26 Haziran 2008 Perşembe
Comodo Ejderi Ve Şuursuz Manda'nın Maceraları.
Ateş'in Rabbisi.

Konuşurken hep şöyle der iki lafın birinde " Rabbisi bilir". Ateş "Rabbisi bilir" dediğinde bana da gülme krizi gelir. Ulen bu Rabbisi ne bilir ya? Rabbisi korur mu beni benden? İstediklerimi kargo ile yollar mı? Bana ne sağlar kendileri? Bir tek dileğime kıçını dönmüşken ve beni manasızlığın içine atmışken neden ben onu sayacağım ve seveceğim? Üstelik elle tutamadığım, gözle göremediğim bir Rabbisi kendisi!!
Yok Rabbisi, seni sevmeyeceğim. Sen beni benden korumadıkça, bana dileğimi vermedikçe yok öle bedavadan sevilmek. Madem senin sevgin koşullu; tutturdun namaz, oruç zattiri zuttiri diye, benim sevgim de koşullu. Ne kadar ekmek, o kadar köfte Rabbisi. Haber vermedi deme.
25 Haziran 2008 Çarşamba
Onuncu Geceyi Yaşamak İstemeyen Ben...
Asla bir beklentim olmadığını hep söyledim ve yine söylüyorum. Beklentim sadece senin hayatımın bir parçası olman. Olacaksın. Oldun da. Hadi kabullen artık, bak herşey güzel olacak.
Kulemin dibinde tam 96 gün dolandın durdun. Acı çektin. Ağladın. Pencereye taş attın, güvercinlerle mektuplar gönderdin. Erguvan ve lale mevsimlerinden geçtin. Ama hiç tırmanmayı denemedin. Bir erkeğin saçları uzun olamaz diye mi düşündün? Sorsaydın sana bir ip merdivenim olduğunu söylerdim, ama sen sormadın...
Bugün, eteklerine ve saçlarına bulaşmış rengimle, bilmediğim bir denize yelken açıyorsun. Bu sana çok iyi gelebilir. Ama dikkat etmelisin, sakın deniz tutmasın seni! Eğer içinde kararsızlığından kaynaklanan bir bulantı hissedersen - ki ben buna içdeniz tutması diyorum - ufka bak ve derin derin nefes al. Her şey gibi o an da geçer, geçecek.
İçini rahatlatacaksa bütün içtenliğimle söylüyorum: kırgın değilim. Zaman kaybı olduğunu da hiç düşünmüyorum. Çünkü sen beni ne kadar tanıyorsan, emin ol ben de seni en az o kadar tanıyorum. Beni asla şaşırtamazsın. Çünkü sürprizler senin mayanda yok. O, içine sıkıştırıldığını düşündüğün hayatın her santimetrekaresi senin seçimin. Herkes ve herşey sen tam da oraya koyduğun için etrafındalar. Rolleri dağıtan sensin, yazdığı senaryoya öfkelenen de sensin. Hayat için elindeki bütçe dersek, bakalım nasıl bir film çekeceksin?
Benden asistanın olmamı bekledin, hatta yazdığın metinleri düzeltmemi. Kimbilir bazı cümlelere itiraz etmemi bile istemiş olabilirsin... Ama yapamam, yapmam. Kader ve şansa inanırım ben.
Hani biz Henry ve Villanella değiliz demiştin ya, evet değiliz. Ama dokuzuncu geceden sonra onuncunun geleceğini bal gibi biliyoruz. Ayrıca kendime ne akıl hastanesinde bir son, ne de yalnız bir hayat yazmayı planlamıyorum. Sadece benimle cehenneme kadar gelecek bir kadın arıyorum. Kendi cennetinden bir dakikada vazgeçecek kadar koşulsuz sevecek bir kadın. Aklı diğer yolda kalmamış ve bana yepyeni yollarda yürümeyi teklif edecek cesur bir kadın. Bir insan.
Sen bulmuşsun ve belli ki bu aşktan çok daha değerli. Şimdi sıra bende. Sen kalbin bedeninde zonklaya zonklaya liman liman gezerken ve kocanın kollarında aşk tazelerken, ben de kendimi yeşil ve huzurlu bir ırmakta serinleteceğim. Biliyorsun tutku uzun zaman bir başkasının artıklarıyla yetinemez demiştim sana. Haklıydım.
Kan damarları boyunca yolculuk yapan hüzünlü aşıklardan rol çalmadığın, eğlenceli ve yeni başlangıçlara götürecek güzel bir seyahat diliyorum sana. Her karar kararsızlıktan iyidir. Bir sonraki kahvemizi içerken gözlerimin içine bakıp şunu demeni istiyorum: "Seni seviyorum, bu hayatta ve gelecek hayatlarda".
Not. Her limandan bir taş istiyorum.
23 Haziran 2008 Pazartesi
Sıra Arkadaşı Olmak.
Neyse, bastırmadan yazmanın mantığı defteri bir sonraki yıl da kullanabilmekmiş! Yani yazılanlar silinir ve ertesi yıl tekrar aynı defter, ama bu kez bir üst sınıfın dersleri için kullanılırmış.
Bana, hayat da böyleymiş gibi geliyor. Elimizde sadece bir defter ve onun da sınırlı sayıda sayfası var. Diyelim toplamda 75 sayfanız var ve siz tıpkı benim gibi otuzbeşinci sayfadasınız. İnsan bazen otuz otuzbeş arasını silmek isteyebiliyor :)) Ya da sonraki sayfalara bastırmadan yazmak duygusu kaplıyor içimizi. Veya tam tersi, bastırmadan yazıp zamana yenilen tüm yaşanmışlıkları silkeleyip atalım yerine bastıra bastıra yeni satırlar ekleyip ve hatta mühürleyelim istiyoruz. Hepsi mümkün ve hepsi biz bu duyguların.
Defter bizim olunca verdiğimiz karar ne olursa olsun önemli değil. Yaz, çiz, sil, önceki sayfaları yırt, at ya da bantla, kapat... Ama biriyle sıra arkadaşı olmuşsanız ve onun defteri de önünüzde çarşaf gibi açılmışsa durup düşünmek lazım. Nasıl davranacaksınız? Hayat yanınıza birini oturtmuş ve şimdi ilkokul birde değil ortaokuldasınız...
Önce gözucuyla bakıyorsunuz, kalemi nasıl tutuyor diye, sonra bastırıyor mu acaba yazarken sorusu geliyor. Siz sorularla ve kaçamak tavırlarla yakalamaca oynayıp, içinizden "tenefüs zili çalınca, kalkıp gitsin de önceki sayfalara bakayım" istiyorsunuz. Sanki onu tanımanın yolu buymuş gibi. Oysa siz gizli gizli defterini karıştırırken, o iki küllah limonlu dondurmayla geliyor yanınıza! Gerçek bir utanma anı! Biri sizi tanımaya çalışırken, siz onu kurcalar ve yargılarken yakalandınız mı hiç? Feci bir duygu.
Anladım ki, sıra arkadaşına güvenmeli insan. Ya da öğretmen sizi yan yana oturtur oturtmaz itiraz etmeli. Çünkü ders sırasında sohbet edeceğiniz, silginiz bittiğinde silgisini kullanacağınız ve kalemtraş açmaz olunca bir yedek kalemi var mı diye soracağınız o'dur artık. Hatta kopya çekmek için sırdaşlık edeceğiniz de odur. Bütün sınıf dostunuzdur ama o sıra arkadaşınızdır. Artık önceki sıra arkadaşlarınızın, beraberce yazılmamış sayfaların önemi kalmamalıdır. Ona layık olmaya çalışırsınız.
Tekrar tekrar silip yazan bahtsız insanlardan olmamak adına bütün kalbinizi inanç ve güvenle doldurursunuz. O size başka seçeneğiniz olmadığını anlatır. Bu anlama ve ayılma anından sonra, dondurmanızı yer ve hayata da bir selam çakıp teşekkür edersiniz yanınıza gönderdiği sıra arkadaşı için...
20 Haziran 2008 Cuma
Hayaletler...

Sabah aynada çillerime bakarken ve bu yaz amma çabuk çıktılar diye hayıflanırken, biri pıt diye yere düştü. Eğildim ve aldım yere düşen çilimi. Fakat lavabonun altında saklanmış bir saç teli yapıştı parmağıma. Baktım bana ait değil; uzun, başka bir rengi var. Kalın ve güçlü bir saç teli.
Elimdeki saçla yatak odasına gittim. Tam bak ne buldum diyecektim ki, düşürdüm onu. Daha sonra aradıysam da bulamadım...
II.
Erken kalktım bu sabah. İyi uyumuş insanların neşesi vardı yüzümde. Kahve yapmak için mutfağa giderken duvarları "mor"a boyanmış odanın önünden geçtim. Sanki bir ses duymuştum, geri geri yürüdüm ve odadan içeri girdim. Ses, bir ajandadan geliyordu; Ece Ajandası, sene bilmem kaç? Dahil olmadığım zamanların şarkılarını mırıldanıyordu. Açtım. Sustu. Sustum.
III.
Ağlayan adama baktım, yaşlarından birini elime aldım. Avucumu ıslatan bir tek damlada, hesaplaşılamamış gözlerin hayaleti içimi ürpertti. Cd de çalan neydi?
"........ you only see what your eyes want to see
how can life be what you want it to be
you're frozen when your heart's not open
you're so consumed with how much you get
you waste your time with hate and regret
you're broken when your heart's not open
mmmmmm, if i could melt your heart
mmmmmm, we'd never be apart
mmmmmm, you hold the key
now there's no point in placing the blame
and you should know i suffer the same
if I lose you my heart will be broken
love is a bird, she needs to fly
let all the hurt inside of you die
you're frozen when your heart's not open
if i could melt your heart..."
Uyudum.
IV.
" ...You think that I cant live without your love
You'll see, You think I cant go on another day.
You think I have nothing Without you by my side,
You'll see Somehow, some way
You think that I can never laugh again
You'll see,You think that you destroyed my faith in love.
You think after all you ve done
I'll never find my way back home,
You'll seeSomehow, someday
All by myself I dont need anyone at all
I know I'll surviveI know Ill stay alive,
All on my own I dont need anyone this time
It will be mineNo one can take it from me
You'll see You think that you are strong, but you are weak
You'll see,It takes more strength to cry, admit defeat.
I have truth on my side,You only have deceit
You'll see, somehow, someday
All by myself I dont need anyone at all
I know I'll survive I know I'll stay alive,
I'll stand on my own I wont need anyone this time
It will be mine No one can take it from meYoull see
You'll see, you'll see You'll see, mmmm, mmmm...."
19 Haziran 2008 Perşembe
Ya Bir Bardak Şarap ya da Ani Bir Baskın?
Bu sevgili dost, şişeye konup denize bırakılan mesajlar gibidir; on yıl yüzer, sonra gelip bizim rıhtıma vurur yazdıkları. Seçtiği kelimeler kağıtlardan fırlar ve ok gibi saplanır etinize. Can yakmak istediğinde korkmalısınız çünkü bu konuda beni bile solda sıfır bırakır!
Ona kızgın mıyım? Hayır. Kırgın mıyım? Hayır? Ama on yıl vermiyorum kendisine. Eğer ilk fırsatta beni arayıp, bir bardak şarap ısmarlamazsa ona olan duygularımı yazıp bir şişeye koyacağım. Sonra da boğazın sularına bırakacağım. Bakalım bu şişe eline ne zaman geçer? Bakalım şişe eline geçtiğinde ben buralarda olur muyum?
Pıst sana diyorum, blog okuyacağına ara beni. Sorsana nasılım? Sorsana 27 Temmuz'da Kupka konserine gidecek miyim? Evet, sana diyorum T. Korkut. Bir kere yuvarlamıştım seni kayalıklardan ama bak ölmedin, öyle ise bir nedeni olmalı. Bu kadar mola sana yeter, uyarıyorum aniden basacağım bir gün:))
18 Haziran 2008 Çarşamba
Muse Doğru Söyle:)

17 Haziran 2008 Salı
Bir Misafirimiz Var...
Neden seviyorum sonbaharı? Dökülen, sararmış yaprakları? en çok da yağan yağmuru?
