2 Ağustos 2026 Pazar

KAÇ DOĞRU KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR BİLEMEDİĞİMİZ GÜNLERDEN GEÇİYORUZ.

 

Geçen gün yüzerken birden bire hava karardı, gökyüzüne simsiyah bulutlarla doluştu ve tabii deniz de karardı! Kaldı ki en fenası bu, ben siyah sudan aşırı korkuyorum!

Az sonra o simsiyah bulutların arasından güneşin ışıkları suya değmeye başlayınca, Verda'ya "sakın seninki geliyor olmasın?" dedim. Zira kutsal ışık bu değilse ne idi? İsa inecekse inmeliydi, tam vaktiydi. Biraz bekledik, fakat İsa yerine toz bulutu ve ufak çaplı bir hortum geldi. Sudan nasıl çıktık, eve ne vakit girdik orası karışık. İnsan gerçekten doğa karşısında minicik!

Sonrası iyilik güzellikti ama ben bozuldum biraz. Daha ne kadar sürecek bütün bu belirsizlik? Yanlışların doğrulara denk geldiği, iyilik ne, kötülük ne bilemez olduğumuz günler ne zaman bitecek?

Siz rahatsız değil misiniz askıya alınmış gibi yaşamaktan? Uzun uzun beklediğimiz bir istasyona benzemedi mi hayatlarımız? Neyse, Başak gelecek, kahve yapayım ben, vazgeçtim yazmayacağım bu sabah.

31 Temmuz 2026 Cuma

KEDİM THEODORA

 

Bazen ona yemek ve su vermek dışında hiç birşey yapmadığımı farkediyorum. Yeterince oynamıyoruz. Okumayı, yazmayı, sokak işlerimi bahane ederek ortak zamanımızdan çalıyorum sanki. Elbette onu çok seviyorum, uzun uzun okşuyor, öpüyorum ve elbette akşam benimle uyuyor ama sanki sadece kendime değil, ona da haksızlık ediyor gibiyim. Neyse o yeterince olan, olması gereken, bende mevcut değil sanki... Hep eksiğim, hep yarım yamalak.

Belki yazla ilgilidir, kimbilir belki de atmosferle?

Biraz sonra spora gitmek için çıkacağım ve eve dönüşüm akşamı bulacak. Ufacık, benden başka canlı teması olmayan bir hayvana göre çok iyi idare ettiğini düşünüyorum. 

Theodora sakin, uyumlu, beni üzmeyen bir hayvan. Peki o konuşabilse benim için neler söylerdi acaba? Doğrusu insan merak ediyor? Acaba on üzerinden kaç verirdi kedi severliğime? 

29 Temmuz 2026 Çarşamba

CANI YANMIŞ KURT MASALI


 

Kucağıma torba dolusu taşbıraktığında sevgili kurt, onları senden ben istemiş olmama rağmen eve zar zor taşımıştım. O zamanlar keskin diş ve tırnakların sadece kendini savunmak için zannediyordum. Oysa artık biliyorum, senin ruhun paramparça… Avcı değilsin, sen kendi tuzağına düşş, canı yanan ve acıdan kendini paralayansın.

 

Yapma kurt.

 

Bak, herkes acını görüp, kalbine doldurduğun taşları iç denizinde sektiremez. Sana yapılan haksızlığı, yapılmasına izin verdiğin, kendini koruyamadın için hala taşıdığın, o kuyruğunun ucuna bağlanmış yüz tonluk haksızlığı, er geç bırakman gerekecek. Kendi canını yakmaya son ver ve hatırla, sen bir zamanlar iyi kalpliydin. Ormanda mutlu mesut gezinirdin. Çiçekler, tavşanlar ve en renkli, en neşeli kuşlar korkmadan sokulurdu sana. Hatırladın mı? Hatırladın tabii ve sana bunları anımsattım diye geçirdin dişlerini etime.Bana kızmak, beni ısırmak yerine, bir daha da hiç kimsenin kalbine taş doldurmasına müsaade etme olur mu?

 

Yuvana dön kurt. Aynaya bak, hatta uzun uzun bak. En sevdiğine bakarcasına, gözlerini kırpmadan  bi bak. Kendini hatırla, neşene sahiplen. Ben mi? Beni boşver, bende kendi taşlarımı çıkartıyorum en derinlerimden. İnsanın sevdiğine yapabileceği en büyük jest bu olmaz mi? Ruhunu hafifletmek. 

Korkma, o taşlarla seni yaralamaya kalkmayacağım. Uzak bir yere gömerim muhtemelen yada yedi denizin dibine yuvarlarım hepsini. 

 

Son bir şey; tırnaklarını kesmek için acele ettiysem kusuruma bakma, kendini acıtanı görünce içim kaldırmıyor hemen bitsin istiyorum. Artık sen hazır olduğunda kendin halledersin. Ben iyi olacağım, aklın kalıyorsa, kalmasın. Üstelik ikimizi de affettim gitti, yaralı ve acısını öfkeye dönüştürmüş bir hayvandan aldığım ve karşılığını verdiğim ilk muharebe değildi. 

 

Sağlıcakla kal, bu ormanda ve tüm diğerlerinde… 

 

                                                                                                                 Kırmızı Saçlı Kız

27 Temmuz 2026 Pazartesi

KARŞILAŞMALAR


Duygumu görebileyim diye gerekliymiş o birkaç saniye. Gördüm; mutlu değil, haklı olmak isteyen bakışların hiç değişmemiş. Kilo vermişsin, yaz gelmiş kıyafetlerine ama kalbindeki sonbahar mıh gibi yerinde. Rüzgarsız, güneşi soğuk..

Peki ne bekliyordum? Muhtemelen beklemiyor ama merak ediyordum. Elbette kucaklaşacak değildik caddenin orta yerinde ve hiç birşey yaşanmamış gibi de davranamazdık. Duramazdım durmadım, kafamı çeviremezdim, çevirmedim. 

Sıfır heyecan. Sıfır öfke. Kocaman bir boşluk sadece.

