirdim ve geldim? O annemin nefessiz kaldığımı düşündüğü anlar hücrelerime nasıl kaydedildi? Şimdilerde hala zaman zaman ayağıma dolanan endişe ataklarında doğum anımın etkisi nedir?
 
Yoluma çıkan insanlarla yaşayacağım ve yaşayamayacağım şeyleri hissedebildiğimi söylesem? Söylemem, deli dersiniz. Başka hayatlardan tanıştığım insanlarla karşılaştığımda onlara doğru çekildiğimi anlatsam? Kendimi ateşe uçan pervane gibi durduramadığımı... Sonra da olmadık nedenlerle oradan kaçmaya çalıştığımı.. Yanaşma ve kaçınma haliyle kıvrım kıvrım kıvrandığımı...

Sol yanım artık sağlıklı olsun. Sol yanım da hakkı olan ilgiyi, sevgiyi görsün istiyorum. Kırk üç yaş kendime şefkat yaşım olsun, sevecen, içinden geçtiği tüm hayatlara eyvallah diyerek yaşadığım yıllara ilk adımım olsun.

11 Mart 2017 Cumartesi

MART

 
 
 
Durup durup geri gelen soğuk, rüyalarla konuşan geçmiş, sepetteki ütüler, belki de asla gitmeyeceğim bir ülkenin kelimeleri, geç kalmışlık hissi, birkaç beyaz saç teli, okunacak kitaplar, düzeltilecek masallar...
 
Düzeltilecek masallar....
 
Uzun süren gri dönemin iç kemiren, endişelendiren varlığı.. "Acımadı ki!" diyenler, parmağındaki sıyrık yüzünden serum bağlanmasını bekleyenler..
Yersizler, yurtsuzlar, evsizler...
 
Yüreğe yük olanın, bele ağrı veren görünmez ipleri. İncecik bir makarayla etrafında dans ederek dönen; tüm eylemlerini imkansız kılan, bilip de bilmemeler...
 
Hepsi benim evin balkonunda. Kapıyı açsam sabahın alacasında içeri doluşacaklar. Teklifsizce kahvemi içip, ahbapmışızcasına omzuma uzatacaklar ellerini.
 
Zorsun Mart, ama geçen yıldan beri daha dostsun. Vedaların en güzelini, en ertelenmişini yaşadığım an, özgürleştim ben.
 
hoşçakal DİYEBİLİYORUM ARTIK...
 
 

14 Aralık 2016 Çarşamba

DOLUNAY VE LALE SOĞANIM

 
 
 
Lale dikmek için güzel birgün. Serin, temiz.. Ve en önemlisi dolunay var. Yani tohum atmak için umut verici bir zaman...
Evet huzursuzum, durum durup Faure ve Chopin dinliyorum, onların umutsuzluk ve keder içindeyken bile, umudu esinleyen notalarıyla sakinleşmeye çalışıyorum.
 
Şeb-i Aruz'a saatler sayarken üç gün sonra nerede olacağımı düşünüp gülümsüyorum... Anılarımız, likörler, mutfaktaki pencere, noel kurabiyeleri.. Beş yıldır hayattayım, beş yıldır hayattasın. Bunu kutlamaya geliyorum. Geri kalan her şey o kadar anlamsız ki..
Ama bir lale soğanım var ve artık ondan sorumluyum. Bugün anneni, seni, beni ve Ay seven herkesi düşünerek lalemi dikeceğim. Dün taze toprak aldım. Bu sabah kokladım da, toprağa bırakılmak o kadar da kötü değil... Baksana bir çiçek olacak!
 
Denemek istiyorum... Cesaret etmek, göze almak istiyorum..
 
Çok şey söylemek istediğim, inadına sessiz bir sabah... O halde bakalım kitap ne diyor:
 
Her şeyde bir hayır olduğunun bilincinde ol ve bil ki her deneyim büyümene ve olgunlaşmana yardımcı olması için verilmiştir. Sen deneyimlerini ilk elden bizzat yaşamasan, insanları anlayamaz, onlara kalbini açamazdın. Tam tersine mesafeli durur, onları yargılar ve kınardın. ne kadar zor ya da garip olsalar da deneyimler, sana belli bir amaçla verilmiştir; bu yüzden o amacı bulmak için kendine zaman tanı. Her şeyin içinde benim dokunuşumu görmeye gayret et. Hiçbir şeyin rastlantı sonucu olmadığını ve şans ya da talih diye bir şeyin bulunmadığını anlamaya çalış. kendine en iyiyi ya da en kötüyü çekebileceğinin farkında ol. Kendine çektiğin barış, sükûnet ve huzur ya da  kargaşa ve karışıklık olabilir. Bu senin içinden, senin bilinç seviyenden gelir. Bu yüzden etrafındakileri suçlamamalısın. Bir salyangoz her şeyini beraberinde taşır, evini bile. Sen de her şeyini taşıyorsun ve dışarıya yansıyan budur.
 