Siz hiç yağmur altında ağladınız mı? Gözyaşlarınız yağmurun damlalarına karıştı mı? Yağan yağmurun altında yalın ayak toprağa bastınız mı?
Siz üzüldünüz mü?
Sizi hiç üzdüler mi?
Peki ya siz hiç üzdünüz mü birilerini?
Özendiniz mi hiç ardından gözyaşı döktüğünüz ölmüş bir yakınınıza? Yıllarca korktuğum, saygı duyduğum, an geldi kin duyduğum babama…
Bir sabah veda dahi etmeden gitti hayatımızdan, son bir söz etmeden, edemeden. Cansız bedeni üzerinde bir bıçakla, öldüğü odada uzakta ki kızını bekledi. Çaresizce uyandırmaya çalıştikça, o korudu suskunluğunu. Bir kerecik daha olsun açmadı gözlerini .Vicdanım ve gözü yaşlı annemle bırakıp gitti beni.
Hazırlıksızdık, hiçte hazır olunmazdı zaten. Yatağında verdi son nefesini, altı koca yıl önce.
Yirmidört yıl ardımda olduğunu bildiğim o nefes, kollarımda kesildi. Hiçbir şey yapamadan baktım, doktorlar söylemeden anladım öldüğünü.
Çok ağladım neden diye, neden hayattayken aklıma gelmeyen özürler dizildi şimdi ardı ardına, neden veremedik yılların hesabını gider ayak birbirimize?
Ve neden demeye devam ediyorum, her başım sıkıştığında keşke olsa yanımda, söylese fikrini, kızsa ya da ben kızsam dediklerine. Babam bunların hiç birine girmeden bir saat içinde çıktı hayatımızdan, kaskatı oldu o sıcak, güven veren bedeni. Küçükken yatakta beklerdim üstümü örtsün diye, ertesi gün ben örttüm son kez onun üzerini nemli toprakla. Bir daha hiç görmeyeceğimi bilerek.
Hayatta kalanlarla anıyoruz onu, güzelliklerle. Hiç kötü, hiç hatalı değilmiş meğer hatta nede mükemmelmiş. Huzur içinde yat baba…
Dümeni devraldım,artık kaptan da benim miço da. Gemiyi yüzdürmem kolay olmasa da, deniyorum. Senin gibi değilse de artık benim gibi bazı şeyler. Belki geç belki erken ama oldu , olacak, olmalı …
13 Haziran 2008 Cuma
Konuşan Kedim.
Benim sadece bir kedim oldu hayatta; Serseri. Pek çok kediyle flört ettim, hatta birini - Zeytin -"ya bu benim değil annemin kedisi" diyerek sevmemek için aylarca direnip, sonra kendisine acayip bağlandım. Ama beni gözlerine hapseden ve onyedi yıl yaşayan ilk kedimi hiç unutamadım. Uzun kış akşamlarında ona kitap okurdum, kahve içirirdim, kollarımı yara bere içinde bırakmasına izin verirdim. İlginç bir hayvandı; klasik müzik severdi, masada bizimle insan gibi oturur ve akşamları aslında benim olan ve fakat nedense ucuna iliştiğim yatağımızda(!) yatmama izin verirdi. Öyle asil, öyle havalıydı ki, ben kendisine bir temiz patak atamadım yıllarca. Oysa inanın fazlasıyla hakediyordu sopayı. Yine de, nedense hep ben hırpalandım bu ilişkide. O, gider ayak hiç mecali kalmamışken bile bana bir pati savurmuştu ki, unutamam... Gözyaşıma karışmıştı kırgınlığım.
Gözleri gözlerimde öldü. Donuklaşan ve içinden hayat çekilen bakışlarını hala şu an gibi hatırlıyorum. Ama akrebin kurbağaya dediği gibi huyu böyleydi...
Serseri ve ben hiç esnemeden, değişmeden ve epeyce höt zöt bir ilişki yaşadık. Deli gibi sevdik birbirimizi. O, sadece bana sarılır ve bebek gibi dolardı kollarını boynuma. Herkes, "dikkat et yiyeceksin yüzüne patiyi" derdi ama ben her an o tehlikeyle burun buruna olsam da sımsıkı kucaklardım onu. Elbette az pati yemedim... Şiddet ve kan ilişkimizde hiç azalmadı. Derin izleri vardır kollarımda ve kalbimde. Yaşlandığı zamanlarda ve hatta öldükten sonra bile daima benim sahibim olmayı sürdürdü. Ve ben yıllarca bir kedinin gözlerinde hapis hayatı yaşadım. Zaman zaman hala bakışlarını üzerimde hisseder ve bazen yatak örtüsünün kıvrımlarında aniden onu görür gibi olurum. Delilik işte!
Azadım, özgürce kedi sevebilme halim Zeytin'le gerçekleşti. Zeytin bana kedi tabiatı hakkında yeni deneyimler yaşattı. Aslında vahşi değil, sadece avcı olduklarını öğrendim. Her zaman sahip havasında olmayıp, tıpkı bir köpek gibi teslimiyetçi ve şefkatli de olabileceklerini gördüm. Özgür ve diğerinin hayatına paralel bir ilişkinin mümkün olduğunu anlattı Zeytin. Bence bizim eve geliş nedeni buydu; bana sevginin ve teslimiyetin tılsımını anlatmak. Hani o mini minnacık kız demiş ya "insan olsalar konuşurlardı değil mi?" diye, benim sevgili Zeytin'im kedi haliyle bile bana öyle derin derin konulardan göz süzerdi ki, bakışlarının kelimeleri silip atan gücünden çekinir ve bazen göz göze gelmemeye hatta ona yakalanmamaya çalışır, sonra kendi halime gülerdim.
Sakattı Zeytin, gözlerinin biri kataraktlı, bacağının biri topal ve tüyleri de simsiyahtı. Ama hayatım boyunca gördüğüm en anlamlı yüze sahipti. Bana baktığında ruhumu okuduğunu hissederdim. Sevgisi ve uysallığıyla beni hep utandırdı. Başa dönebilsem ve bir tek kedim olacağını bilsem beni içine hapseden ve yıllarca koynumda uyuttuğumu değil, kesinlikle onu seçerim. Duyuyor musun Zeytin, en sevdiğim ve de ilk kedim olmasan da seçimim sensin.
Genele dönersek, elbette kediler bildik anlamda konuşmazlar yine de çoğu zaman insanların birbirlerine anlattığından fazlasını ortaya koyarlar. Konuşmak gereklidir belki ilk tanışma anı için, yine de ilişki bunun üzerine kurulmaz. İlişki, anlamak istemek ve anlatmak istemek üzerine kurulur. Bu da cesaret ister. Çocuklarda olan ve büyüdükçe bünyelerinden silinen şey de tam olarak budur. Zaten bizi onlara hayran kılan özelliklerinin başında da cesaret gelir.
Ve küçük kıza demek isterdim ki; canım benim, kediler konuşurlar yeter ki sen aç kulaklarını ve kalbini mühürleme. Ve sakın inanma siyah kedilerin uğursuzluğuna...
10 Haziran 2008 Salı
Bingül & Cenco Hakkında.
Onlar birbirlerini nerede, nasıl bulmuşlar ve bulur bulmaz nasıl da akıllı davranıp bir daha bırakmamaya karar vermişler bilen bilir. Burayı uzatmadan geçmek isterim. Sadece içimden anımsadıkça takdir ederim zamanla olan barışıklıklarını.
Başlangıcını yadırgadığım ve sürmesini hem isteyip, hem de acaba diye baktığım bu güzel ilişkinin resmiyetinin ikinci yılı doldu bugün. İşin aslı, benim acabalarım bu evlilik başladığı an bitti. Çünkü aynı dili konuşmanın, farklılıklara uyum sağlamanın, krizin en sıcak anında parlamadan konuşabilmenin mucizesidir bu çift. Söylesenize kaç kişi tanıyorsunuz ki haklarında çift diyebilelim? Evli deriz, adam kadına aşık deriz, ya da kadın adama köle... vs vs ama çift olmak?
Bingül, şu dünyada tanıdığım en olgun ama aynı zamanda en çocuk ruhlu kadın. Hem güçlü, hem naif. Destek olabilen ama rol çalmayan, güvenilir ve sıcak. Bütün bu özelliklerinden dolayı asıl ben talibim ona amma O, Cenk'i seçmiş bir kere! Oysa sebze ve meyva yetiştirebilen, muhteşem taze fasulye yapan, sarı saçlı, beyaz tenli bir sevgili kim istemez? Üstelik çizgi film de seviyor! Arada bir yollarda kayboluyor ama kendi içindeki haritayı çok iyi biliyor bu kadın.
E tabii Cenk de harcanmamalı... Davul çalan, excellll kullanabilen, gelecekte ünlü olup bizi porto şarabına boğacak olan, mutfakta harikalar yaratan, süper araba kullanan ve nadiren sinirlenen bir adam da kolay bulunur bişi sayılmaz:)))
Elbette onları benim gözümde özel yapan bütün bunlar değil; beraberce oldukları ve olurken içinde kaybolmadıkları "teklik" hali. Yani onlar, varlıklarını eritmeden, sarılarak ama karışmayarak yaşayabilen insanlar. Yaydıkları pozitif enerji, iki kuruşlarını dibine kadar dostlarına harcayan ve bu nedenle asla iki yakalarını denkleştiremeyen halleriyle harikalar. Paranın değerini sıfırladığı, araç olmaktan bir adım öne geçemediği, maneviyatın tavan yaptığı bir ev özlerseniz onlara gidin. Daima kahveleri vardır ve ne yapar eder dünyanın en güzel yemeğini koyarlar önünüze.
Çok mutlu olsunlar, hep mutlu kalsınlar istiyorum. Ve hep etrafımızda olsunlar ki, inancımız tazelensin kuruma... Dilerim onlara yakın bir yerde yaşlanırım. Nice yıllara!!!
9 Haziran 2008 Pazartesi
Myndos Limanı'nda...

Mehmetus kendini uzonun sihrine kaptırmış ve de şangur şungur tabak kırıyor olmalısın Mikanos'ta! Helal olsun sana kardeşim. Ben tabak mabak kırmadım hatta adam gibi iki kadeh bile içmedim ya, Myndos'un limanında yüzerken hafiften sıyırıyordum galiba!
Uzun zamandır bu kadar sessiz ve huzurlu kalmamıştım. Tabii Sapanca'da da dinlendim geçen hafta ama orada yalnız değildim... Oysa Gümüşlük'de daha doğrusu adada gerçekten yalnızdım. Hatta ben bile yoktum. Kendimi içindeki böcek -akıl!- tarafından kısa bir dinlenmeye bırakılmış, deniz minaresi-ruh!- gibi hissettim. Tuz, su, güneş ve liman, gerisi de koca yalan!
Aylardan sonra ilk kez dışarıdaki sesizlikle içimdeki sessizlik eşitlendi. Su altında nasıl kulak açmak için doğru derinlik gerekiyorsa, demek ruh açmak için de böyle özel bir zamana ihtiyaç varmış. Açıldı mı? Eh, epeyce!
Kahveden Tavşan Adası'na kadar çıplak ayak yürüdüm. En son İstanbul'dan çıkarken avaz avaz çemkirdiğim, alındığım ve hatta bağırdığım herkesi ayakkabılarımın içinde bıraktım! Ayağımın suya değdiği an, geldiğim yeri de unuttum zaten. Adaya kadar attığım her adımdaki can acısının tadını çıkarttım. Tabanımdaki her taşı hissettim. Dokuz kat şiltenin altındaki bezelye tanesini hisseden prensesin masalını anımsadım. Sıradanlığıma üzüldüm tabii...
Deniz, Haziran ayı için inanılmaz ılıktı. Adada yüzecek iyi bir nokta bulmak adına dikenler ve cam kırıkları arasından dikkatlice geçip, istemeyerek de olsa bir çifti azıcık rahatsız ettim. Ama aslında onlarla hiç ilgilenmedim, zararsız olduğumu anlayınca onlar da beni görmezden geldiler. Kaç dakika suya baktım, ne zaman yüzmeye başladım gerçekten bilmiyorum. Gümüşlük'de bu kadar güzel bir su yıllardır olmamıştı. Ilık, rüzgarsız ve tek kelimeyle mükemmel!