Neyi, niye yaşadığımı anlayacak kadar büyüdüysem de, her defasında oltada çırpınan istavritten hiç farkım yok' Yazık benim içimdeki ufaklığa, yazık aynı oltada çırpınan yüzlercesine...


25 Temmuz 2026 Cumartesi

KİME SORSAN SAMİMİYET PEŞİNDE AMA KİMSE SAMİMİ DEĞİL!

 

İnsanların samimiyet falan istediklerini düşünmüyorum. Bence açıklık  da umurlarında değil, sadece konfor alanlarını korumak istiyorlar hepsi bu. Bence onlar da çok başarısızlar, herkesin kaybettiği bir oyun hayat. Velevki kazandın sandın, öleceksin.

Ölüm takıntım yok benim. Varsa bile, ki olabilir malum insan kendine kördür, sandığınız gibi değil. Benim derdim yaşanmamış hayatla; yanımdan, elimden usul usul kayan, öylece bakakaldığım dakikalarla. Yıllardır ne vakit donduğumu, ne sebeple oyundan çıkıp, hangi korkumla kendimi seyirci koltuğuna zamklandığımı anlamaya çalışıyorum. Kopmuş kuyruğuna rağmen hayatta kalışını hayretle izleyen yavru kertenkeleden hiç farkım yok zaman karşısında. Şaşkınlıkla, çaresizce izliyorum ve birgün yeniden oyuna katılabilmeyi umut ediyorum. Belki çoktan yepyeni bir kuyruğum var ama ben onu algılayamıyorum.

Çevrem hiç yüreklendirici değil, tanıdığım herkes içinde yalnız. Kimi aşırı sosyal, bazısı işkolik ya da ailesine adanmış... Eğlence düşkünleri, oburlar, bağımlının her türlüsü bende! Eş dost yelpazem dehşet verici. Ama güzel olan ne biliyor musunuz? Bütün bu olanlar gerçek, bu insanların çoğu mışıl mışıl uyuyorlar. Onların Hora Usta'yla bir dertleri yok. Zamanın başladığı yeri muhtemelen hiç merak etmiyorlar. Anın içinde yüzmek gibi manyakça takıntıları da yok. Yeter ki uykuları bozulmasın, oyuncakları da ellerinden alınmasın.

Son cümleler küçümsemek değil, daha çok imrenmek ve anlayamamak... Benim sorunum ne? Neden bu kadar rahatsız oluyorum göründüğü gibi olmayan insanlardan? Neden beni hayal kırıklığına uğratabilecekleri kadar yaklaşıyorum onlara? Belki de doğada yalnız takılan hayvanları izlemeliyim? Kimbilir belki ben sürüsü olmayan hayvanlardanım? Sanmam. Tümden insansızlık istemem. Sadece gerçek ilişkilerden azına isyankarım. Yüzüme söylenemeyenin ardımda dillenmesinden bıktım. İnsanların kendi doğrularına sımsıkı tutunması, şahane yönettikleri hayatlarına beni de eklemeye çalışmaları aşırı yorucu geliyor. Muhtemelen fazla düşünüyorum. Belki de bir film izler gibi izlemeliyim ve o karedeki karakter hakkında nasıl sahne geçtikten sonra düşünmüyorsam insanlara da fazla anlam yükleyip ne kendimi ne de onları bunaltmamalıyım. Muhtemelen çıkış bu.

Diyorum size, kimse samimiyet falan istemiyor. Güzel bir sofralık şarap gibi yemeğe eşlik edin istiyorlar o kadar... Peki ben ne istiyorum? Oturduğum koltuktan kalkıp, içeride ve dışarıda çok daha sahici bir yere taşınmak! bBen artık kuyruğumu alıp buralardan gitmek istiyorum!

22 Temmuz 2026 Çarşamba

NEDEN KİŞİSEL GELİŞİM YALANI BU KADAR TUTTU?

 

Hep söylüyorum, adı üzerinde, "kişisel gelişim" yani öyle kamyonet dolusu kadınla inzivalarda gelişemezsin! Sadece kendi deneyimlerinden ilham alarak, onları talihsizlik öyküne eklemekten vazgeçtiğinde ve elbette eğer istersen zaman zaman diğerlerinden ilham alarak mümkündür değişim, dönüşüm fakat bu her zaman şart değildir. Diğerleri  ne çok anlam yükleme, varlıkları şart değildir. Onlar belki tekeri döndürür ama yolculuk senindir. Aslına bakarsan çoğu zaman iki taşın ortasından fırlamış, varoluşta senden bile küçücük  karahindibağ onlarca kitabı, bir o kadar kursu, eğitimi, kampı ve özellikle kadının kadının yarasını yaladığı çemberi bombalayabilir. Üstelik topsuz tüfeksiz, orada öylece durarak ve senin gözüne takılarak. 

Buna çabasız çaba diyoruz. Karahindibağ seni ne bilir, ne de umursar. Peki kim ola bu karahindibağ?

Yunus ona sarı çiçek demiş, kuantumcular evrene benzetiyor, şifacılara sorsan lokmanın reçetesindendir kardeş derler. 

Ben insanın kendine tutunmasına inanırım. En sevdiğim öykü ustası Jeannet'in Fortunata'sı gibi havada ipler kesip bağlayarak, o iplerin üzerinde yürüme sanatıdır yaşamak ve hem herkesle, hem de aynı anda tekbaşına icra edilir. Eğer sanata soyunduysan, eğer samsaradan çıkmak, bir ömrü daha zanaatla aşındırıp ziyan etmek istemezsen şu belirsizliklerle dolu evrende o sonsuz boşlukta iplerle ne yapacağını öğrenmeli ve hatta bununla eğlenmelisin..

Yüzlerce öğreti, binlerce guru, çokça inanışı, hatta ayıp olmasın ama öpüp kokladığın kitabı bile sakince  kenara bırak, bırak dediysem oku tabii, oku ve sonra Şems'in Mevlana'ya ne yaptığını hatırla; kitapları suya at! Bırak mürekkepler birbirine karışsın, harfler çözülsün. Sen sudaki halkaları izle, nefes al ve nefes ver. İzle. Bak bakalım senin sarı çiçeğin ne? Nerede?