14 Aralık, İçimizdeki Kapıları Açmak, Eileen Caddy
 
 
 

14 Ekim 2016 Cuma

KENDİMİ OLDUĞUM GİBİ SEVİYOR VE KABUL EDİYORUM.








 
"......Sağlıklı ve güçlü kalmak, beden için olabildiğince besleyici olmak çok önemlidir. Ayrıca birçok kadının , özünde "aç" olduğu konusunda hemfikir olmam gerekir. Ama kadınlar belli bir büyüklük, biçim ya da boy için veya klişelere uymak için açlık çekmekten çok, kendilerini kuşatan kültürden temel bir saygı görememenin açlığını çekerler. İçerideki "aç", saygı görmeyi, kabul edilmeyi ve en azından klişeleştirilmeden karşılanmayı özlemektedir. Eğer gerçekten "dışarı çıkmak için feryat eden" bir kadın varsa, bu feryadı başkalarının onun kendi bedenine, yüzüne, yaşına yönelik saygısız yansıtmalarının sona ermesi içindir...."
 
Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estes
 
Geçtiğimiz yıl bu zamanlarda bacaklarımın yeniden koşmak arzusuyla sabırsızlanırken, hızımı kesenin bir erkek olduğu yanılgısı içindeydim. Oysa zavallının bir suçu yokmuş kendi olmaktan gayrı... Beni hareketsiz ve nefessiz bırakan asıl şey "aşksız" ve "kopmuş" hissetmemmiş.
 
Yine de toplumun dayatmalarını ( Yalnız yaşayamazsın, bir ilişkin olmalı, ilişkin varsa evlenmelisin, evliysen çocuk yapmalısın, çocuk yalnız büyümez ikinciyi de yapmalısın.... ) kendi gerçekliğim zannetmek yanılgısının pençesinde kıvranırken, asıl istediğimin koşulsuz sevgi ve özgürlük olduğunu çok geç, kendimi "terkedilme acısı" çekiyor pozuna soktuktan, epeyce zaman kaybettikten sonra görebildim!
 
İnsan olmak böyle bir şey işte; yer yer yalancıyız kendimize...
 
Şimdilerde yeniden ve şimdiye kadar hiç olmadığım kadar güçlenirken, tıpkı Güçlü Şövalye'nin* üst üste dizdiği ejderha kafalarına bakıp, anlamsız bulması gibi, hayatımda yer alan sınırlı sayıdaki karşı cinsin de aynı şekilde, beni bu güne getiren, dönemi için makul, şu an için kelimenin tam anlamıyla "yetersiz", "uygunsuz" eş adayları olduğunu görebiliyorum.
 
Ha, "bu kendini beğenmişlikle işin zor" diyenlerinizi duyuyorum. Haklısınız, bu bolca emek harcadığım, her hatamı hem kendi gözüme ve hem de karşımdakinin gözüne sokan tavrımın, olmakta olan ben'in hayatını kolaylaştırmadığını kabul ediyorum. Ama daha azını istemiyorum.
 
Ve kim söyledi size kolayı kovaladığımı?
 
Feminist falan değilim. Sadece bütün dayatmalardan ve "ben" zannetmemi isteyerek üzerime yapıştırılan yaftalardan istifa ediyorum. Kendim olmayı seçiyorum. Öfkem, travmalarım, zaaflarım, hayallerim ve daha ne varsa hepsiyle birlikte kendimi kabul edip, daha şefkatlice kucaklamak istiyorum.
 
Kadın olmak ve insan olmak hakkımı sonuna kadar koruduğum bir hayatta ne bedenimi, ne de emeğimi sömürtecek değilim. Birkaç kişi tarafından alkışlanmak ve sevilmek için de taklalar atmayacağım.
 
Oh be, ne iyi geliyor insana yoga!
 
Namaste bacılar
 
 
 
* Kendisi çok kıymetli bir şahsiyettir. Yakında tanışırsınız:)
 
 
 

13 Ekim 2016 Perşembe

SONBAHAR...