Kuzen, kahvede beklediği için istemeyerek bile olsa sonunda çıktım denizden, biraz taşın üzerinde oturdum; inanılmaz güzellikte bir yeşil blog. Antik limandan kalan taşlardan. Benden önce binlerce yıl boyunca orada olmuş ve benden sonra da olacak olan taşlardan. Sanırım sadece taşı, denizi, limanı ve anı hissettim.
Beynim yok gibiydi, bütün hafızamı suya bırakmak isterdim ama yapamadım. Fakat hayal ettim; ne var ne yok torbaya doldurmuşum, ucuna da taş bağlamışım ve öylece gidiyor dibe! Amma hoş olurdu... Bütün bu zırvalarla eğlenirken güneşin bana dokunduğunu unutmak istedim, sırtımı ısıtsın diye iyice bıraktım kendimi.
Sonra, yeniden her taşın ayağıma batışını tek tek hissederek döndüm kahveye. Orada beni eski bir tanıdık ve miniminnacık bir bebek bekliyordu. Sürprizlerin en güzeli oldu bu. Bir zamanlar yani henüz epeyce gençken hiç acımadan yargıladığım, canını yakmaktan hiç çekinmediğim bir kadın ve iki ay evvel doğmuş dünya güzeli kızı vardı tam karşımda. Doğumun ve ölümün yüzü çok affedici. Anı kaçırmak hiç içimden gelmedi. Arkadaşıma sarıldım, onu ve güzel bebeği tebrik ettim. Tam bebekler hakkında düşünmeye başlamışken bu kadını karşımda görmek bana çok iyi geldi. Bu bebek de ona çok iyi gelmişti. Ben ilk kez onun aslında güzel olduğunu fark ettim. Bir bebeğin bir kadını temize çekebildiği gerçeğine yenildim. Yenilgime gülümsedim:))
Batı'da kahvemi içerken ve ardımda ışıldayan suya bakarken hızla geçen zamanı ve bizde bıraktıklarını düşündüm. Kendime biraz daha insaflı davranıp bu kavgada mola istemeye, Eylül sonuna kadar "zaman sonsuz", "ben ölümsüz" ve "her şey Gümüşlük'de olduğu kadar dingin" diyerek yaşamaya karar verdim. Bu da böyle biline.
7 Haziran 2008 Cumartesi
Sadece Buradan Yazmak İçin...
Aslında daha sık Bodrum'da olmalıyım, daha sık Göktepe'ye ve Denizciler Kahvesi'ne gitmeliyim. Daha çok keçi peyniri yemeli ve sadece buranın sabunlarıyla yıkanmalıyım. Adaçayı toplamalı, lale mevsimlerini kollamalıyım... Nergis tarlalarında öğle uykularına yatmalıyım... Ama nedense buna hiç ihtiyacım yokmuş gibi yaşıyorum. Yalancıyım ben. Oysa Kirli Mehmet ve Ahtapotçu Eşref'in, Raşid Amca'nın hayaletleriyle konuşmak için neler vermezdim...
Biri bana en çok istediğim şeyi sordu bir kaç gün evvel. Ona diyorum ki: Beni 1978 yılına ışınla ve oradan başlamama izin ver. Yapamazsın değil mi? Benim isteklerim ve ihtiyaclarım ne zaman karşılanabilir cinsten oldu ki? İyisi mi boşver sen, sorma bana böyle sorular. Baksana abuk subuk oluyor cevaplarım...
Dün kuzenimin kına gecesi vardı. Anlatmak isterdim ama beceremeyeceğim. Çünkü bu gece de düğünü olacak ve hepsini uzun uzun yazmak isterim.. Binlerce endişemiz var elbette evlilik hakkında ama... Bu ritüel çok anlamlı. Elimdeki kına mis gibi kokuyor. Bunun beni götürdüğü yerden dönemiyorum. Tek eksiğim şakır şakır bir yağmur. O da olsa ... Yo yo olmasa:))
Bir sonraki düğüne gemiyle gelmek istiyorum. En son 1982 yılında İzmir'e kadar gelmiştik.. Hatırlar mısın kardeşim? Hayatımızın en eğlenceli deniz yolculuğuydu... Bizi deniz tutmazdı o zamanlar. Ne senin gelecek endişen vardı, ne de benim. İç deniz tutmasını da , bildik bulantıları da öğrenmediğimiz yaşlardaydık. Yeniden filikaların içinde saklambaç oynayabilsek...
Kaledeki kargaların selamı var malum şahıslara. Yavrularını vermeyeceklermiş, ama olsun... Başka zaman tanışırsınız :))
3 Haziran 2008 Salı
Kahkahaların Canımı Yakıyor Karlar Kraliçesi.
Asla kenara atmadım onu, ama ne yazık ki tam olması gerektiği gibi sarmalayamadım da... Bu konudaki suçluluk duygum içimde büyüdü de büyüdü. Çünkü kahkahalarla ağlayabilen çok az kadın tanıyorum ben...
Ben, onun kadar rahat anlatamıyorum canımı yakan şeyleri, onun kadar saçmalayamıyorum duruşumla. Ve onun kadar acı çekemiyorum belki... Aramızda dolaşan enerjisi, yaşayandan çok hayalete benzeyen bedeniyle kafa karıştırmak için biçilmiş kaftan. Yazabildiği halde yazmayan, şarkı söyleyebildiği halde susan, masallar yaratabilecekken kabuslara yatan inadını anlayamıyorum. Sigarasından çektiği her nefesin kalbine gittiğini ve onu bir gün öldüreceğini düşünüyorum.
Bu kırılganlıkla, geçen yüzyılın hastalıklarından birine yakalanırmış gibi geliyor bana. Bütün hareketliliğine rağmen beni ikna edemiyor, onu bir yatakta uzanmış, öksürürken ve kahkahalarla ağlarken görüyorum rüyamdaki aynada. Aynanın sırrını kazıyorum ve bakıyorum; hala gülüyor... İnandırıcı değil, hiç değil. Yapma lütfen, içimi acıtıyorsun.
28 Mayıs 2008 Çarşamba
Altın Lale ve Nergis Tarlası.
I.
Nefretten örülmüş kalın ve yüksek duvarları vardı nehir gözlü adamın. Ve bakışlarının ardında saklanmaktan yorgun kocaman bir yüreği. Sadece "O" kadın, en sevdiği lale bahçelerine geçebilsin diye, daracık bir kapı açmıştı heybetli duvarlarında. Ama kadın yıllarca durdu bu kapının önünde ve ne içeri girdi, ne de gitti. Bahçede, onu çeken ve aynı zamanda tehdit eden keskin bir koku vardı adını koyamadığı. Sonra bir gece, cesaret kışkırtıcı nefesini yüzüne üflediğinde, elindeki anahtarı kilide yerleştirdi ve çevirdi. Bir adımını eşikten atar gibi olduysa da, aslında öte yana hiç geçmedi. Geçemedi.
Eteklerine takılan mor çiçekler vardı geleceğinde.
II.
Bir gece ansızın, adamın kendisine uzattığı eli tuttu. Kapının önüne kadar yürüdüler, onunla birlikte uzun uzun seyretti laleleri. Kadın lalelerin renginden, adam ise paha biçilemezliğinden dem vurdu. Aynı şeyi, aynı yerden nasıl olup bu denli farklı sevebiliyorlardı? Bilemediler. Ama oluyordu, bu onların mucizesiydi.
Bir diğer gün adam, kararsız kadını bahçe kapısının önünde laleleri seyrederken yakaladı. Ona, uzun bir seyahate çıkacağını söyledi. Lalelerine kendisi için bakabilir miydi acaba?
Kadın durdu. Bahçeye girmek zorunda bırakıldığı için öfkelendi. Aslında lalelerin hiç suçu yoktu. Derin bir nefes aldı. Adama "evet" dedi. Onun lalelerine bakacaktı. Ama adam şunu bilmeliydi ki kadının sorumlu olduğu bir bahçe daha vardı; içinde nergisler ve büyülü mor çiçekler olan kendisine ait bir bahçe...
Adam gitti. Kadın, bahçesine döndü. Nergislerin ekili olduğu arazisinin bitiminde kocaman bir merdiven, mum çiçekleriyle sarmalanmıştı. Bunu kimin yaptığını bilmiyordu ama herkes olabilirdi. Çünkü kadının duvarları yoktu, bahçe herkese açıktı.
Mum çiçeklerinin altından geçerken gökyüzünü seyretti uzun uzun, kokladı onları ve sonra büyülü çiçeklerle dolu arka bahçeye kilitlendi gözleri.
Merdiven altından geçmek eğer o merdivenin üzerinde mis gibi kokan mum çiçekleri varsa uğursuzluk sayılamazdı değil mi?
III.
Bahçe her zamankinden daha büyük, daha parlak ve daha görkemliydi. Eliyle toprağa dokunduğunda az evvel sulandığının anladı çiçeklerinin. Etrafa bakındı, bahçeyi sulayanın gölgesini gördü duvarda. Oraya doğru yürüdü, kendine şaşmış bir hamleyle ve minnettarlıkla duvarı kucakladı, gölgeyi öptü. Nihayet biri bahçesine girme cesareti göstermişti! Üstelik çiçeklerine su vermişti.
Bu öpücük duvarın yıkılmasına ve gölgenin dışarı çıkmasına neden oldu. Kadın ve gölgenin sahibi birlikte yürümeye başladılar. Kadın, adamın nasıl olup da çiçeklere basmadan yürüyebildiğine çok şaşırdı, çünkü gövdesi kocamandı. Ama yine de çiçekleri ezmeden yürüyebiliyordu! Üstelik elinin değdiği her çiçek bir saniye öncesinden çok daha da parlak bir hale geliyordu.
Kadın bütün içtenliğiyle adamın, içinde solgun bir çiçeğin can çekiştiği kalbine de dokunabildiğini hayal etti. Aslında bunu gerçekten diledi. Ve dileğinin şiddetinden bahçedeki bütün çiçekler ürperdi.
Bu dilek anından sonra, günlerce ve gecelerce çiçekler hakkında konuştular; bahçedeki çiçekler, başka bahçelerdeki çiçekler, kökünden söküp attıklarımız, ısrarla adresimize postalananlar ve sulamamız için bize emanet edilenler...
IV.
Zaman geçti, uzaklara giden adam seyahatten döndü. Kadın onun lalelerine çok iyi bakmıştı. Fakat lalelerde eksik bir şey vardı, elinden geleni yapmıştı ama nedense kendi bahçesindeki çiçekler gibi parlamıyorlardı. Üzerlerine serpilen altın tozu, güzelliklerini daha da görkemli kılsa da, bu çiçeklerde eksik bir şey vardı. Cesaret!
Adam, kadına bir lale uzattı, kadın bu güzel çiçek için teşekkür etti. Eline bulaşan altın tozunu saçlarına sürdü. Güneş gibi parladı. Gülümsedi, cebinden küçücük bir nergis çıkardı, adama verdi. Adam, bundan cesaretlenerek, eğer bir nergis tarlası almak isterse ne kadar ödemesi gerektiğini sordu. Kadın ona, bir tek nergis tarlası olduğunu ve onu da satmayı düşünmediğini söyledi. Ayrıca neden kendisiyle gelip önce yakından bakmıyordu çiçeklere? Birlikte yetiştirebilirlerdi nergisleri? Hem belki sevmeyecekti? Acaba, neden bu çiçeği istediğinin cevabını vermeden fiyatını sormak ve almaya kalkmak doğru muydu?
Kadın, adamı elinden tuttu ve bahçenin kapısına kadar hiç konuşmadan geldiler. İçlerinden geçen şiirlerin bir tek mısrasını bile yüksek sesle söylemediler. Onlar kapıda belirdiğinde duvardaki gölge hiç kımıldamadan duruyordu. Nefes bile almıyordu. Kadın gölgeye baktı, önünde bir demet kırmızı lale vardı. Belli ki bu laleler kuzeyden geliyorlardı. Kadın onları görmezden geldi. Bu gölgenin sorunuydu. Elinde o lalelerle bahçeye giremeyeceğini biliyor olmalıydı.