Aramayı bırak, debelenmeyi, oldurmaya çalışmayı, olmuş gibi davranmayı ve benzeri ne varsa elinde, kolunda bırak. Taşıma. Bilinmeyen bir anda fişini çekecekleri hatırla, hep hatırla. Yaşamı değerli, biricik kılan şey ölüm değil mi? Korkulacak birşey değil. Budist öğretiye göre hastalık, yaşlılık, keder ve ölüme eyvallah diyerek geldik buraya. Tasavvuf mu? Aynı şeyi söyler; eyvallah, her şey Allah'tan. Stoacılar mı? Yemin ederim sana aynı fikirdeler. Yani ister ateist, ister deist veya ne isen o ol, hepsi Roma'ya! Her yol sarı çiçek. 

Senin sarı çiçeğin nerede?

Jung semboller ve rüyalarda kollektifteki anlamları dışına kendi sembol dünyamızın kapılarına çağırıyor bizi. Sadece içeriden açılan kapılar... Belki de bu yüzden toplu olarak gelişemiyoruz, çünkü kolektifte tamam ama ayrıntıda başkayız, bambaşka. Hem bir ve bütün, hem biricik, hem herşey, hem hiç!

İş döner dolaşır sarı çiçeği aramaktaki inadında biter. Onu bulduğunda aramaktan yorulmuş olabilirsin, hiç beklemediğinde karşına çıkar, tanımayabilirsin. Eğer gerçekten varoluşla ilgili dertliysen, eğer böylesine derinden anlam arayışın varsa gözün hep açık, kalbin her daim istekli olmalı. Düşünsene hayatın binlerce defa üzerine bastığın minicik bir sarı çiçeğin ellerinde.

Kişisel gelişim pastasından dilim isteyen herkes yalnızdır ve aynı zamanda bir saniye bile ondan vazgeçilmemiştir, sahiplidir!


21 Temmuz 2026 Salı

ÖLÜMSÜZ KIRGINLIĞIM



Siz ölülerinizi duayla anarsınız değil mi? Ne güzel! Ben küfürle anıyorum. Dinmeyen öfkemden, bitmeyen gözyaşlarımdan geriye kalan tek şey küfür!
Beni şu hiç tanımadığım gezegende bir başıma bırakıp, yersiz yurtsuz, yönsüz koyanlara bir de dua mı edecektim? Nerede benim altında yaşlanacağım zeytin ağacı? Onu hala dikememiş olabilir miyim? Ve nerede yüzerken içinde uyuyakalacağım deniz...

Bazen günlerce haritalara bakıyorum, bütün içine yerleşememiş insanlar gibi. Öylece uzun uzun, boş boş bilmediğim coğrafyalara gönderiyorum bakışlarımı. Umutsuzca aşinalık, ufacık bir not belki aradığım. Bilmiyorum. Anlam arayışımı hala ıskaladıklarıma yüklemekten acilen vazgeçmem gerekiyor. Akmakta olan nehrin çoktan denize dökülmüş sularına hasretim ve bunu bırakmak zorundayım. Gelecek günlere inanmak tek çare, gelmeyecek olsalar bile.

Uçamayan kuşlar niçin kanatlarım var diye düşünür mü acaba? Ben bazen niçin bacaklarım var diye düşünüyorum. Eğer beni bana, beni eve, beni ana yurduma götürmeye güçleri yoksa neden var iki bacağım? 

Dedim ya, beni bunca sorunun içinde bir başıma bırakıp giden ölülerime ölümsüzdür kırgınlığım... Muhtemelen kırgın ölürüm bu kafayla... Oysa denize sıfır bir köy evim olsaydı Akdeniz'in değdiği yerlerde belki daha az öfkeli olurdum? belki dalgalar alırdı içimdeki ateşi. Kimbilir kırgınlığımı ufacık ufacık parçalara bölüp balıklara verirdim? Belki o zaman serin olurdu ölüm.


19 Temmuz 2026 Pazar

İyi Pazarlar,

Temmuz doğduğum ay, normal koşullarda sevmemem için neden yok derdim ama zaten koşullar makulken de pek içim almazdı kendisini zira sıcak, fazla sıcak. Neyse ki bir Ağustos değil! 

Bu sabah rüzgar doğudan esiyor, serinlik tatlı, ikinci kahveye izin veren saatlerdeyiz. 

Günlerdir okuyamıyorum. Her gece kendime söz versem, sabah güne okuyarak başlayacağım desem de olmadı, olmuyor. İçimden gelmiyor. Yazamıyorum da. Sanki söyleyecek söz azalmış, kalanla da cümle kurulmazmış gibi, anlamlandıramadığım bir havada asılı kalmışlık hali var. Sadece bende de değil, annem, birkaç arkadaşım da aynı durumdalar. Birşey bekliyor gibiyiz. Zaten ülkede bayram öncesi ve bayramlarda herşey durur malum, yaz desen çok iş çıkan mevsim değildir. Belki biraz bu öğrenilmişlikler, biraz da ruh halimiz? Bilemiyorum. 

Sokak sakin. Elbette Pazar olması etkilidir ama fazla sakin. Hoşuma gitmedi de değil, bu sayede rüzgarı ve martıları dinleyebiliyorum. Sabahın serini beni öğleden sonra basacak havaya hazırlıyor zannımca:))

Bedenimdeki gerginlik var bi de, malum yaşım gereği biyolojik çeşitlilik içindeyim ve adet düzenimde aksamalar yaşıyorum. Bazen regl olacakmış gibi sinyaller alıp, sadece şişip oturuyorum. Hoş olmuyor tabii. Zira aşırı acıkma, şişme, gerginlik ne istersen geliyor ve o beklenen hadise ise ortada yok! Neyse, baktık gelen giden yok, Pazartesi yine yüzmeye giderim. En azından kımıldamış oluyorum.

Şimdi eldeki güzel sabah bir çırpıda uçmadan kahvemden son yudumlarımı alıp bakayım azıcık Jung okuması yapabilir miyim?

Herkese iyi Pazarlar!

