YARATICILIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YARATICILIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2012 Pazar

TRAFİK OYUNU


Çocuklara renkli kartonlardan bir kaç oyun yaratmak için ne zamandır düşünüyordum. Malzeme kullanmayı sevmesem de, beş aylık bir ders programı sonunda hayvanlar ve bitkiler aleminin dışında bir başka çıkışa ihtiyaç duymak kaçınılmaz!
Neyse, kartonları kestim, pvc kaplattım, derse gittim. Birden aklıma trafik lambaları geldi ve hazırladığım akışı tamamen değiştirerek çocuklara "trafik oyunu"* oynattım. Her biri otomobil oldular. Sarı kartonda hazırlandık. Kırmızıda durduk. Yeşilde geçtik. Ve mavide geri vitese taktık. Sırtımız dik, kollarımız dirseklerden kırılmadan yol almaya başladık. Bu arada arabalar konuşamadığı için sessiziz. ( bu oyunun amaçlarından biri sabırlı olmayı deneyimlemekti, zira mavi kartı görüp geri gitmek, hele ki bitiş çizgisine yaklaşmışken hiç kolay bir şey değildir :))
Çocuklardan biri tek koluyla araba kullanmaya başlayınca ona "kurallara uymuyorsun, lütfen iki elini kullan ki, bir kaza yaşamayalım" dedim. Bana verdiği cevap şu: "babam hep tek eliyle kullanıyor ama!"
Anlıyor musunuz? Büyüdüğünde bu çocuğa "oğlum içkili araba kullanma, dikkatli ol vs vs... " diyebilmeniz için, hatta demenize gerek kalmaması için yapmanız gereken tek şey ondan ne yapmasını istiyorsanız onu yaşamak?
Ne o? Yemedi mi? Eeee bu iş böyle:)
* bu kesinlikle gerçek hayatta da bir oyun, bakınız İstanbul trafiği:)))

3 Kasım 2011 Perşembe

GUGUK KUŞU İÇİN:)


Her sabah bekliyorum demişsin ya, şimdi ben sana merhaba demeden nasıl çıkarım ki evden?
Gerçi uzun uzun anlatamayacağım şu anda ama akşam söz yazacağım; dün ilginç bir toplantıya katıldım. Waldorf eğitimcilerinin "masal" toplantısına. Bu birbirinden farklı toplantılarla kafamda öyle çok şey yerine oturuyor ki, bazen çocukların hakim olduğu sadece sevgiden inşa edilmiş bir dünyayı yaratabileceğimize gönülden inanıyorum. Bu konuda öğrendiklerimi yazdıkça bir anne olarak senin özellikle okumanı isteyeceğim.
Yaşadığımız yüzyılda neden mutsuzuz ve neden içimiz hep boş bunu anlamak ve araştırmak yerine, arsızca o boşluğu doldurmaya çalışırken pek çok annenin çocuğunu nasıl hırpaladığını görüyorum.. Bu toplantılarda ise farklı seçenekler olabileceğini ve her zaman, her yerde olduğu gibi bütün sırrın en basitte saklandığını anlıyorum. Basit olan ise derinde...
Yapmamız gereken tek şey elimizi kalbimizin üzerine koyup onu çıkartmak! Çok kolay ve bir o kadar zor.. Ama değer. Konu bir insanın yetişmesi ise değer bence:)
Ve tabii bütün bu hikayenin beni en çok ilgilendiren bölümü masallar. Masallar bu oluşumda ne rol oynar? Sembollerin dili düşündüğümüz kadar karmaşık mıdır yoksa çocuk kalbin yazdığını, kalple okur mu? Okur! Bakınız MOMO!
Anlayacağın heyecanlıyım. Hem de çok!

22 Ekim 2011 Cumartesi

YETENEĞİMLE TANIŞTIM, ÇOK MEMNUN OLDUM!