Diğer adamla beraber kapının eşiğinde durdular ve nergis tarlasından gelen kokuyu derin derin içlerine çektiler. Tam içeri girmişlerdi ki, kadın adamın çiçekleri ezmeden yürüyemediğini anladı. Attığı her adımda bir nergis ölüyordu. İnanamadı, içi kırıldı kadının. Ağlamaya başladı. Buna çok üzülen adam, altın tozları serpti çiçeklerin üzerine ama bu davranışı kadının daha da şiddetli ağlamasına neden oldu.
Kadın ağladıkça adam altın tozları serpmeye devam etti. Ona elindekinin en iyisini vermeye çalışıyordu, neden mutlu olmuyordu ki? Fakat kadının istediği tek şey çiçeklerinin ezilmemesiydi. Sonunda çaresiz kalan adam, daha fazla çiçek öldürmeden yavaşça bahçeden çıktı. Çıkarken ardında bıraktığı gözyaşları, ezilen nergisleri diriltmişti ama kadın bunu göremeyecek kadar bitkindi. Adamın gözyaşları ise ceplerindeki altın tozundan daha etkiliydi.
"Keşke bunu bilselerdi" diye fısıldadı çiçekler...
V.
Duvardaki gölge, usulca olduğu yerden çıktı. Kadının, üzerine serpilmiş altın tozlarını silkelenmesine yardım etti. Beraberce kocaman bir kaba doldurdular tozları. Adam onları eritti, içine diğer çiçeklerden de toz ekledi ve çok güzel bir lale heykeli yaptılar. Adına "cesaret" dediler.
Kadın, içinden yüzyıllar geçtikten sonra bile, bahçesindeki altın laleyi ziyaret etti. En güzel masallarını onun altında yazdı. Zaman zaman anımsadı, ağladı. Ama ne kadının çiçekleri dirilten gözyaşlarından haberi oldu, ne de laleleri seven adamın bu güzel lale heykelinden ve gölgesinde yazılan masallardan...
Bahçenin duvarında bir daha gölge olmadı. Ve çiçekler sonsuza kadar sustular.
27 Mayıs 2008 Salı
Vapurda Elimi Bırakma Lütfen, Korkuyorum...
Annemle konuşmak ve ona bir çare bulması için yalvarmak, doktora gidip bedenimdeki şu lanet lekeleri kesip alın demek ve en son olarak da uyuşana dek içmek istiyorum. Önce içmek sonra buz gibi bir suya atlamak. Bedenime sarsıcı bir deneyim yaşatarak ruhumu kurtarmak istiyorum. Sayıklamamak ve karar verip yaşamak istiyorum. Karar vermek istiyorum.
Dengemi bozmayan, içimi huzurla dolduran kokular arasında kalmak için, ayaklarımı yaşadığım eve zamklamak, ellerimi ise güvenilir bir çift bileğe kelepçelemek derdindeyim. Yoksa uçup gideceğim. Uçurtmaları alıp götüren, yelkenimi dolduran rüzgar aklımı da alıp gidecek yakında. Bu olacak!
İnsan ölümlüdür, uykusuzluk ve acıya dayanma gücü sınırlıdır. Ayrıca sevdiklerini üzmemelidir. Çünkü onlar da ölümlüdür. Beyaz peynir yemek ayak parmaklarımdaki krampları azaltıyor, peki ben bu duygusal kramplardan kurtulmak için ne yemeliyim?
Söylesene Külkedisi beni kim kurtaracak?
Bir sabah, vapurun kenarından alıp götürürse beni kararlı bir rüzgar o zaman ardımda ne kalacak? Saçlarımı bıraksam teselli olur mu? Kalbimi kaça bölsem? Kime versem? Yoksa bu beş para etmez organı söküp kedilere mi yedirsem? Bilmiyorum.
19 Mayıs 2008 Pazartesi
Göksu Kıyısında Gündüz Düşleri.
İçimde çözülen bir buz kalıbı var gibi hissettim. Sanki yüzüme vuran rüzgar aynı anda yüreğime de değiyordu ve minicik su damlalarına dönüşen buz zerrecikleri kalıyordu ardımızda. Dönüp baktığımda onları güneşte parlayan ışık hüzmesi gibi hayal ettim. Ya da daha çok kristallerle benzenmiş ışıklı bir yol gibiydi geride kalan. Gündüz düşleri serbest olduğuna göre, gevşedim ve bıraktım kendimi bu çözülmeye.
Sora sora çok güzel bir çömlekçi atölyesi bulduk Göksu kıyısında. Rumlardan kaldığı söylenen ve neredeyse yüz yıllık bir yer. Hemen girişinde bir fidanlık vardı; içinde birbirinden güzel çiçekler olan sevimli, iddasız bir cennet parçası. Herşeyin güzel koktuğu farklı bir zamana geçtik birden bire. Ummadığımız kadar güzel bir yere gelmiştik. Ne güneşin yakıcılığı kaldı yüzümde ne de açlıktan guruldayan midemi duydum. İçerideki koku; nem ve toprak kokusu bana inanılmaz keyif verdi. Gözüme ilk takılan, masanın üzerindeki yeşil sırlı yemek takımının güzelliğinden ise alamadım balkışlarımı. İçimden tencereler dolusu yemek pişirmek ve bu bahçede onlarca misafir ağırlamak geçti. Şölen gibi olsaydı ya hayat. Ben saatlerce oyun oynasaydım mutfakta, bahçemde mutlu insanlar otursaydı çiçek kokan gölgelerde.. Ve Eda Lisa, Leyla ve tanıdığım bütün güzel bebekler, anneleri, babaları da gelselerdi.
Atölyede dolanırken, Mızmız çamurlar arasından çamur beğenmeye çalışıyordu. Müthiş meraktaydım, bu yirmi kiloluk çamurdan neler çıkaracaktı acaba? Tembellik etmeseydi bari!
Onu çamurlarıyla bırakıp diğer bölüme geçtim; güveç, tepsi ve benzer şeylerin satıldığı ofise ya da mağazaya pek benzemeyen tozlu bir odaydı burası. Öbür tarafta kalan güzel yemek takımının bir bitirme ödevi olduğunu, duvarda asılı duran muhteşem çerçevenin de genç bir sanatçıya ait olduğunu öğrendim gözleri gülen tatlı bir kızdan. Ben, çerçeveye ayna yerleştirilse amma güzel olur diye sayıklarken kendi kendime, mekanın sahibiyle tanıştım. Bana burayı ustasından devraldığını, ustasına da babasının emaneti olduğunu anlattı. Çok güzel bir fotoğraf gösterdi, yaklaşın 60 ya da 70 yıl önce çekilmiş bir Göksu Deresi fotoğrafı; kıyıya dizilmiş saksılar, çömlekler ve sonradan renklendirilme tekniği ile döneminin tüm hoşluğunu yansıtan bir kare.
Hiç tanımadığım Hasan Usta'nın izlerini kokladım mekanda. Derin derin içime çektim anlatılan kısacık cümleleri. 1994 yılında vefat ettiğini öğrenince iyice üzüldüm bu tarihi mekanda onunla iki çift laf etme şansımın kalmamış olmasına. Fakat en kısa zamanda buraya geri dönmeye karar verdim. Soracak sorularım vardı, bahçede oturup çay içmek istiyordum. Çamurlara ben de dokunmak istiyordum. Hem nasıl olsa Mızmız bundan sonra bol bol heykel yapacaktı ve biz çok çok gelecektik Göksu'ya. Hadi Mızmız çabucak bitir çamurunu ve Göksu'ya gidelim. Çünkü merak ediyorum Çömlekçi masalı yazabilir miyim?
16 Mayıs 2008 Cuma
İzmir...
Cenk kardeşim, İzmir'e gider miyiz diye sorduğunda havalara uçtum sevinçten; elbette gideriz dedim! Orada ne yapacağımızın hiiiç önemi yoktu. Hele bir gidelim de.
Bingül yengemin kedücüğünün tüyleri yüzünden azıcık uyuyabilmiş olan ben, İzmir'de daha havaalanına iner inmez acayip keyiflendim. Hemen bir araba kiraladığımız gibi attık kendimizi yollara. ilk durağımız Muğla'ydı. Gerçekten inanılmaz özlemişim oraları. Sağa sola bakmaktan dikkatimi işe veremez hale gelecektim neredeyse de, Allah Cenk'i vermişti yanıma:))
İşimizi bitirir bitirmez Bıçakçılar Çarşısı'ndaki Kemal'in Yeri'ne götürdüm Cenk'i. Orası her şişkonun, pardon lezzetçinin bilmesi gereken nadide bir noktadır Ege'de. Tabii ben buralara gelemeyeli Bıçakçılar Çarşısı'nın adı olmuş arasta! Yurdumun her yanı arasta zaten!
Fena halde bozuldum bu duruma ama sinirlenmek yerine, dikkatimi Kemal'in köftelerine yoğunlaştırmayı tercih ettim. Altında bol soğan ve üzerinde mis gibi köfteler. Vallahi daha ciddi bir ayrıntı vermek gerekirse Bodrum garajındaki Çakır Ali'nin Köfteleri ile Osmanbey'deki Filibe köftecisi arası bir lezzete sahiptir Kemal'in köfteleri. Kısacası denemek lazım gelir.
Muğla'da fazla kalmadık, zamanımız olmadığı için Cenk'e yol üzerindeki en güzel antik kentlerden biri olan Stratonikaie adındaki muhteşem ören yerini gösteremedim. Aydın ve Söke'den de hızla geçerek asıl hedefe yani İzmir'e ulaştık günün sonunda. Aslında keşke zamanımız olsaydı da Meryem Ana'ya bi merhaba deseydik...
Akşama doğru saatlerinin en güzelini yakalamıştık İzmir'de. Arabanın bagajından bir iki parça eşya alıp üzerimizi değiştirdik sokağın ortasında ve hafiflemiş, yere basmaz bir tempoda yol boyunca uzanan birbirinden güzel evleri seyrederek mekanımıza ulaştık.
Karşıyaka'da biralarımızı yudumlarken, bu kutsal içecek ve elma patates için yaratıcıya şükrettik. Ayrıca ikimiz de Bingül'ün yanımızda olmayışına hayıflandık.. Eee tabii Cenk benden daha çok üzülmüştür:))
Sakin sohbetimiz ve yorgunluğumuzu alan muhteşem biralarımızdan sonra Alsancak taraflarının en güzel otellerinden biri olan Kilim Otel'de - ki kendisi Anba Otel ile beraber çocukluğumun anılarıyla doludur- muhteşem bir oda bulduk. Yani buldum:)) Ayaklarımızın altında körfez! Yoo yo yo, sanırım ben bu manzarayı deliler gibi özlemişim. Amman yarabbim, dönemeyeceğiz İstanbul'a çünkü Cenk de yoldan çıkmış gibi! Odayı ve camına yapıştığımız penceresini gerçekten ama gerçekten, güç bela bırakıp yemek yemek için dışarı çıkabildik. Ve o kadar şanslıydık ki Deniz Resturant'da yer bulduk! Sempatik garsonların tavsiyelerine uyarak başlayan yemeğimizde Yeşil Efe'nin katkısı inanılmazdı. Son yıllarda içtiğim en güzel rakı idi kendisi desem tam olur. Cenk ile sohbetimiz cabası! Yani bir güzel geldi bize bu yemek anlatamam. Sanki İstanbul ve orada bizi bekleyen her şey tuzla buz olmuştu bir taraflarda ve biz bütün bunlardan bağımsız sakin sakin, sanki o şehrin yaşayanıymışızcasına rehavetteydik.
Tüm şehre garip bir Cumartesi akşamı kokusu yayılmıştı. İnsanlar Cumartesi Cumartesi gülüyor ve Cumartesi Cumartesi yaşıyorlardı. Oysa ajandaya baktık; günlerden Pazartesi idi. Vay be dedik, Ege'de olmak bu demek işte; algıda bozukluk!