14 Temmuz 2026 Salı

BEBEK KEDİ

 

Bu sabah küçük bir kedi gömüldü mahallede. Kimse fark etmedi. Zaten yaşarken de öyle göze batacak cinsten değildi. Cılız, siyah beyaz, hani şu maskelilerden. Onu hiç görmemiştim etrafta, belki de alt sokakların birinden geldi. Kimbilir belki ilk ve son keşif gezisiydi apartmanımızın önü.

Komşu bulmuş akşamüzeri, ölü gibi serilmiş yatıyordu dedi. Dükkancılar da öylece seyrediyormuş. Dilerim kendi geleceklerine bakıyorlardır. Alıp evine getirmiş kız, patilerini temizlemiş, azıcık mama yemiş. Sonra yavaş yavaş yavaşlamış. Beni aradığında patileri soğumuştu. Dudakları beyazlamış, bakışları da donuklaşmıştı. Elbette veterinere gittik. Ve elbette yardım alabileceği bir durum yoktu. Öylece usul usul ayrıldı aramızdan. Birkaç küçük, cılız inlemeyle boynunu bırakıverdi. Yaşanmamış kocaman bir hayat gibi açıldı gözbebekleri, azıcık ıslandı ve dondu.

Yaşam önü ardı tam olarak bu kadar kırılgan bişi, gerisi bizim ilüzyonumuz. Buzdolabına magnet yapıştırır gibi kendimizce anlam yüklesek de içten içe gayet iyi biliyoruz ki asıl olan, en sade hali nefes alıp verebilmek. Nefes yoksa nabız yok, nabız yoksa da yaşam yok.

Kedicik öteye geçti.

Bu sabah uyandığımda hala toktum. Onun yutamadığı mama kalmıştı ruhumun kursağında. Kusamadım, sindiremedim. Ben yaşamı da ölümü de sindiremedim.

Küçük bir kedicik geçti kedi cennetine. Melekler bir kap su verecektir di mi?


5 Temmuz 2026 Pazar

NEŞEM, BANA DÖNER MİSİN LÜTFEN?


                                                                                                                                       Başak ve Şirin'e

 

Affetmeye inanmam. İnsan ne diğerini, ne de kendini affedemez. Olsa olsa anlar ve halden anlayan da kızgın, kırgın olmayı sürdüremez. Ha, o makam herkese açık mıdır dersen, zannetmiyorum. Affetmek yemeğe tuz atmak gibi bişi değil, affetmek sahiden diğer taraftaki kötülüğün de her ne, her kim olursa olsun kendi ruhunun parçası olduğuna aymak! İnsan kolunu affedebilir mi? Ya da ona kızabilir mi?Yani kısmetinde, kabının çapında yok ise hiç kasma, affedemezsin ne kendini, ne de öteki parça pinçiğini... Geçmiş ola!

Neşemi çaldıklarında dokuz yaşındaydım. Ara sıra bahçeye çıkan, Bardakçı'ya giden, bazen de limanda gazoz kapağı toplayan gülüşüm  birgün yüzümde dondu ve neşem gittiği yerden dönmedi. Uzun yıllar bekledim, dönmedi. Sonra sonra anladım, babamla gitmişti; neşem yanlışlıkla babamın kefenine sıkışmıştı! Bu yüzden uzun yıllar boyunca  geri dönemedi... Babamı gömen ekip belki yanlışlıkla, kimbilir belki bile isteye neşemi de gömmüştü. Deli deli resimlerim, danslarım, mandalinadan parlak ışığım yedi kat toprağın altındaydı artık. Ben mi? Ben ya da benden kalanlar yeryüzündeydik. Hissetmiyor değildim, yediğim içtiğim de doğruydu ama neşem yoktu, tatsızdım. Yabancıydım buralarda. Dışarlıklı! Ve bütün bunları anlamlandıramayacak kadar küçük...

Hayat kalın, ağır bir yas perdesi bırakmıştı; sorumluluklarım boyumdan, kilomdan hatta çillerimden bile fazlaydı. Eğer taşımayı reddedersem diğerleri de gider, yalnız kalırım diye korktum. İşe yarar olmalıydım. Çözüm üreten, neşe saçan, ışıklı, istenen! Oldum da.

Hem de ne olmak! Arkeolog bile oldum yahu! Hani belki neşem kazarak bulunur bişidir diye eşelemediğim coğrafya kalmadı! Önce toprağı, sonra eşimi, dostumu, sevdiğim adamları, en çok da kendi ciğerimi didikledim durdum. İçeride huzursuz, kısmen kayıp dışarıda kudretli, yıkılmaz bişi oldum çıktım! Ve nihayetinde oldurduğum şeyden pişman, epeyce de şişman yaşlara kadar geldim. Son üç yılı kendimi affetmeye, anlamaya ve iyileştirmeye çalışarak geçirdim. Kısmen başardım da. Fakat anladım ki bu başarı öyle alıp kenara konulacak bir kupa gibi değil, çünkü neşe hırsızları her yerde! Tetikte ve dikkatli olmalıyım. Gerekiyorsa her gece ölmeli, her sabah doğmalıyım. Güneş gibi yaşamalıyım; keder geldiğinde kaçmamalı, sabah olduğunda tekrar neşeyi kucaklamalıyım! Ne olmayana dövünmeli, ne de bulduğumla rehavete düşmemeliyim.

Velhasıl kelam, neşem bana dönsün, yine benim olsun istiyorum. Beni gezegene bırakıp yuvasına giden babamın  kefeninden nihayet kurtulan neşem; bunları sana diyorum, hadi gel, buradayım! İkimiz de ışığı hakettik! Aslında hepimiz ışığı haketmedik mi? 

Öyleyse niyetimi buraya bırakıyorum: mutlu kertenkeleler gibi kalbimizi ve göbeğimizi güneşe açtığımız nefis bir yaz olsun! 

Oleyy!