Evet, sonunda tanıştık. Yıllardır bana mektuplar yazan, hikayeler yazan ve hatta blog yazıları yazan o muhteremle sonunda tanıştım! Nasıl mı? Şöyle efendim:
Dün derse hafif kırgın, halsiz ve hatta hastalıktan ve bu hastalığı çocuklara bulaştırmaktan çekinerek girdim. Ne olduysa o an oldu, hastalık geri çekildi ve içimden başka bir kadın çıkıp elimdeki yeşil kargayı kapıp, evdeki bilgisayara yazdığım hikayeden bambaşka bir hikaye anlatmaya başladı! Ve nasıl olduysa oldu, çocuklar bu hikayedeki kahramanlara gönülden katıldılar ve leyleklerle göç edip, ayılarla horladıktan sonra, kurbağalarla zıp zıp zıplayarak nefis dersler yaptık.
Hatta işin güzel tarafı bütün bu neşenin içinde sağ beyin ve sol beyin çalıştırdık, sonbaharda hayvanlar aleminde olan biteni öğrendik ve farklılıklarımıza rağmen sevilebileceğimizi keşfettik. Üstelik doğada bulduğumuz kestane, kozalak gibi basit oyuncaklarla da deliler gibi eğlenilebileceği bilgisini paylaştık!
İşte ben dün, yeteneğimle böyle tanıştım.
Mutfakta, yatakta, spor salonunda, ütü tahtası önünde ve daha pek çok yerde şahane olmayabilirim ama kesinlikle çocuklara hikaye anlatmak için yaratılmışım! Yaratılış sebebimle tanışmaktan deliler gibi mutluyum. Artık gezegene geliş sebebimi biliyorum galiba:))))

14 Ağustos 2011 Pazar

NASIL MI? BÖLÜM I


Bak şöyle:
Geniş olsun bir kere. Geniş dediysem üç beş dönüm arazi yeter aslında. Ama öyle bir yerde olsun ki burası, arazi sona erdiğinde hemen şehir başlamasın, belki bir koru veya denize yakın bir yerde bitsin sınırımız.
Alan tek parça olsun ya da en fazla iki. Mümkün olan tüm malzeme cam, toprak, ahşap gibi doğal hatta az işlenmiş olsun. Büyük olan mekan günün tamamını geçirdiğimiz, ana çalışmaların yapıldığı bölüm olsun. Sadece arkalarda bir yerde asma katla uyku odasına çıkılsın. Ama adı "uyku odası" olmasın. Başka bir isim düşünelim. Sonra o asma katta yer yatakları olsun. Çocukların her biri için onların tercih edeceği renklerde dikilmiş, pamuklu nevresimler..
Odanın fazla bir özelliği olması gerekmiyor. Maviye boyayabiliriz. Ve müzik dinleyebilecekleri basit bir sistem kurarız.
Uyku odalarının altında yemek bölümü olsun. Mutfak açık, tüm tabak çanak kesinlikle tahta ve topraktan. Açık raflarda kuruyemişler ve kurabiye kavanozları da olsun. Çay saatinde herkes tercih ettiği yiyecekten yiyebilsin. Kurabiyeler ballı, üzümlü ve pekmezli olsun. kekler de öyle olsun. Hatta ekmeğimizi mutlaka biz pişirelim.
Diğer bina sadece etkinlikler için. Yoga, drama, dans, seramik... akla gelebilecek her şey için yaz kış kullanılabilecek, zemini tahta, dış cepesi tahta ve camdan yapılmış kocaman, boş bir alan. Hatta tavanda da bir pencere olsun. Çocuklar yere yatınca gökyüzünü görebilsinler. Hiç bir yerde perde olmasın. Sadece uyku odasında olsun. Yüzebilecekleri bir havuza paramız yetmezse, mutlaka balıklar için bir havuz yaptıralım bahçeye. Ve meyva, sebze ekmek için alanımız olsun.
Öğretmenlerin dinlenebileceği bir bölüm, istediğimizde orada kalabilmemiz için basit yer yataklarımız olsun. Her yer ışık alsın. Bu çok önemli.
Yemekleri kendimiz yapalım. Özellikle bir aşçı olmasın. Yardım edecek olan biri temizlikle ilgilensin yeter.
Ayda bir kez müzelere veya civar köylere gezi düzenleyelim. Hatta yılın belli zamanlarında bizim kadar şanslı olmayan okullardan misafir çocuk davet edelim. Çocuklar sahip olduklarını paylaşmayı öğrensinler.
Başaka nekler geliyor aklına. Başla sen not etmeye:))