Zamanı değiştiren bir havası var körfezin. Sonsuz bir huzur ve tatil esiyor kıyıya doğru. Nereden mi biliyoruz, şuradan; içtikten sonra rıhtıma gidip oturduk biraz. Hayat ve benim kafamdaki uzun kuyruklu tilkiler hakkında konuştuk. Bazılarının kuyruğunu keselim dedik, bazılarınınkini örelim! O kafayla öyle komik ama keskin yorumlar yaptık ki tilkiler ters dönmüştür yataklarında! Hey tilkiler döndünüz mü?
E tabii gecenin ilerleyen saatlerinde ertesi gün de çalışacağımız için otele dönmeye karar verdik. Cenk kardeş bir bira aldı kendine, ben istemedim. Yediğimiz muhteşem mezelerin ve rakının tadına kıyamadım doğrusu. Amaaa Cenk pencerenin önüne geçip, körfeze karşı içerken imrenmedim diyemem.
Ertesi sabah İzmir'de uyanmak inanılmaz güzeldi. Gerçi zaten uyumamıştım ya, neyse! Bu Cenk ile aramızda bir sır!!! Di mi canım benim.
Sabahın köründe dizlerimin üzerinde çökmüş bir halde baka kaldım denize. Yavaş yavaş aydınlanmasını ve hareketlenmesini seyrettim rıhtımın. Her sabah böyle uyansam kalbimin kaldırmayacağını düşündüm. Zaten bu sebeple bir yalı dairem yok herhalde!
Ben o dakika vedalaştım İzmir'le. Kimbilir bir daha ne zaman uyanacaktım körfeze karşı?
Cenk uyanıncaya kadar yıkandım, giyindim ve hatta onu aceleye getirmemek için kahvaltıya indim. Aynı çıldırtıcı manzarada kahvaltımızı yaptık ve başladık çalışmaya. Nasıl oldu anlayamadan bitirdik işimizi.Ve baktık ki öğle yemeği saati gelmiş. Elbette bir İzmir sever olarak Reci's de ağırlamalıydı Cenk kardeşimi, ben de öyle yaptım zaten. Ardından olmazsa olmaz klasiği de gerçekleştirip Reyhan Pastanesinde tatlı kahve keyfi yaptık. Vallahi kilo almadık ama alabilirdik!
Aslında hazır buralara gelmişken bir kez daha mı deniz kyısına inseydik diye düşünürken ayaklarımız bizi sahile götürdü. Bu başka türlü güzel şehirle ve 1453 sokakla, birbirinden güzel ahşap evlerle bakışa bakışa bir hal olduk!
Keşke bir gece daha mı kalsaydık. Yo yo kalmamalıydık. Bu endişeyle erkenden havaalanına gittik. Ben uyuyakaldım acayip rahatsız koltukların üzerinde. Uçağa bindiğimizde ise artık ayakta zor duruyordum. Neyse ki güzel bir uçuştu ve bizi bekleyenler vardı İstanbul'da... Yoksa asla dönemeyebilirdik. Hadi Cenk Eylül'de yine gidelim İzmir'e, ama bu defa Bingül'de olsun.
14 Mayıs 2008 Çarşamba
Makale: Aşk Hastalığı.
Konu Aşk ve sorular da... :
I/a) Kaç kere aşk hastası oldunuz? (Önemle belirtirim kaç kez aşık oldunuz demedim.)
I/b) Nasıl? Semptomlar neler idi?
I/c) Kaç yaşındaydınız?
I/e) Kalıcı hasar var mı? Ya da nüksetti mi?
Sevgili Külkedisi cevap hakkınız saklıdır, yorum olarak paylaşırsınız. Ben şimdi kendi hikayemi yazacağım müsadenizle:)))
Bence, ben hiç aşk hastası falan olmadım. Olmam da, bünyem gayet sağlam benim... Der idim eğer biri bana sorsaydı geçen yıllarda. Ama aslında fena halde hastalandığımı ve fakat bu en güzel hastalığı ayakta geçirdiğimi anladığım an, nüksettiği zamana rastlar.
Sar başa ve başla anlatmaya yapalım mı?
Tam olarak ne zamandı anımsayamıyorum ama bir süre önce inanılmaz uykusuzluk çekmeye başladım. Yavaş yavaş yaklaşan yağmurun kokusunu alır gibi tanımsız bir dönemin gölgesi inmişti göz kapaklarıma. Yine de uyuyamıyordum. Durmadan içimdeki bu tanımsızlığı yazıyor ve yazarken ona ad bulmaya çalışıyordum. Üstelik bununla da yetinmeyip, etrafımdaki kadınlarla bol bol sohbet ediyor, onların hikayelerinden kendime sihirli bir cümle bulmak için debeleniyordum. Sonra bir gece, aniden telefon çaldı ve o anla başlayan bir aydınlanma oldu hatıralarımda... Uykusuz gecelerim nihayet anlamlanmıştı, artık uyuyamayışımın bir manası, bir adı vardı!
Fakat bununla kalmadı ki, biraz daha zaman geçtikçe yani gün be gün, daha fazla semptom belirmeye başladı bedenimde... Ve nihayetinde bir sabah ağır bir hastalıktan ya da paramparça kesilip dikildiğim bir ameliyattan uyanırcasına kalktım yataktan. Kalktım mı? Emin değilim. Ama salona kadar süründüm sabahım köründe. Kalbim dokuz fincan kahve içmiş gibi atıyordu gırtlağımda. Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. Karnımda garip bir boşluk ve ellerimde kontrol edemediğim bir titreme vardı. Kafamı boynumun üzerinde tutmakta zorlanıyordum. İçimden geçen tek şey bir yere yığılma isteğiydi.
Neden sonra banyoya gittim, soğuk bir duş aldım. Zangır zangır titreyerek kurulanıp, giyindim. Ev halkı uyanana kadar tekrar yatağa döndüm. Sonra o saatleri yok sayarak bir kez daha denedim güne başlamayı. Yine olmadı. "Deneme iki başarısız" diye fısıldadı adamın biri kulağımın içinde.
Ve sonra, balkona çıkıp derin derin nefes alamayarak, soranlara akşamdan kalmayım diyerek tamamladım bitmeyecek gibi ayaklarıma dolanan saatleri. Yatağa yattığımda hala uykum yoktu, fiziksel olarak bir sıkıntım da yoktu. Üstadın dediği gibi: "organlarımda bir sorun yok, bu sadece duygusal kramp!" dedim kendime. Sabah uyandığımda gördüm ki elim kalbimin üzerinde bayılmışım, sanki biri gelip onu benden alacakmış gibi!
Bütün bu tanımlamakta zorlandığım süreç beni evdeki eski kutuların arasında küçük bir gezintiye götürdü; hatıra defterleri, kurutulmuş çiçekler, eski fotoğraflar, hafızanın çorak bahçelerinden fırlayan renkler, görüntüler, kokular...
İlk ve tek aşk hastalığımı keşfettim böylece. Yalnızca bir kez aşk hastası olmuştum ama o zamanlar bunun "aşk hastalığı" olduğunu anlayamayacak kadar gençtim. Sadece onbeş yaşımdaydım ve kibirim, semptomları görmemi engellemişti. O zamanlar içime bakmaktan ziyade önümde uzanan sonsuz (nah sonsuz!) hayata odaklanmıştım. Ne önemi vardı ki, ilk aşkım bambaşka bir seçim yapıp uzaklaştıysa hayatımdan, gelelim ikincisine diye düşünmüştüm belki. Peki ama o zaman neden atamamıştım kurutulmuş çiçeğimi? Neden bir fosilin taşa usulca sokulması gibi işlemişti kalbime? Ben onu neden bunca zaman görmemiştim? Görmezden mi gelmiştim? İçimde kazı yapmayalı amma uzun zaman olmuştu... İnanamadım bulduklarıma.
O zaman, yani mikrobu kaptığım yıllarda hasta olmadığımı düşündüğüm için, iyileşmekle ilgili bir derdim de olmamıştı muhtemelen. Kabullenmemek bazen gerçekten işe yarıyordu. Yoksa yirmi yıl daha yaşayamazdım belki bu hastalıkla. Düşünün kalbinizde iz bırakan bir fosil... Korkmayın, hayal edin! Aslında güzel olduğunu göreceksiniz....
Ben yirmi yıl bu virüsle yaşadım. Ya da ona içimdeki sinsi bakteri mi demeliyim? Yeniden uygun bir zemin bulduğunda yani duygusal direncim sıfırın altındayken bedenimi sardı desem arabesk mi olur acep? Ama gerçek. Bu bütün hücrelerimin bildiği bir gerçek. Şimdi dehşet içinde neler olacağını merak ediyorum. Çünkü bu hastalıkla mücadele edemeyecek kadar bitkinim ve bölünerek çoğalan, her yanımı saran bir meretle karşı karşıyayım.
Her sabah ve her akşam aynada yüzüme ve özellikle gözlerime bakıyorum; içimde saklananın kim olduğunu görüyorum. Ona gülümsüyorum ama adını yüksek sesle söylemiyorum. Korkuyor muyum? Elbette! Doktora gidecek miyim? Hayır. İyileşecek miyim? Kimin umurunda!
12 Mayıs 2008 Pazartesi
İstanbul Boğazı'nda Derin Uyku.
C.tesi sabahı saat 7.30 gibi Ekber Bey kardeşim beni evden aldı. Mahallemizin pek muhteşem pastanesini ziyaret edip, şemsiye çikolatama ve acıbademimize kavuştuktan sonra 8.00'de teknedeydik. İlk kez Mavi Yelken mürettebatı olarak tam kadro marinadaydık. Yani toplamda altı kişi olmayı başarmıştık. Bunun anlamı da bizim için oldukça fazlaydı.
Ayrıca yarışı takip edip fotoğraf çekecek olan bir yelkenlimiz daha vardı; Şükrü Bey'in Penguen'i. Altuğ, Ekber, Şükrü Bey ve oğlu, yarışın başlayacağı alana kadar rahat rahat ulaşmamızı sağladılar. E hal böyle olunca sabahın ilk saatlerinde doya doya tarihi yarımadayı ve Üsküdar'ı seyrederek başladık seyrimize.
Ben ayrıca keyifliydim çünkü ne zamandır Altuğ ile denize çıkmamıştık. Hatta kızlar doğduğundan bu yana galiba sadece iki kez yelken yaptık birlikte. Ve Ekber'in de ilk yarış deneyimiydi. Bakalım sevecek miydi?
Başlıyoruz..
Saat 11.00'de Esra'nın geri sayımıyla start aldık. E tabii Enişte Bey teknesini karaya çektiği için bu yarışta yoktu ve biz onun dışında kimlerdi rakiplerimiz bilmiyorduk. Neyse diyerekten, büyük bir heyecanla yerlerimize geçtik ve işte boğazdayız!
Gerçekten manzaranın her metrekaresi akıl almaz güzeldi ve ilk yarım saat kendi adıma dikkatimi toplamakta çok zorlandım. Hani eli işte gözü bi yerde denir ya, bakınız halim tam olarak öyleydi. Neyse ki Nurten Hanım ve Erol Hocam'dan zılgıtı yedim de aklımı toparladım azıcık!
Kuleli Askeri Lisesi önüne kadar fazla zorlanmadan ulaştık aslında... Ama asıl macera ya da bence korku filmi tam o noktada başladı. Abarttığımı düşünmemeniz için sadece 90 dakika diyeceğim fakat belki iki saate yakın Bebek ile Kandilli arasında gidip geldik! Ömrümde böyle bir duygu yaşamamıştım. Rüzgar vardı, yol alıyorduk ama gittiğimizi sandığımız bütün o dakikalar boyunca sadece yerimizde sayıp, eğer yanlışlıkla azıcık ilerlersek de fazla zaman geçmeden daha da geriye düşüyorduk. İki kıyı arasında kaç tramola attık gerçekten bilmiyorum. Boğazı ortalamaya çalıştık olmadı, kıyılardaki akıntısız dar koridorları denemeye kalktık o da olmadı. Çünkü akıntısız alanda yeterli tramola sahası yoktu ve bizimle aynı şeyi düşünenler Akıntı Burnu'ndaki beton rıhtıma bindirdiler. E tabii onları görünce daha da canımız sıkıldı. Bütün bunlar olup biterken Penguen, Bebek İskelesi'nin yakınına sığınmış bizi seyrediyordu. Kimbilir ne eğlendiler! Zaman zaman da telefonla arayarak ve el kol işaretleriyle kıyıdan geçin demek uğraşındaydılar. Tabii onlar kıyıya vuran yelkenlileri görmemişlerdi! İşin aslı biz de bir an kıyıda şansımızı zorlasak mı dedik ama yapmadık. Hepimiz tükenmiştik. Iskotaları kaçırmamak için ciddi bir mücadele veriyorduk. Cenovada ise üç kişiydik. Çünkü kimsenin tek başına vinç idare edecek enerjisi kalmamıştı! Ana yelkendeki dramı anlatmayacağım!