3 Temmuz 2026 Cuma

YAŞAMIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

 

İnsanlar değil, tek biri var yollarımı kesen, pusuda bekleyen; ben! Kendi hayatımın önündeki bariyer benden başkası değil ve bana rağmen akan hayatın an be an cılızlaşan suyu karşısında ne acıdır ki paniklemiyorum bile.... Oysa korkmalıyım belki apansız gitmekten. Fakat ölümün anlık acı, birkaç günlük şoke edicilik olduğuna dair yavan deneyimler var zihnimin kuytularına. Öyle tanımsız bir kavşak ve öyle eli ayağı durmayan bir yavşak ki hayatın ortası, ahanda burası, bitirsen yazık, devam etsen muhtemelen sorular daha da kazık!

Nasıl ama kafiye? Güzel di mi? Vaziyette tam bu zaten; trajik ve zorla komik!

Teyzem acilde dünden beri. O acilde ben vicdanımla akan zaman arasında arafta. Tam yaşayacağım, bir durdurulma, bir engelleme geliyor sanki! Son üç yıldır hiç olmadığım kadar farkında ve bir o kadar da karışığım. Barajlar kurmuşum hayatla arama sırf korunayım diye ama öyle abartmışım ki yaşayamıyorum. Yaşarsam hele de fazla neşelenirsem sanki bir parçam utanıyor. Bana ne oluyor hiç bilmiyorum. Eğer deliriyorsam da deliriyorum ne yapayım!

Otomatik pilottaki uçak gibi bedenim. Hava korsanının da kendim olduğunu anladım, hala kımıldayamıyorum... Nasıl bir bariyer kurmuşum yaşamla arama? Tövbe tövbe!


1 Temmuz 2026 Çarşamba

KAZKAFALILIK DEĞİŞEBİLİR BİŞİ Mİ ACEBA?

 

İnşallah değişebilir çünkü yoruldum! Ben, kendimi yordum. Yazacaklar mezar taşıma: "Kazkafalı oluşu, yok oluşunun müsebbibidir!" Ya ne olacaktı? İnsan dokuz yaşında otuz, otuz yaşında elli hissederse, elli olunca da bi yetmişlik haller gelir tabii. Eee beden de taş değil, ona da vuracaktı elbet kazkafalılığımın faturası.

Aşırı yorgun, aşırı bıkkın ve çokça yenilmiş hissediyorum. Eldeki ruh haliyle de yeni yaşıma girmek hiç işime gelmiyor. İyileşmek, iyi olmak istiyorum. İyileşemeyecek olandan da vazgeçecek kadar sağduyu reca ediyorum! Bu ben olsam bile... O kadar yıldım yani.

Benim dertleri çuval çuval bir annem var. Kendimi bildim bileli derdi vardır annemin ama kalıcı çözümü yoktur. Kaygılı hallerim, sürekli sorun çözme itkim kendisinden bana kalan, daha doğrusu ruhuma çöken yığıntıdır. Uzun ama upuzun yıllar boyunca, annemin eksiğini tamamlamak üzere bedenlenmiş, sanki başına gelenler benim suçummuş gibi yaşadım. Sonunda sıkıldım! Başarısız hissetmekten, asla ilri adım atmayışından, iyi olmaya meyletmeyişinden bunaldım. İnsan belli bir yaştan sonra ancak kendini ayakta tutabiliyormuş ve ben sanırım o belli yaşlara ha vardım ha varacağım!

Benim annemin çocukluk kayıpları ve kronik depresyonu var. Asla da tedavi olmadı, olmuyor ve olmayacak. Zira bunun kader olduğunu düşünüyor. Oysa değil, aslında hep onun hem de bizim çok daha tatminkar hayatlarımız olabilirdi. İzin vermedi. Herkesi ve herşeyi yönetme ve iktidar sevdası maalesef aşırı yıkıcı oldu. İncecik, minicik narsizm de olabilir zatına. Zira bence fazla emin cümleler var bazen.

Fakat konum bu değil. Konu benim buralarda çektiğim patinaj. Konu onu iyi kılmaya inat eden öğrenilmiş kalıplarım. Yenilgiyi, bu savaşta zafer olmadığını kabul etmek istemeyen, illa onun da kahkahası olsun şu hayatta ve buralardan gitmeden güzel günler biriktirsin diyen parçam. Çünkü çocuklar mutlu ebeveyn ister. Nokta.

Ancak besbelli ben hatalıyım. Olmayacak olanı oldurmaktaki ısrarım sadece zaman ve enerji kaybı. Kader yazıcı değilim ben, kimseyi iyi kılmak vazifem de değil.... Anlamak ve kabullenmek zorundayım. Dilerim anlarım... Dilerim yeni yaşıma girerken annemin şu hayattan ancak bu kadarını alabileceğini idrak etmiş, vicdanımı temiz tutmayı başarmış olarak uyanırım elli üçüme!

Kimse annesinin annesi değil, olmamalı Elvan diyorum üç kez.




18 Haziran 2026 Perşembe

YAVAŞTAN YAVAŞTAN GELEN YAZ.

 


Günaydın,

Elbette kargalardan az evvel, güneş doğduktan hemen sonra açtım gözlerimi. Aslında gözüm açılmıştı, sadece yataktan çıkmakta zorlandım. Şimdi iyiyim. Karnım tok, kahveler içildi, hatta akşam yemeği bile yapıldı. Bundan böyle günün kalanında okur, yazar, yıkanır ve spora giderim. Sonra akşam olur ve birgün daha yaşamış olmanın şükrü, teşekkürüyle tertemiz çarşaflara uzanırım. 

Aslında ne kadar basit bakıyor ve her zaman olacakmış, zaten hakkımızmış gibi hiç üzerinde düşünmeden tüketiyoruz hayatı ve getirdiklerini. Kim veriyor bize bu sabah içtiğimiz kahvenin yarın sabaha tekrarı olacağı garantisini? Ya temiz çarşaflar... Yemek yiyebilmek, daha da önemlisi yapabilecek parayı ve gücü bulabilmek..

Teyzem aylardır yatalak. Çarşafları kah temiz, kah pis... Karnı bazen tok, genellikle aç. Kendini yıkayamıyor, besleyemiyor. Öfkeli, çaresiz, daracık odasında ne ölü, ne de diri... Nasıl bir sınavdır bu izlediğim hem anlıyor, hem de hiç anlayamıyorum. Hayat kalıcı, insan geçici eyvallah. Peki dengeler? İdrak? Kabul bu hikayenin neresinde?