 
 
 
 
 


Bu mevsim kayıyor ellerimden... Ne kadar çırpınsam, hakkını veremiyorum... İstediğim kadar yazamıyorum, okuyamıyorum... Yaprakların yavaş yavaş güneşin rengine yaklaşmalarını, ardı sıra kavrulup, düşmelerini ve yavaşça, hiç ses etmeden çürümelerini duyamıyorum. Telaşlısın zaman, yetişemiyorum.
 
Tek bildiğim etrafımda onlarca hüzünlü hikayenin döndüğü...
 
Bir kadın var mesela, her gece koca tutkal kovasıyla sokaklara çıkıyoryor. Ve gün aydınlanana kadar yerdeki yaprakları dallara geri yapıştırıyor. Yaz seven, değişimlerin en büyüğünü yaşayan ve hayatın hızına, hoyratlığına gücenmiş...
 
Dönüşen, baharı bekleyen biri.
 
Sonra genç bir adam var; şakakları kırlaşmaya, kalbi umudunu yitirmeye başlamış. Yaz sevmeyen, kış seven. Dev bir çınar gibi gölgesi. Onun gözlerinin içine bakamıyorum... Katıla katıla ağlamak geliyor içimden. 
Bu mevsimi bizden kaçarak geçiriyorum...
 
Tek gözlü kedi kapımda. Onu sevmediğimde acı acı bağırıyor... Eşikte yuvarlanıp, karnını sevdiren bir tek o var. Ben, bana güvenmezken, kıymet biliyorum.
Yaralanmaya açık olmak ne demek, hatırlıyorum.
 
Sonra umut var. Doğmak üzere olan bir kız çocuğu... İlk kez anneanne olmanın telaşı yüreğimde! Az önce bebek kıyafetleri aldım. Şimdi dolabın kulpunda asılı duruyorlar. İçim iki parça onlara baktıkça. İlk kez sevinci ve hüznü birlikte yaşıyorum. Bu hikayede hüzün yok desem de, gözyaşlarımı engelleyemiyorum.

Mevsim bizim ne hissettiğimizi bilmeden geçip giderken, gözyaşı şişeleri dolduruyorum Tanrı Şamaş için....
 
Namaste Şamaş....

26 Eylül 2016 Pazartesi

BAHAR HAYALLERİ VOL. I



Güzel havalar geldi. Burnumda bir Bodrum, bir Londra kokusu. Demek ki sevdiğim toprakları da baharda daha çok özlüyorum...
 
Bodrum boşalmıştır şimdi. Çoluk çocuk okula döndü malum. Kalanlar "oh köyümüz bizim oldu!" diyerek keyfe başlamışlardır. Hava mis gibidir. Güneş artık sadece ısıtır, yakmaz. Kahvelerdeki masalarda biraların yerini adaçayı almaya başlar. Pazara mevsim meyveleri gelir. Sonra zeytin hasadı heyecanı...
Birkaç aya etraf mis gibi mandalina ve nergis kokacak ya, beni şimdiden onun mutluluğu sarar!
 
Ve tabii Londra. Thames bu mevsimde ayrı bir güzel olur. İçinden oyunlar, müzikler, krallar, kraliçeler, yangınlar, öyküler akar... Kıyısında oturursan ilham perilerinin tacizine uğrarsın.
İlk kez Londra'ya gideceklere mutlaka baharları tavsiye ederim. Hem müze gezmek, hem de parkların, açık alanların tadını çıkartmak için muhteşemdir.
 
Benim ilk gidişim Mart ortasıydı. Biraz soğuktu ama kiraz çiçeklerinin güzelliğini hala unutamıyorum. Ne kadar isabetli bir karar verdiğime o an ikna olmuştum. Ertesi gün ömrü hayatımda bir kez fotoğrafını bile görmediğim Hyde Park' da dolanırken, evine dönmüş denizciler kadar mutluydum!
 
 
Şu an seçme şansım olsaydı ilk uçakla Londra'ya uçar ve kendimi nehrin kıyısına atardım. Muhtemelen de Southwark civarına giderdim. Oradan yürüyerek Borough Market'e geçer ve en son Külkedisi ile yaptığımız gibi şarap&peynir alırdım...
 
 
Ya da Bodrum'a giderdim. Ortakent'de yayılıp biraz kitap okur, biraz yüzerdim. Ama yanıma mutlaka çorap alırdım. Bu mevsim insanın ayaklarını feci üşütür. Sonra Filiz gelirdi, öğleden sonra rakısına otururduk. Yüzümde ılık ılık güneş, saçlarımda şefkatli bir el gibi güneş...