Bütün bu gücü ve morali tüketen anlara, yarışı bırakan teknelerin görüntüsü de eklenince epeyce canımız sıkıldı. Fakat ne olduysa oldu ve biz o akıntıdan geçtik! Belki inattan, belki şans ya da Berrin Hanım'ın dualarından. Ama belki de benim vazgeçmişliğimden? "Bazen kaybettiğinde kazanırsın"( ya da tam tersi "bazen kazandığında kaybedersin" ) felsefesine inancımdan.
İşin özeti, ben yalnız olsaydım vallahi de billahi de çoktan yelken melken dinlemeyerek toplanır dönerdim eve ama hocamın sabrı ve Nurten Hanım'ın inancı bizi Anadolu Kavağı'na ulaştırdı.
Kara ya da Kavak...
Saat 17.00 olmadan Kuzey Deniz Saha Komutanlığı'nın bizim için düzenlediği partiye yetiştik. Gerçekten sevimli bir alanda, yemyeşil çimenliklere yayılmış eğleniyordu insanlar. Bizi karşılayan şarkıyı söylemezsem ölürüm, şudur:
"Yalan dostum aşk diye bişey yok,
aşk dediğin üç günlük eğlence,
bilemedin beş gün sürsün.
Kapılıp da sürünen çok..."
Ve akşam güneşinin güzelliğinde sevgili yelkenlimizi kıçtan kara bağlayaraktan hop diye atladık rıhtıma. Amman o ne mutluluktu yarabbim, kendimi en az on ay balina kovalamış ve sonra karaya ayak basmış ehemmiyetli bir balina avcısı gibi hissettim. Eee ben de fena sayılmazdım di mi ya, bir sene evvel Elvan Hanım boğazı yelkenle geçecekler deseler gülerdim. İnşallah yakın gelecekte bir gün Elvan Hanım Kuzey Denizine çıktı desinler:)))
Neyse, ilk durağımız tuvaletler oldu tabii. Ardından yiyecek ve içeceklerle dolu alana doğru çekildiğimizi hissettik. Oradaki atmosfere yenilenler ise ne hikmetse sadece ben ve Berrin Hanım olduk! Sucuk ekmeklerimizle doğamızı bulmuş olmanın keyfine vararaktan ödüllerin verileceği alana doğru ilerledik.
Tören.
Ödüllerin dağıtılması düşündüğümden kısa sürdü. Ödül töreni, Bodrum'da 2001 yılında katıldığım Gant Kupası'ndan beridir nasıl olduğunu neredeyse unuttuğum bir aktiviteydi. Bu sebeple, yani "özgür irademle" orada olduğum ve bu defa gerçekten elimden geleni yaparak yarıştığım için heyecanlandım. Ve hatta ortaya çıkıp ödülümüzü alınca gaza gelip bir sonraki yarışa birinci olmak istedim. Anlayacağınız destek gurubunda ikinci olduk!
Her şey bir yana, ne ödül, ne yarış; insan durup da, Erol Hoca'nın yüzüne bakınca, vay be diyor, inanç ve sevgi böyle midir? Adam suya inanmış, gerisi boş. Bizi de yani en azından beni de buraya kadar taşıyan hocamızın inancı ve yumuşak kalbi olmuştur. Ödülü bilmem ama onu mutlu ettiysek ne güzel.
Dönüş.
Boğaz trafiğinin açılacağını da düşünerek dönüş yoluna çıkmak için gecikmemeye karar verdik. Elimizde şaraplarımız, şapkalarımız ve tabii ödülümüzle atladık yelkenlimize. İşin güzel tarafı sanki o saatlerce süren yarışı biz yaşamamışız gibi sakinleşmiştik. Ve tabii rüzgarın bu kez bizden yana olduğunu ve akıntı ile savaşmayacağımızı bilmek çok rahatlatıcıydı. Zira Esra'nın elleri mahvolmuş, Berrin Hanım ve ben ise yediğimiz onca çikolataya rağmen uyuklama modundan çıkamamıştık. Sanırım Dilek de epeyce uykuluydu. Çünkü sesi soluğu kesilmişti! Oysa hanımım ne güzel ses veriyordu cenovada!
Neyse, tekneyi avara ettik ve bastık balonumuzu. En fazla yarım saat daha direnebilen ben, sonunda attım kendimi teknenin bordasına ve başladım uyuklamaya. Bu uyku var ya, dünyanın en güzel uykusu. Bana sorarsanız abartırım ve derim ki, belki annemin karnında bile bu kadar güzel uyumamışımdır. Kulağımın dibinde su ve rüzgar sesi, yüzümde tatlı bir akşam esintisi, karnım tok, üşümüyorum ve gözümün önünden akıp giden bir manzara... Bu mudur? budur!
Bir ara Rumeli Hisarı'nı gördüm hayal gibi, sonra uyur uyanıkken aklıma tilki, gül ve Küçük Prens'le ilgili şeyler geldi. Güleyim mi üzüleyim mi bilemedim. Ardından yine ağırlaştı göz kapaklarım ve Erol Hoca'nın kafamı ezmesine saniseler kala uyandım! Adamcağız unutmuş beni orada, neredeyse suratıma basacaktı.
Bu durumda şansımı daha fazla zorlamayaraktan yattığım yerden kalktım ve o mayışmış halimle Berrin Hanım'a fotoğraf için poz vermeyi ihmal etmedim. Tabii yanımda Esra da vardı, her yarışta bir fotoğrafım olmazsa Esra ile eksik hissediyorum kendimi:))
Fotoğraf merasiminden sonra daldım gittim yine boğazın sularına. Geçen her dakikayla gökyüzündeki renkler de güzelleşmeye başladı ve ben ne tarafa bakacağımı bilemedim. Topkapı Sarayı, Selimiye Kışlası, Galata Kulesi... Oooo amma güzel bizim şehir yaw. Son dakikalarımı Nurten Hanım'la şehre hayran hayran bakarak ve bir elimde motor diğerinde telefon, mesaj yazmaya çalışarak geçirdim.
Eve Gelmek.
Marinaya ulaştığımızda Ekber Bey kardeşim gelmişti beni almaya. Herkesle vedalaşıp öpüştükten sonra atladık motorumuza ve en yakın pizzacıya uğrayıp hızlıca evimize geldik. Annem zaten Galatasaray'ın şampiyonluğundan iyice çoşmuştu, üzerine yarıştan kalan şarap ve pizzalar da gelince iyice keyiflendi. Aramızdaki tek masum, Fenerbahçe taraftarı olan Ekber idi ama O da Allah için iyi idare etti! Üzülme Ekber'ciğim, seneye siz şampiyon olursunuz!!
Güzel ve uzun bir yemekten sonra uyudum. Rüyamda yelkenliye binmiş bir tilki, elinde de bir gül gördüm. Kıyıda Küçük Prens'e benzeyen biri aval aval bakıyordu ve yanındaki koyun yüzündeki ifadeyi seçemediğim kadar uzaktaydı...
8 Mayıs 2008 Perşembe
En Küçük Lilith'i Tanıyor Musunuz?
I.
Adam, kadına "Pandora'nın kutusu gibisin" dediğinde, kadın sabaha kadar uyuyamadı; çünkü adam haklıydı ve aslında haksızdı.
Kadın; kalbimde ve gelecekte bana bile saklı bazı kutular olduğu doğru fakat eğer içlerinde ne olduğunu bilseydim ya da hiç olmazsa sezebilseydim mutlaka ona söylerdim diye düşündü.
Sonra yaradılış efsanesine gitti aklı, Lilith yokmuş gibi yaşayan tüm erkeklerden nefret etti. Çünkü bu kadın vardı. Yaşamıştı. Kanıt mı? Onun ruhundan türeyenler hala etraftaydı; Almanya'da, Harikalar Diyarı'nda, aynada, bir ejderhanın gözlerinde ve daha pek çok yerde.
Ve efsaneye göre bir tanesi vardı ki...
II.
Bir labirente sürüklendim dün gece, tam ortasında bana ait bir içdeniz olan. Ya da söyle; dün gece, içdenizimde sakin sakin yüzerken tam suyun ortasında bir labirent belirdi...
O akşam Kostantinopolis'in en sevdiğim noktalarından birine gittim; At Meydanı'na. Hiç at yoktu, ama atların nal sesleri sıkışmıştı taşların arasına. Gün sonu serinliği ve sakinliği sarmıştı meydanı. Güneşe çevirdim yüzümü, kaybolmadan önce son kez ısıtsın diye ve iyice bıraktım kendimi ışığına. Sonra elimdeki kitaba döndüm. Kitabın kahramanı bir kehanette bulunuyordu, gözlerini kocaman kocaman açmış avaz avaz anlatıyordu olacakları ama ben duymazdan geldim. Her zaman yaptığım gibi bilicilere tıkadım kulaklarımı. Sonra atların nal seslerine, telefonumun sesi karıştı. Hızlıca bu yüzyıla geldim ve yine hızlıca geri döndüm Kostantinopolis'e. Bir ıslıkla aslında artık olmayan atlardan birini çağırdım, atladım sırtına ve İsimsiz şovalye ile buluşacağım yere doğru yol almaya başladık. Güzel bir bahçede kahvelerimizi içtik ve ardından köprüye gidelim diye düşündük. Aslında ben düşündüm, o söyledi. Hatırladım; köprüler birleştirir ve köprüler ayırır demişti kitap.
Bir atı yoktu. Muhtemelen yanına almamıştı. Kalbi dışında sahip olduğu bir tek şey dahi yoktu yanında. Yalnızca kalbini alıp gelmişti demek! Ama çok önemli değildi, elimi uzattım ve onu atımın arkasına aldım. Fakat anında fikrimi değiştirdim. Masaldaki şovalyeler asla kadınların idare ettiği atlarla seyahat etmezlerdi. Dizginleri ona verdim ve ben arkasına geçtim. Ama beline sarılmadım. Sarılsaydım korkardı muhtemelen çünkü kalbimin sesini saklayamazdım. Ayrıca en son ihtiyacımız olacak şey nal seslerine karışacak bir kalp gümbürtüsü olurdu. İçimizdeki savaşlarda yeterince uğuldamıştı kulaklarımız ve ihtiyacımız olan tek şey mutlak sesizlikti.
At yolu biliyordu. Köprünün tam ortasında durdu. Bana, sanki hayatın tam ortasında durmuş gibi geldi. Onunla vedalaştık ve merdivenlerden suya doğru inmeye başladık. Köprü, Belvedere isimli tablonun gizemini düşündürdü bana. Aklıma nereden geldi bilemedim. Tıpkı o tablodaki gibi hem çok anlaşılır, hem de asla çözülemez günlere, ufuklara yaklaştığımızı sezdim sanki. Aklımdan geçene görüntü olmuştu tablo. Tabloda yan yana duran kimse olmadığını da anımsadım... Hepsi yalnızdı. Yalnızdık.
Sarayın karşısında oturduk, çok geçmeden kocaman bir kıvılcım belirdi denizin üzerinde, ben bu kıvılcımı tanıyordum. Geri dönmüştü, yalnızdı. Bu defa prenses yoktu sırtında ve bana göz kulak olmaya gelmişti besbelli. Varlığı rahatlattı. Kadehime doldurulan içkiden kocaman bir yudum aldım ama neye kadeh kaldırdığımızı duyamadım; geçmişe mi, geleceğe mi? Sormadım. Gözüm ejderhaya takılmıştı bir kere!