Ömrü boyunca herkese iyilik yapmış bir insan. Duasını, parasını, zamanını esirgememiş. Sevmiş, sevilmiş. Şefkatli. Cömert...

Belki ufacık bir hata? Dengeleri bozmuş olabilir mi? Sonsuz vermek, kendini yok edesiye vermek... Önceliklerinde asla maddenin olmaması... Bilmiyorum. 

Yaz yavaş yavaş yükselirken içimdeki telaşlı sıcaklık da artıyor. Teyzem yaz sonunu görebilecek mi? Bu yatarak geçen zaman uzadıkça neler deneyimleyecek? Bütün bunları izlerken ben nasıl eşlik edeceğim? Hiç bilmiyorum. Hiç bilmek istemiyorum. Umutsuz bir yerden en iyisi için dua ediyorum. Allah'ın kolu kanadı altında teyzem ve kendim için de merhametli sığınaklar olabilsin diliyorum.

17 Haziran 2026 Çarşamba

ANLAM ARAYIŞIYLA GEÇEN ELLİ YILIN ARDINDAN EYLEMDE HUZUR BULMA HALLERİNE HOŞGELDİK!




 

 

BÜYÜKLERİMİZ "nerede hareket orada bereket" der. Hatta İşleyen demir ışıldar, tebdili mekanda ferahlık vardır da der aynı büyükler. Onlar kimdir, nerede yaşarlar hiç bilmiyorum. Tek anladığım arada bir ortaya çıkıp, birkaç kelam edip kayboldukları. Artık in  midir o büyükler yoksa cin mi  orasını sır. Ama var bi büyükler meselesi, orası kesin.

Şahsen kendileriyle tanışmadım. Tanışmış ve kim olduklarını anlamadıysam da affetsinler. Sadece, yaşım ilerledikçe sağa sola bıraktıkları kelimeleri daha bir görür, duyar oldum. Sonra bir an geldi Hansel ve Gretel'in ormanda takip ettikleri kırıntılar gibi büyüklerin kelimeleri beni bana götüren yol oluverdi. İnsan bir kez duymanın ötesine geçip idrak edince, mananın kokusu doluyor ciğerlerine. İşte, o Kaf Dağı ardındaki büyüklerin sözleri tam olarak böyle bence; önce kulağına, oradan ciğerine doluyor insanın ve malumunuz ciğerden kalbe düşüş an meselesi!

Velhasıl sezdiğim şu ki, büyüklerle kontak iyidir. Fakat biz istedik diye olmaz, zamanı onlar belirler. İnsan bir kere büyükleri duyup, kendine bağlandı mı oradan, yani kendi merkezinden diğerleriyle iletişim çok daha kolay. 

Sabah sabah yine kendine dolandı Elvan diyorsanız, yanılıyorsunuz, benimki olsa olsa çözülme hali, dolanma değil. Çünkü filmi geriye sararsanız hepiniz kendi hayatlarınızda açıkça göreceksiniz ki, yaşama sevinci, içsel neşe, yaratım gücü daima kımıldamakla, hareketle gelir. Canlılıkla kımıldamak arasında delice bir ilişki var. Tantra, sema, spor, toprakla haşır neşir olma, sanatsal veya zaanatla ilintili üretim... Özellikle elleri aktif kullanmak, mesela yemek pişirmek ve sonrasında gelen genişleme hissi. Ya da dip köşe temizliğin garip, adını koyamadığımız hazzı? Ne ola bütün bunlar?  Peki bağ bozumu ne? Hasat şenlikleri? Kına geceleri? Lohusa şerbetleri? Ne bütün bu sırlanmış kımıldamalar?

İnsanın kendine ulaşmasının binbir yolu elbette vardır fakat en kestirme, en dolaysız olan hareket etmek! Bunu ben söylemiyorum, zatımın keşfi falan da değil sadece fark edişim diyebilirim. Anlamlandırmaya çalışmak aşırı saçma, fazla nafile bişi. Diğerinin duygusunu, düşüncesini anlamaya çalışmak, eylemine kılıf aramak boş, bomboş işler. Neyse işte tek tek yazamayacağım, hepsi, bütünü deli saçması. Zihin koskoca ömrü böyle çer çöp şeylerle dolduruyor. Buna da dünyevi olana, nefse yenilmek diyoruz. Muhammedi inançta anlatıyor ya imam üç defa seslenince hakkın rahmetine kavuşan zat tabuta kafayı vurup "ha s.tir öldüm!" diyormuş. Hah bildin mi? Hal o hal genellikle. Uyanmanın en geç, en vah hali ölüm! O yüzden hep o, ölmeden evvel ölünüz mevzuları.

Ben ne zaman neşelensem ama sahiden, içtenlikle neşelensem altında kesin hareket vardır. Taşınma, dans, yoga, spor, yüzme, yürüyüş, seyahat, mutfakta kaybolma, ev temizliği, tarlada ot yolma, sevişme, öpüşme, sarılma ve benzeri herşey. Elbette mekana, zamana ve kişinin dünyevi biriktirdiklerine göre kımıldama değişir; bana yoga olur, sana namaz, diğerine balık tutma. Orasını ben bilemem. Yunus'a odun toplama olmamış mı? İdris'e dikiş dikmek? Mecnun'a beşeri aşkla çöllere düşmek, Ferhat'a dağları delmek? Tam olarak bu işte; insanın beden, zihin ve ruh arasındaki harmoniyi yakalamasının biricik yolu kımıltı.

Cümlesi var yahu, kader gayrete aşık derler!

Bunu modern tıp da onaylamaya başladı. Ruh sağlığı nanay olanlara seyahat et, müze gez, yüzmeye git, ormanda dolan demeye başladılar. Kuzey Avrupa ülkelerinde bu şekilde reçeteler yazılmaya başladı. Türkiye'de belli bir kesime zimmetlediğimiz zikir, döndü dolaştı nefes egzersizi oluverdi di mi? Diyorum ki eteğinle bluzunu kombinlerken ruhunla zihnini de bedene mi kombinlesen acaba? Ben deniyorum güzel oluyor. Sana kebapçı tarifi verir gibi iyi hissetme hallerine dair reçete vermek elbette haddim değil ama şu mini minnacık keşfimi de yabana atma, bi düşün bak, içeride sende de benzer bişiler vardır. 