13 Ağustos 2011 Cumartesi

MAYAPAPAYA



Günaydın!
Bugün uyanmakta, daha doğrusu kendimi alıp, yatağın dışında bir yere taşımakta geciktim. Bir baktım saat çoktan sekiz olmuş bile! Şu zaman denen şey, Momo'nun dilinden gidersek "Hora Usta" ismindeki adam, gerçekten çok disiplinli. "Ben bu sabah bir kaç saat geçmesin istiyorum" diyemiyoruz mesela!
Çok acayip...
Son zamanlarda sanki pek parlak bir zekam varmış gibi aynı anda bir kaç kitap okumaya başladım. Biri İstanbul'un fethi hakkında, Avrupalı, kıskanç ve de pek fazla dindar bir amca/tarihçi tarafından yazılmış. Diğeri "Uyku Yogası" hakkında. Şunu söylemeliyim ki enfes bir çeviri. Ve bu kitabı onlarcası arasından rafta bulduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Zira içinde pek çok kafama takılan soruya yanıt var. Bir diğer kitap "nefes" hakkında. Nefesin iyileştirici gücünü anlatıyor. Ki bu, bizim gibi hasta olunca "komşu teyze bi okusun seni" diyerek büyütülen üfürükçü bir kuşak için hiiiç yabancı değil.
Bir de tatile sakladığım kitaplar var ki onları deniz kenarında gazoz içerek ya da teknenin ucunda bir kadeh şarapla tıngır mıngır sallanırken okuduğumu hayal ediyorum. Nadasa yatırdım anlayacağınız.
Bu kitap krizinin tam orta yerinde yazılan yoga dersleri, asla başlanamayan diyet ve bir de yeniden İngilizce çalışma zorunluluğu var ki, ömür törpüsü!
Yine de ilginç şeyler hep yolumda. Bakınız Mayapapaya! Mayapapaya nedir derseniz şimdilik sadece Amsterdam'da bilinen ama zamanla gezegene nam salacak bir marka derim. Elbette büyük mağazalarda satılmayacak ve elbette her çocuk bu patiklere sahip olamayacak. Amma istedim ki hiç olmazsa benim blog misafirlerim haberdar olsunlar.
Mayapapaya, adı Maya olan inanılmaz güzel bir genç kadının markası. Bu hatunu ben doğduğu günden beri tanır ve pek severim. Aslında en çok babasını ve annesini severim. Çünkü sevilmeyi gerçekten hak eden insanlardır. Mayapapaya'nın doğuşu çok normal aslında. Zira Maya, kendisi bir masal evinde, aşk çocuğu olarak doğmuştu. Gerçekten! Hani o anlata anlata bitiremediğim çocukluğuma da komşuydu! Benim masalıma komşu bir masalın prensesesidir Maya. Onların evi, bizim evin tam karşısındaki sokaktaydı. Hayatımın en lezzetli kreplerini Maya'nın annesi pişirmiştir. Pekmezli krepler! Ayrıca en orjinal oyunlar ve en sınırsız eğlence de yine onların evindeydi. Daha pek çok sebepten ayrıcalıklıdır Maya benim için. Hep merak ederdim bu kız ne olacak, ne seçecek hayatta diye. Ve sonunda anne toprağına, laleler diyarına gitmeyi seçti. Ve masalını, kendi dilince başka çocuklarla paylaşmayı. Bizim gibi gerçeküstü çocukluk yaşayanların en büyük arzusu bunu başka çocuklara da tattırabilmek sanırım. Bir kaşık olsa bile!
Maya şimdilerde çocuklara müze turları yaptırmak dışında fotoğrafını gördüğünüz muhteşem patikleri üretmiş! Üstelik bu patiklere ulaşmak mümkün. Yapmanız gereken tek şey facebook sayfasına girip MAYAPAPAYA fotoğraflarından beğendiğiniz patiği veya bir başka ürünü seçmek. Böylece Maya'nın hayal dünyasından çıkıp, beden bulmuş bir parçaya sahip olabilirsiniz!
Ben patiklere bayıldım. Renk seçimi bir yana, işçiliğindeki kusursuzluk inanılmaz... Ama bu kızın annesi de böyledir. Benim annem için diktiği bir hamile elbisesi vardır ki, ben hala daha güzel bir elbise bilmem.
Bu arada Maya'nın iznini almadım ama bir önemli anımı da paylaşmak isterim ki bu kızın gerçek bir yaratıcı olacağı doğduğu an belliydi. Zira babası bir deniz büyücüsü annesi ise on parmağında on marifet bir sanatçıdır. Maya, henüz iki yaşında bile değilken, onlarda oyun oynadığımız bir gün, kendini yeşile boyadığını hatırlıyorum! Bildiğiniz basbayağı yeşil olmuştu Maya, hep de olur olmaz her yerini boyamıştı! O hali ve yüzünün güzelliği inanılmazdı. Bu dünya güzeli veledin işletme okumayacağı o zamandan açıktı bence.
Yukarıdaki fotoğrafta Maya'nın o kendini yeşile boyama döneminden bir fotoğraf var ve şimdilerde Amsterdam'da çocuklarla Frans Hal Museum'da yaptığı nefis sanat tarihi turlarından birinde de son hali. Kısacası bu güzel genç kadının yaratıcılığı beni çok heyecanlandırınca haberdar etmek istedim ahaliyi.
Huuuuu Mayapayaya diye bir şey var, duyduk duymadık demeyin!!!