Büyülü balıkların, gönüllü ve boylu boyunca uzandığı tabaklar geldi önümüze. Balıklar bize, biz balıklara teşekkür ettik içimizden. O ana kadar hiç bir yemek bilmiyorum ki bu denli törensel bu denli fazla anlam yüklenmiş olsun...
Denize, saraya ve birbirimize bakarak ama özellikle içimize bakmayarak, aslında yemeğin tadını bile alamayarak oturduk orada. Beni en çok korkutan onun kolundaki saatti. O hiç saate bakmazken ben gözümü alamıyordum.
Bütün gece anılar verildi, anılar alındı. Çiçekler kasalara saklandı, sözcükler gözlere. Duvarlar yıkıldı, barajlar bombalandı. Ayakkabılarımızı, zırhlarımızı ve saç tokalarımızı attık suya. Her şeye anlam yükledik, tüm anlamları rıhtıma boşalttık. Hesaplaşmadık ama uzlaşmadık da. Ne bir orta yol vardı, ne de yan yol bizim için. Kazma ve kürekle yeni yollar, köprüler ve hatta tüneller kazmamız gerekecekti. Kollarıma baktım, düşündüm; acaba yeterince güçlü müydüm?Kalelerimize girmek için hendeklerden geçmek, hendeklerde yüzen timsahlara doğru sözleri fısıldamak gerekecekti... Çok gereklilik ve az zaman vardı. Gözüm saatine takıldı....
İndiğimiz gibi çıktık merdivenlerden, ejderha köprünün üzerinde bekliyordu. Onun tereddütleri vardı bir ejderhayla uçmak hakkında ama itiraz etmedi. Atladık sırtına yüce ejderhanın ve şovalyenin kalesine uçtuk.
Bahçeye indiğimizde kocaman kilitler ve taş duvarlar gördüm.. Sonsuz basamaklardan tırmandık kuleye. Ve...
III.
...Uyandım. Ne at vardı, ne meydan. Ne şovalye, ne de köprü. Yastığımın yanında boylu boyunca uzanmıştı İkea'dan aldığım oyuncak ejderham... Prensesimin fotoğrafı da tam karşımdaydı. Gözüm saate takıldı, sabaha karşı 4.00.
6 Mayıs 2008 Salı
Rüyamda Ada Gördüm Dün Gece...

Bahar masallar anlatmaya başlamış duyuyor musunuz? Ben, dün kocaman bir masal kitabının ilk sayfasında dolandım durdum rüyamda; çiçekler, deniz ve ada... Sadece bedenime değil, asıl ruhuma çok iyi geldi bu masal. İçime külçe gibi oturan, uykumu ve iştahımı yok eden tüm düşüncelerimi iskelede bırakıp çıktım karaya. Huzurla, sakinlikle yürüdüm, yürüdük saatlerce. Gördüğümüz tüm gülleri ve yaprakları kokladık. Yaprakların kenarında incecik bir çizgi oluşturan ve denizin üzerinde ışık oyunlarıyla göz kamaştıran güneşe döndüm yüzümü.
Yanımdaki insanın hafifliğine ve sükunetine duacı, seyrettim etrafı. İçime bir an bile bakmadan kayboldum doğanın güzelliğinde. Çok iyi geldi. Küçücük çiçeklerle süslenmişti caddeler, yeni doğmuş taylar vardı ormanda. Kiliseye giden yokuşta ise dilekler bekliyordu bizi... Ben yine aynı şeyi diledim. Hatta yazıp, dilek kutusuna da attım. Fakat bir farkla; bu kez olacak dileğim, eminim.
Kiliseden çıkıp, dünyanın en lezzetli yemeğini yedik. Ve o gün görebileceğimiz en güzel günbatımını izledik. Fakat bu günbatımı Küçük Prens'in ki gibi hüzünlü değildi, daha çok iyi şeylerin habercisi gibiydi. Sakinleştikçe gevşedim ve kalbime kan pompalandığını hissettim. Birbirinden güzel evlerin ve çıkmaz sokakların arasında dolaşarak iskeleye kadar yürüdük. Dönüş yolunda bulduğumuz salıncakta sallanmayı da ihmal etmedik.
Adanın yavaş yavaş çöken akşamında, çarşı içinde sanki onlardan biriymişiz gibi usulca dolaştık. Dahil olmadığımız bir hayattan sahne çalmanın değil, imrenerek kıyısından geçmenin sevincini hissettik. Sokak lambasının altından geçen köpeğe ve cumbalı evin kıyısında duran bisiklete güzel bir kareye sebep oldukları için teşekkür edip, sahlep içmeye deniz kıyısına indik. Ve tabii hiç istemeyerek bir saat sonraki vapura bindik.
Ben, adaya çıkarken bıraktığım külçeyi almadım. Unutmuş gibi yaparak hızlıca geçtim iskeleden. Ardım sıra geleceğini biliyordum onun, ama yine de bir iki saat kazanmaya çalıştım. Şansımı denemek ve şansıma güvenmek zorundaydım. Eve gelince elimde kalan adını bilmediğim güzel kokulu çiçeği en sevdiğim defterin arasına koydum. Bakalım kaç yıl saklayacağım?
2 Mayıs 2008 Cuma
Mazeret İzni Kullanabilir Miyim?
Yazarsam gizlenmem gerekecek. Ama öte yandan blog samimiyetini kaybetsin istemiyorum. Bu nedenle Eda Liza için yeni bir masal yazmayı deneyeceğim; İçdenizimin tek hakimi, beni sımsıkı kucaklayan, kollarının iyileştirici gücü olan prenses için. O bana sarıldıkça ben yazmaya sarılacağım.
Siz müzik, resim, fotoğraflar ve epigraflar/alıntılar için uğramaya devam edebilirsiniz buralara.
Yakında görüşmek üzere..
Şampuanı bitmiş Rapunzel'den sevgiler...
1 Mayıs 2008 Perşembe
Bütün Hücrelerimin Bildiği..
Dün gece içinden geçtiğim hayatın komasındayım...
Yüzlerce resim var gözümün önünde, hepsi param parça; rüyalarım, kabuslarım... Adamın biri kalbimi tavlaya saklamış, ben arayıp arayıp bulamamışım. Sonra bir başka adam tavlayı açmış kalbimi bana geri vermiş. Zarları elime tutuşturmuş yüzünü görmediğim sevgili. "Haydi atsana" diye bağırıyor hiç bilmediğim soğuk bir dilde. Penceredeki sardunyalar solmuş. Sonra vazoya güller koymuş annem. Eski mahallemizindeki fındık güllerine benziyorlar. Hızlıca gitmiş rüyamdan gülleri getiren. Kokusu kalmış kazağımda içinden geçtiğim hayatın. Ama yıkamak zorundayım çünkü vicdan azabı dökülmüş üzerine. Ağlıyorum. Herşey birbirine karışmış. Rüya desem değil, kabus hiç değil. Gerçek? Evet, bütün hücrelerimin bildiği bir gerçek. Ve ben artık bunlar hissedilmemiş gibi yaşayamam.
Çok hastayım. Ölmeyeceğim ama asla iyileşmeyeceğimi hissediyorum.
Bugün 1 Mayıs. Belki ilk kez annemin doğumgünü olmaktan fazlası var bu sabahta. Bütün sokaklar çilek kokuyor, sanki herkesi sevebilecek kadar büyüdü kalbim. Aslında bu tehlikeli bir hal, içinde çiçek açan o kadın gibi yavaş yavaş ölebilirim. Fakat sihirli bir kolye var boynumda, sanırım bu yüzden henüz ölmüyorum. Ya da beni o öldürüyor; gizli gizli. Yine de korkmuyorum, hastalığımın seyriyle ilgili bir daha hiç yazmayacağım. Başa sarıyorum ve masallara dönüyoruz. Herşey Eda Liza için!
30 Nisan 2008 Çarşamba
Daimi Mutluluk Mümkün Müdür?
Keder ve de gam kısmına gelince... Kim kederli değil ki? Eğer fanusunuzda yaşamıyorsanız hayat dakika dakika gözünüze sokuyor şehirdeki trajik olayları. Kaçınılmaz olarak bakışlarınızdaki ışık sönüyor bazen. En hafifinden, her sabah; mis gibi kahvemi almış, banyomu yapmış ve de sallanaraktan vapura doğru yürürken çiçekçi teyzemle selamlaşınca içim burkuluyor. Onun hayatı akıp geçiyor yanımdan. Böyle anlarda kederli bir gülüş sabah turu atıyor suratımda. Her ikisine dair de - yani kedere ve neşeye- söylenecek çok söz var. Değerli "eski dost" bir zamanlar şöyle buyurmuştu: "insanoğlunun en büyük başarısızlığı daimi mutluluğun formülünü bulamamış olmaktır". Ben şimdi yıllar sonra, o bu pek manalı blogdan habersiz yaşarken diyorum ki: yoga yap canım, iyi gelir. Böylece anda olmayı öğrenirsin belki! Tabii hayat sana hala bu gibi konularda düşünecek kadar zaman tanıyorsa!
Pek çok öğreti ve de tek/çok tanrılı din binlerce yıldır aynı şeyi söylüyor: Ne deliler gibi sevinmenin ne de üzülmenin anlamı yok. İzlemeli hayatı; sakinlikle ve fazla kapılmadan...Tabii yapabilirsek! Nasıl becerilemediğini anlamak isteyenler beni okumaya devam edebilirler.
Ey denge, gel artık!
27 Nisan 2008 Pazar
İçdeniz Tutması.
Emin olun aynı şeyi istiyoruz; kimi itiraf ediyor, kimi benim gibi gülüp alaya alıyor ama hangimiz söyleyebilir yirmi yaşına dönüp, telefonun başında kıvranmak istemediğini? Hatta bunun için çok şey feda edebilecek hale geldiğini.. Ben isterdim, isterim. Yine de daha ilk spazmda gidip ilacımı yutarım! İşte insan bu denli karmaşık bir mahlukat! Nereye mi bağlamaya çalışıyorum sayıklamalarımı? "İçdeniz tutması"na!
Beni deniz tutuyor. Ama öyle bildiğiniz gibi değil, Trilye ( Rüyalara Yelken Açmak ) yazısında da anlattığım gibi bende aniden bir ruh bulantısı başlıyor ve sanki hafızam geri geri kürek çekiyor içimdeki sularda. İşte bu bulantının adı "içdeniz tutması". Ne yazık ki ilacı yok, kendinizi sakinleştirmek ve derin derin nefes almak tek çare.
Yelken yapmaktan vazgeçmem imkansız, rüzgara tapmaya başlamış taze bir şaman olarak asla onsuz yaşayamam gibi geliyor, diğer yandan içdenizlerden geçmeden nasıl yelken yapılır onu da bulamadım..
Bugün teknedeyken beynimin içindeki pikap döndürdü durdu: Pachelbel'den Canon in D Major! Bu benim düğün müziğim olacaktı evlenirken ama müzisyenler şaşırıp Brahms'dan Hungarian Dances döktürmüşlerdi! Elbette o dakika tek nota duyamamıştım; kardeşimin kolunda gülerekten sürüyordum duvağımı sunağa doğru! Nereden aklıma geldi bütün bu notalar bilmem ama hissettiğim şeyin adı içdeniz tutması artık bundan eminim.
Aklımın ucundan bile geçmiyor dediğiniz bir sahneyle suyun ve rüzgarın tam ortasında burun buruna gelebilirsiniz. Tehlikeli mi? Evet. Öldürür mü? Hayır. Önlem alınabilir mi? Bilmiyorum. Başkalarına da oluyor mu merak ediyorum.
Sonuç olarak; yalnız yelken yapmak en az yalnız dalış yapmak kadar tehlikelidir. Derinlik sarhoşluğu var ise içdeniz tutması neden olmasın?
24 Nisan 2008 Perşembe
Göktepe mi dedin sen?
New York kanadında yaşayan hatun kişi, bugün sanal dünyaya not bırakmışsın: Göktepe'deki laleleri hatırlıyor musunuz?
A benim canım, güzel kızkardeşim, bi sor bakalım unutabildin mi diye? Onlar benim hem kabusum, hem düşüm. Hem geçmişim, hem de geleceğim. Oldu mu?