On sene evvel annemi götürdüğümüz nörolog söylemişti; anneniz spor yapsın, dans etsin, eve her gün farklı sokaktan gitsin, ezbere düşmesin demişti... Yaşıtlarıyla sosyalleşsin. Çayını evde değil, pastanede içsin... Annem mi? Hiçbirini yapmadı. Yavaş yavaş kımıldamaya dair tüm eylemlerini evle sınırlamakta ısrar etti. Sonuç şu an için çok iç açıcı görünmüyor. Çünkü eylem azalıp, belli alanda sınırlı sayıya düştükçe beden ve zihin kapasitesi doğru orantılı olarak geriliyor. Anneme bakarken sadece onu değil, olası geleceğimi de seyrediyor ve kaderi daha olumlu biçimde yazmaya gayret ediyorum. İstiyorum ki şu ufacık tefecik blogumu okuyan da nasiplensin. 

Kitlesel uyanış tırı vırı olsa da sen, ben, bizim oğlan beraberce uyanabiliriz. İyi de olur, uykunun rehavetine dönenen olursa aramızda, ki olacaktır, hemen dürtüveririz. Olmaz mı? Olamaz mı? Bi düşünsen şu kımıldama işini?




13 Haziran 2026 Cumartesi

KİM KURMUŞ DA DENİZLER KUDURMUŞ?

 






Kimsin sen allasan deseler sabah sabah ve aniden; aşık olduğu adamla evlenememiş, sevdiği kentte yaşamayı becerememiş, bir kez olsun kendini seçip, seçiminin arkasında duramamış, tezgahtan boğaza atlayıp kaderinden kaçamamış palamut. I ıh mı? Öksesiz daldan havalanamamış ürkek serçeyim o halde. Bildin mi beni? Hani şu eski kalıplara yeni karışımlar döküp, sonra niye dibi tuttu kekin diye kafası bulanan?

Derinimde öyle paslı puslu, öyle dolanıklı bir his var ki, durmadan "sen her yaşamda zoru seçtin; yapış yapış ökseye sarılmayı, denizi uzak  sanmayı, acıdan donmayı!" diyor. Öyleyse sorarım o hisse, benim sevmekten, güvenmekten, bağlanmaktan yana otobandan şansa kurtulmuş kedi yavrusundan  ne farkım var? O ne kadar iknaysa güvende olduğuna al benden de o kadar; ne eksiğim, ne de fazla, kilomdan başka!

Evet şaka yapabiliyorum. Fakat gülümseyecek yerlerime beton döküyorlar uykumda ve o sebepten her sabah dudaklarımın kıvrımında öbeklenmiş, beton kırıcı kuşların sesiyle uyanıyorum. Bedenimi hayata ikna etmek o kadar meşakkatli iş ki, çoğu zaman zihnim ve ruhuma sözüm geçmiyor, onları balkonda bırakıp çıkıyorum evden.

Rüzgar eken fırtına biçer derler, ister istemez merak ediyor insan, ne ekmiş olabilirim dönümlerce anlamsızlık biçmek için? Belki de düşündüğüm kadar anlamlı olmak zorunda değildir hayat? Belki sadece öylesine denk geldiğimiz yüzlerce hatta binlerce olasılıktan biridir eteklerimiz tutuşa tutuşa ataletle oturuşumuz? Kim bilebilir ki gerçeği? Hem ne malum başka bir evrende üç çocuklu, sabah güneşten önce uyanıp bahçesini sulayan, ailesine sofralar kuran mutlu bir anne olmadığım? Ya da hiç medeniyet görmemiş isimsiz kabilenin ot toplayan ninesi?

İkna oldum, yaşam sadece kurgu! Kimin? Kurabilenin.

Devamı başka sabaha...







10 Haziran 2026 Çarşamba

WIFI PEOPLE

 

Bazen kendimi mi kandırıyorum yoksa sahiden yaşıyor muyum emin olamıyorum. dahil olduğum insan güruhu nicedir toplumun bağlayıcı, birleştirici özelliklerinden uzak. En içerideki çemberden, metroda tesadüfen yanımda oturan dış kapının mandalına kadar herkes kendi galaksisinde. Galaksi diyorum bak, dünya bile değil, o kadar uzağız anlayacağın. Bu konuda epeydir yalnız, bildiğin dımdızlak hissetmekle beraber, son yıllara deneye yanıla kendime benimle benzer rahatsızlıklardan müzdarip insanlar buluyorum. Bazılarıyla bilardo topları gibi hızla çarpıp uzaklaşırken, kimileriyle de sakin sakin yuvarlanıyorum sahilde. İyi ki, ama iyi ki varlar di mi? Yoksa ne yapardım ben şu koskocaman evrende?

Herkesin kulaklığı var. Müziği, videosu, olmadı kitabı. Ama öyle bi havadaki gariplerim zannedersin görünmezlik pelerini var diğer herkeste! Burada garip benim aslında di mi? Çünkü görünmez olan benim! Onlar sağa sola çarpabilir, kapı önlerinde durabilir ve canları ne isterse yaparlar. Sosyal yaşam? Ortak yaşam? Bilmiyor, inanmıyor ve en fenası umursamıyorlar!

Kocaman görünmez bir ağ atılmış üzerlerine ve o wifi ağı sayesinde canlı olduklarını zannediyorlar. Fakat bu bir zan! Canlı falan değiller. İnternet siparişiyle yemek yerken, dinlenme müziğiyle uyurken, spor hocasını cep telefonuna bağlarken nasıl canlı olabilirler ki?

Benim neslim için yangından kaçmak için son alarm, bu wifiye bağlı zombiler bizi kıtır kıtır yer. Çok korkuyorum ben. Vallahi.