28 Temmuz 2011 Perşembe

ÇOCUĞUN DİLİ: MASAL VE OYUN


Oyun hakkında düşünüyorum nicedir. Yazın sıcağınca onlarca çocuk için oyun aramak ve o oyunları çocukları sıkmadan, terletmeden ve de yogadan soğutmadan uygulayabilmek gerçekten pek kolay değil. Ama ilerliyorum. Geçen yıl bu zamanlar her P.tesi Mecidiyeköy'de miğren ve kalp krizi arasında debelenen Elvan'la, şimdilerde aynı noktadan geçen Elvan epeyce farklılar. Miğren ve kalp ağrılarımın yerini sadece sıcak yüzünden mızıldamak aldı. Bir senede bu noktaya gelebildiysem, çalışkanlığımdan ya da mistik güçlerimden falan değil, tamamen öğrenmeye olan açlığımdan!
Çocuklar süper öğretmenler. İnsana hiç farkına varmadan ve hiç üzerinde düşünmeden nasıl yaşanacağını öğretiyorlar. Hocam hep "ağaç, ağaç olmak üzerine düşünmez, sadece olur" der. Çocuk da, çocuk olmak üzerine düşünmüyor ki, sadece çocuk oluyor! Büyü de burada başlıyor zaten. O, yerli yersiz, manalı manasız anlatırken ve minicik ellerini avuçlarımın içine bırakırken, bütün dünya duruyor, sadece benim sınıfım dönmeye devam ediyor! Buna ister yoganın, ister oyunun, isterseniz çocuğun mucizesi diyelim, hiç fark etmez. Gerçek olan tek şey var, o da şu çocuk mucizenin ta kendisi!
Geçenlerde bir yerde bakın ne okudum: "Bir insanla bir saat oyun oynayarak, onun hakkında, onunla bir yıl konuşarak keşfedebileceğinizden daha çok şey öğrenebilirsiniz"
Kesinlikle katılıyorum. Oyun, hayat provası değil de nedir? Tıpkı masal gibi. İçinde gerçeküstü anlatımlar ve semboller olabilir ama hayatta ne varsa oyunda ve hatta masalda da tam olarak o vardır. Bu yüzden oyunun ve masalların dili beni son zamanlarda çok düşündürüyor... Çocuk dilinin yalınlığını yeniden hatırlamaya ve orada kalarak oyun kurabilmeye çalışıyorum. yoga bunun için çok uygun bir araç. Gerek bedene sağladığı hareket özgürlüğü, gerek felsefesi, olmakta olan bir canlıyı biçimlendirmek için biçilmiş kaftan. Sıkıntı şu ki, öğrenilecek çok şey var... Üstelik iki dilli olmak lazım. Zira çocuğun bir de velisi var... Ben bu yıl, ders programıma "aile yogası" da ekledim. Yılda en az bir kere anne ve babaları da çocuklarıyla oyun oynamaya, yoga yapmaya davet edeceğim. Onların içindeki çocuğa seslenebilirsem, kendi çocukluklarına bir saniye için bile gönderebilirsem, bazı şeylerin daha sağlıklı akabileceğine inanıyorum.
Oyunun gücü ve keşiflerim hakkında düşünmeye ve yAzmaya devam edeceğim. Bu konuda sözü olanlar da lütfen benden esirgemesin:)

13 Temmuz 2010 Salı

ZEKA...


"... Zeka tamamen farklı bir boyuttur. Onun kafayla hiçbir ilgisi yoktur. Kalple ilgilidir. Akıl baştadır. Zeka ise kalbin uyanık olma durumudur. Kalbin uyanıkken, kalbin derin bir minnet içinde dans ederken, kalbin varoluşla uyum içindeyken, bu uyumdan yaratıcılık ortaya çıkar..."