Yani; ne laleleri, ne mavi yaseminleri, ne de Antik Tiyatro maceralarımızı kısacası hiç bir ayrıntıyı unutmadık tabii.
Haftanın ilk iki günü aşağılardaydım, o kadar aklımdaydınız ki; payam ağaçlarına, deniz kokusuna , harımiçi papatyalarına takılıp kaldım körfezde. Renin Teyze'yi arayacaktım, zaman olmadı. İnsan bazen kişisel tarihinin izini sürmek istiyor; içimizdeki müzede tanıdık biriyleriyle anımsaya anımsaya zıplamak, ağlamak, gülmek lazım geliyor. Belli ki sana da olmuş!
Geçen ay Teksas'daki hatun geldi biliyorsun... Sahilde uzun uzun yürüdük, ağladık, güldük. Raşid'in Kahvesi günlerini, Veli Bar akşamlarını, Han'da güle oynaya geçirdiğimiz geceleri düşündük.. "Herşeyin kaynağı mıdır çocukluk?" diye uzun uzun felsefe yaptık. Yaptıkça battık! Soruyu sorma şeklimize göre değişti durdu cevaplar. Suçlamaktan geçip, anlamakta karar kıldık.
Sonunda; geçmişi değilse bile geleceği yeniden ve yeniden yazabileceğimizde anlaştık... O geri döndü, duyduğuma göre güzel bir hikaye yazmaya başlamış, kuşlar bana öyle söyledi. Sıra bizde, hadi gari kaldır gıçını da güzel birşeyler olsun!
18 Nisan 2008 Cuma
Günlük Sayfası ya da Gündelik Saçmalama.
Aylar sonra Nazmi Hocam ile yoga yaptık bugün. Yeniden, Külkedisi'yle aşramın huzurlu ortamındaki dakikalar bana hem iyi geldi, hem de ne kadar yorulduğumu gösterdi. Zihnim arap saçına dönmüş benim haberim yok! Kendimi güvenli bir ele bırakmayalı ne çok zaman geçmiş, gerilmişim. Ders boyunca komutları duydum ama bedenimle ve zihnimle değildim. Olamadım. Sırf bu sebeple yeniden yoga yapmaya karar verdim. Demek biz farkına varmadan isyan ediyor bedenimiz yaşadıklarının ağırlığına.
Hayat erguvanlar açmışken, birisi her sabah yanınızda durup sizinle onları seyrederken kötü olamaz gelecek. Ben tüm enerjimi bu iyi duygulara vermeliyim. Hayatta başka seçeneğimiz yok; ya durup, takılıp acılarımızın üzerine kuluçkaya yatacağız ya da hızlıca yaşlarımızı silip devam edeceğiz.
Ben hep yola inandım. Takılıp kalanlara da içimden daima şans diledim. Özgürlüklerinin de, esaretlerinin de kendi zihinlerinde olduğunu anlamalarını isterdim. Bunu bana öğreten iki değerli hocama huzurlarınızda teşekkür ederim.
Veee bütün bunlar olup biterken her cümlemi dinleyen değerli Külkedisi'ne son bir ay için özellikle minnettarım. Ve tabii varlığıyla içimi şenlendiren, her sabah biraz daha yakınıma oturan, kendi kahve sevmediği halde benim için kahve alan yeni "dostuma" da teşekkür ederim.
Yeni doğan bebeğini benimle paylaşan arkadaşıma ve kadın hikayelerimize ilginç boyutlar kazandıran şair dostuma da teşekkür ederim. Daha çok yaşamak ve inadına yaşamak için sık sık görüşelim:)) Sanki başka çaremiz varmış gibi!
Ah bir de Burhan dönse gittiği yerden. Neredesin Burhan? Hani bu hafta gelecektin?
15 Nisan 2008 Salı
Mum Çiçeklerine Merhaba Dedim Bu Sabah.
Gülerek gözlerime baktı, birer kaşık aldık çorbadan. Daha da büyüdü gözlerindeki gülücük.
"İçim ısındı, ne lezzetli bir çorba bu " dedi. Benim de için ısındı, ama çorbadan çok onun gülen gözleriyle. Sordum:"Bu çorbada farklı bir tat var, ne olduğunu anladın mı?"
"Evet, sahi ne var içinde sevgilim?" dedi.
Anlattım ona, en baştan ve hiç çekinmeden:
" Bu çorbayı pişirirken içine süt, lale ve erguvan yaprakları koydum. Karıştırırken en eski masallarımı mırıldandım. Laleler rengini, erguvanlar tadını ve yaşlarım tuzunu verdi". Sonra sustum, tutamadım kendimi ve ağlamaya başladım. Son kez ağladığımı bilmenin huzuruyla..
Hızlıca oturduğu sandalyeden kalktı, sımsıkı kucakladı beni. Kollarımı boynuna doladım ve usul usul ağlamaya devam ettim. Ta ki burnuma mum çiçeğinin kokusu gelene kadar...
Sabah pencereyi açtığımda mevsim değişmişti; mis gibi boğaz havası doldu ciğerlerime. Ne lale, ne de erguvan kalmıştı içimdeki sokaklarda. Yaşlarımla yıkanmış, akıp gitmişti korkak mevsimler. Sadece o, ben ve mum çiçeklerinin yazılmamış masalları vardı artık. Hoşgeldin sevgilim.
Kim Korkar Hain Kurttan?
Birkaç saniye gülemedim. Yüzümdeki tebessümü donduran, dün gece uykumu kaçıran tüm yitik zamanlara derin bir küskünlük dolaştı içimi. Neyse ki tam suyun yanından geçiyorduk; uzatıp elimi otobüsün camından soğuk su çarptım yüzüme. İyi geldi. Akşamın M/melteminden kalan sohbet kalbimi, buz gibi su yüzümü serinletmiş olarak başladım güne.
Yani? Ne mi demek istiyorum, şunu demek istiyorum: Kim korkar hain kurttan?
9 Nisan 2008 Çarşamba
Kehanet ya da Korkularından Kaçan Balıkçı.
Peki benim beklediğim cevap? Bak onu da yazdım, sırf sana kolaylık olsun diye...
Elbette cebinde cevaplarla dönmeyeceksin, bunu beklemiyorum zaten. Çünkü çok iyi biliyorum ki, cevaplar uzak bir ülkede değil; kalbindeler... Bunu sen de biliyorsun. Arada bir fısıltılar gönderiyorlar sana, onları farket ve duy diye ama dinlemeyeceksin. "Susun!" diye gürlediğini ve bana da en masum ifadenle ters yüz ettiğin boş ceplerini gösterdiğini hayal edebiliyorum.
Hayallerim, renklerini geçmişten alıyorlar. Bu da benim yeteneğim; geçmişin renkleriyle, yaşayacaklarımı önceden bilebilmek! Tanıdığım bir tek mutlu bilici yok tarihte, senin var mı?
Tüm içtenliğimle söylüyorum ki bazen hayal edebilmek, gerçeklerden çok daha fazla can yakıyor. Acıyı sevmiyorum fakat o, her fırsatta hayatıma sızacak kadar keskin ve tutkulu. Kararlılığından kaçamıyorum.
Sonra dikkatimi başka bir yöne çeviriyorum. Şehirdeki tek hikaye biz değiliz elbette:
Sandalını sarayın önüne çekmiş adamın biri. Yüzünü hiç görmediğim bu adamın korkusunun kokusunu alıyorum. Korkusu istavrit tutamamak değil, tutacağı istavritleri yalnız yiyecek olmak. İçi kırılıyor balıkçının, tuzla buz olan beklentilerinin şangırtısını duyuyorum...
Sonra sandalın kenarından iyice eğiliyor denize, düşecek diye endişeleniyorum. Ama düşmüyor, sadece kimsenin onu duymadığını zannederek istavritlere yalan söylüyor: Tokum!
Ben? Yalanın kokusunu alan istavritlerle beraber ağlıyorum balıkçı için...
5 Nisan 2008 Cumartesi
Gönlümün Sarayı'nda İki Fincan Türk Kahvesi.
Her gün biraz daha yakınıma oturan, uzun uzun susan ve uzun uzun gülümseyen bir kadın var hayatımda. Sayıklarcasına konuştuğum ve yazdığım ama aslında tek kelimesini bilmediğim bir dili anlayan, kaybettiğim kadim dostumun kokusunu taşıyan, kendi mini minnacık ama kalbi bedeninden taşan bir kadın.
Onu nerede buldum hatırlamıyorum, bildiğim tek şey gözlerine yakalanmaktan kaçmadığım biri o. Kurcalayarak değil, usulca sokularak kalbime değen sözleri için minnettarım.
Eğer gören bir çift göz varsa etrafta onunki gibi, tüm yazılarıma bahar geliyor. Çünkü anlaşıldığımı hissetmek güçlendiriyor. Yazarken yakalanmak istiyorum bazen; kelimeler arasında hoplayıp zıplarken ve düşerken biri beni görsün istiyorum. Ve o görüyor...
Onun, satır aralarında kendini değil, izleri arayan, kutsal lisanın taş tabletlerden taşan esrarını arayan haline müteşekkirim. Çünkü ben, o dildeki masallardan konuşalım derdindeyim.
Kendisi bu gece itibariyle içimdeki tüm şenliklere ve cenazelere teklifsiz misafirdir. Gönlümün sarayına bir yastık at Külkedisi, bir kahve söyle ikimize de, hadi içelim:))
3 Nisan 2008 Perşembe
7.30 Mecidiyeköy Otobüsü.
Hayatında ilk kez prenses görmüş acemi bir kurbağa için deneme
I.
Son durakta orta kapıda yan yana gelirler.
Adam: "Günaydın, otobüse bindiğinizden beri gözümü sizden alamıyorum; bir prenses olmalısınız"
Kadın: gülümser, "Siz de bir kurbağa!"
İç sesler....
Adam: "Eyvah, fazla akıllı"
Kadın: "Yazık. Cesur ama kararsız!"
Aynı yöne yürürler, farklı yerlere giderler...
II.
Ertesi yıl.
Adam, kadını görmezden gelir ama yıl boyunca aklından çıkartamaz.
Kadın, her sabah adama bakar ama onu anımsayamaz.
"Cesaret", kelime değerinin altı boş bırakıldığında ve bir eylemle desteklenmediğinde hatırlanmaya değmez.
1 Nisan 2008 Salı
Seyyan Hanım'dan..
"Mikrop kapacak yaralarınız" dedim.
"Bir şey olmaz, lalede acıyı hafifleten bir tılsım var" dedi.
Başka soru soramadım ve işe geldim. Akşam dönüşte hala aynı kaldırımda oturuyordu. Gülümsedim. O da gülümsedi. Dizlerindeki lale yaprakları kan içinde kalmıştı.
"Çok acıyor mu? " dedim.
"Kalbim kadar değil" dedi.
Elimdeki torbaya baktı, içinde ne olduğunu sordu:
"Plaklar var" dedim. Şaşırdı.
"Bakabilir miyim?" dedi.
"Elbette" dedim.
Yanına oturdum. Plaklara baktı. Ben, ona baktım. Gülümsedim.
"En çok Seyyan Hanım'ı severim" dedi.
"Ben de!" dedim, ama içimden...
Nerede kaldığını sordum, evi neredeydi? Yüzüme baktı ve ağacı gösterdi, "onun altında uyuyorum" dedi. Evsizdi! İlk kez ne zaman bir evsizle karşılaştığımı anımsadım. Yıllar evvel Londra'da; Camden Town'da! O güne kadar evsiz ne demek bilmiyordum. 1990'lı yıllarda da Türkiye'de fakirlik vardı ama henüz evsizlik yoktu. İçim acıdı. Bize gel diyemedim, para vermeye cüret edemedim. Yemek bile teklif edemedim.
O evsizdi, ben cesaretsiz. Yukarıya çıktım. Odamdaki beyaz lalenin çalışma masama dökülmüş yapraklarını toparladım, bir fincan kahve ile onun yanına döndüm. Uzattım elimdekileri, aldı. Teşekkür ederim demedi, rica ederim demedim.
Pikaba bir plak koydum, pencereyi açtım: " ... mazi kalbimde bir yaradır... "
Hala anlamadın mı Muse?