9 Haziran 2026 Salı

YEDİ KAT ŞİLTENİN ALTINDAN BATAN HAYAT




 Sevdiğim Andersen masallarından biridir Gerçek Prenses ve elbette çocuklara yazılmamıştır pek çok diğer masal gibi. Derdi de söylemi de bambaşkadır. 

Masal ormanda kaybolan genç bir kızın, üstü başı perişan halde komşu ülkenin sarayına gidip, yardım istemesiyle başlar. Sıradan bir yolcu olmadığını, aslında prenses olduğunu söyler kraliçeye. Masal da burda başlar; oğluna uygun eş arayan kraliçe sınava tabi tutar genç kızı ve ona tertemiz kıyafetler verir ve oldukça konforlu, bir değil, iki değil tam dokuz kat şilte serilmiş efsane bir yatak hazırlatır.

Ertesi sabah Kraliçe kızı ziyaret eder ve iyi uyuyup uyuyamadığını sorduğunda beklenen cevap gelir, uyuyamamıştır genç kadın. Çünkü kraliçenin şiltlerin en altına koyduğu bezelye tanesi gece boyunca canını yakmıştır!

Şimdi soruyorum prenses kim? Kraliçe kim? Bezelye tanesi kim? Veya ne? Ve Dünya niçin soylu bir ruh için bu kadar acı verici??

3 Haziran 2026 Çarşamba

KENDİLİĞİNDEN GÜZELLİK




 


Günaydın:)

Baharda az yazdım belki, bazen yaşamak yazmanın önüne geçiyor. Ama şimdi yaz, şimdi yazmak mevsimi. İçimde erken, daha erken, mümkünse tüm canlılıkla birlikte uyanma hissi var. İstiyorum ki hep beraber uyanalım ve hep birlikte selamlayalım güneşi, günü, geleni. 

Gönlümüzü duymak, onun söyledikleriyle hizalanmak ne zahmetliymiş. Zihnin bir adım geride durması gereken yerleri sezebilmek, "hadi sen azıcık dinlen" diyerek o en derin sese, iç sesimize izin vermek... Anlatamadım di mi? Normal, zira anlatılamayan "şey"ler listesinde bu vaziyet, ondan. Ama anlarsınız siz, herkes bilir aslında o bağıran fısıltıyı, hayatın bir yerinde avaz avaz susan parçasını. Bilmez mi?

İşte o sesle uyanıp çıktım evden. Yine o sesle gittim güllerin yanına. Sabah esintisiyle, koku hangisinden geliyor bilmeyerek gülümsedim her birine. Sonra banka oturdum, kahvemi doldurdum ve canlılığın bir parçası olmanın ayrıcalığını hissettim. Sahici, canlı ve bütün.  Aferin dedim kendime, şu an kaçmazmış ve sen kaçırmadım, aferin sana. Aferin an içine yerleşebilen varlığına dedim. Sanki elimi ağzımdan içeri sokup içimde yüreklendirilmeye aç, takdir görmeyen özümü, aslımı sevip okşadım.

Yaz demiştim değil mi? Yaz yazmak, kendiliğinden akmak için güzel mevsim:)





29 Mayıs 2026 Cuma

ALDIN, VERDİN, ALDIN, VERDİN SEN BENİ DAİMA YENDİN HAYAT!




 

İyi bayramlar herkese. Siz ne kurban ettiniz bu bayram? Asla yapamam, olmaz veremem, versem eksilirim, yolumu bulamam dediğiniz neyi, hangi huyunuzu, alışkanlığınızı, yanılgınızı kurban ettiniz? Hiç di mi? Birileri kazan kazan et kaynattı, tabak tabak yaladı yuttu. Kimileri de hayvan boğazlamadı diye aferin dedi kendine ve egosunun tüylerini taradı sabahtan akşama.

Ben mi? İkisini de yapmadım. Ne hayvan kestim, ne de aferin dedim kendime. Fakat affettim herkesi, haklılığımı kurban ettim bu bayram. Üzerime basanı, emeğimi çalanı, zamanımı çarçur edeni, duygumu hiçe sayanı, fikrimi görmezden geleni affetim. Sanmayın eve alırım seri katillerimi, alarm taktırdım kalbimin tüm kapılarına pencerelerine.

Hayat kısa. Defansta kalmak, anlatmak, anlaşılmayı ummak için sahiden kısacık. Tertemiz bir ruh gelecekse hayatımıza olabildiğince temizlemeliydim evimi, zihnimi, kalbimi. Ona en iyi versiyonumu sunmalıyım elinden tutarken. İşte bu yüzden kurban ettim haklılığımı ve eski kocamın hak senin huzur benim sözüne inanmayı seçtim. O haklı değil, kolaycıydı. Ben galiba haklıyım. En azından benim baktığım yerden. Yine de haklılığımı değil, mutluluğumu seçiyorum bugün. Mutlu yarınları seçiyorum. Ütülü mendil içinde gıcır parayı, şekeri ve gelmekte olan iyi günleri seçiyorum :))

Sen? Hala vaktin var, sende birşey kurban etsen? Edersin belki? Ha?








21 Mayıs 2026 Perşembe

VİCTOR'UN DOĞUMGÜNÜ...



Ne kadar da güzel doğduğun mevsim dostum; boğadan ikizlere, bahardan yaza geçerken, serin havalar bitmiş, sıcaklar henüz basmamışken. Ve biliyor musun ne kadar zor senin buralarda olmadığın baharda nefes almak!

Çok özlüyorum seni. Bazen herşey kocaman bir şakaymış ve  herkesten, herşeyden kaçıp, gizlice Akdeniz'de bir adaya yerleşmişsin diye hayal ediyorum. Birgün ben o adaya tesadüfen geleceğim ve ağzına sıçacağım senin beni bu kadar üzdüğün için! Sen kahkahalarla güleceksin. İkimiz de sevinçten ağlayacağız. Aç mısın diyeceksin bana, yine incirler, zeytinler olacak sepetinde. 

Nefret ediyorum yokluğundan. Nefret ediyorum gitmiş olmandan. 
Seni Seviyorum Vitito, seni ve zamanın bir yerinde kahkahalar atan gençliğimizi...