sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2018 Cuma

İLETİŞİM

 
 
Yüzünüz  yara bere içinde olsa, kapıya da bir tanıdığınız gelse, muhtemelen açmaya çekinirsiniz. Soracağı sorulardan, yargılarından, yerli yersiz yorumlarından, kim bilir belki de sadece şefkatinden kaçarsınız. Oysa kapıya gelen yemek siparişinizi getiren çocuksa o kapı ardına dek açılır değil mi? Nasılsa bir yabancı sizi yargılamaz, soru sormaya da cesaret edemez...
 
 
 
Dün hiç beklemediğim bir an,  önümde birbirinin peşi sıra iki farklı kapı açılında durup durup bunları düşündüm. Tanışmak dediğimiz şeyin aslında karşılıklı kapı ve pencerelerimizi aralamak olduğunu hissettim. Nasıl bazen birbirimizin kapısına dayanıp, yumrukladığımızı, kimi zaman kapımızın önüne geleni gizlice gözetlediğimizi, bazen de daha zil çalmadan koşa koşa gidip ardına dek açışımızı düşündüm.
 
Yaşlanmak ve yalnızlık bile bazı kapıları sonuna kadar açmıyor... Sadece çaresizlik bizi birinin bacasından içeriye indirebilir.
 
 
 
Genç bir adamın toplum tarafından nasıl köşeye sıkıştırıldığına tanıklık ettim. Evlenmeye karar verdiği, muhtemelen bu karara zorlandığı kadını aslında hiç tanımadığı ve onunla iletişiminin hiç hoşuna gitmediğini anlattı. Aralarında suçlama dili vardı. Kadın suçluyor, küsüyor ve şikayetlerini dur durak bilmeden sıralıyor, adam sadece bu bombardımandan kaçıyordu. Olan bitene dayanabilmek için antidepresan bile kullanmış. Neden sonra fazla uyuduğunu görünce bırakmış. Fakat nişanlısı "keşke bırakmasaydın" dediğinde daha da üzülmüş.... Bir kadın konuşamadığı, anlaşamadığı, sessizliğini tercih ettiği bir adamı neden eş olarak ister?
 
 

Sonra da o dünyalar güzeli yaşlı kadın... Elinde bir defterle fotokopi makinasına yaklaştı ve benim sohbet ettiğim genç adama uzattı defteri. Gözlerimi ne defterden, ne de kadından alamadım... Çok özlediğim bir tavrı vardı. Fakat nasıl anlatılır bilemiyorum. İçimden onunla konuşmak geldi, neyse ki rahatsızlık vermeden sohbetin bir parçası olmayı başardım! Sonrası sabahın hediyesi olarak kucağıma düştü zaten. Parlak çiçeklerle süslü yağmurlu ve buz gibi bir mevsimde o hiç tanımadığım, kim bilir belki de fazlasıyla bildiğim ruhla güzel bir kahve içtim. Sanattan, çocukların sanatı içselleştirmesi için yapılması gerekenlerden bahsettik. Daha çok O, Zerrin Hanım anlattı, ben dinledim. Onunla konulurken, anneannemi, dedemi, Ertekin, Handan, Süheyla'yı... Erdal Amcayı... hepsini nasıl özledim....
 
Bir yabancının kapısından içeri süzülmeme yardım eden şey sanattı! Buyur edildiğim yerde uzun uzun kalmaya çok  hevesliydim. Yabancı kim, tanışıklık sandığımız aslında nedir, düşündüm. Düşündüm...
 
Zerrin Kehnemuyi inanılmaz bir bahar hediyesiydi...Kabul ettim! Kıymetli tesadüfler sandığıma yerleştirdim:)

23.03.2018

9 Mart 2017 Perşembe

MUTLU KUZEY

 
 
Bodrum'da sevdiklerimle sağdan sola koşuşturup, zamana meydan okumaya çalışırken ve elbette başaramayıp ha bire tökezlerken, kendime çok gördüğüm durma eylemine saklanmak istedim. İçimden kitap okumak geldi. Sadece ve sadece zevk için, bir şey öğrenme veya anlama kaygısı taşımadan öylesine, hatta mümkünse bomboş bir kafayla kahve kitap keyfi yapmak!
İki kitap seçtim. Biri aşka dair felsefi bir zımbırtıydı, dolayısıyla çabuk sıkıldım. Zira adına aldanmış, baharda aşk hakkında okumak güzel olur sanmıştım... İkincisi daha önce duymadığım bir Macar yazara aitti; Arpad Kun. Kitabın adı Mutlu Kuzey. Kuzey dedi ya, beni çekti zaten.
 
Ertesi sabah kitabımı alıp, Bodrum'un en güzel manzarasına karşı kuruldum. Güneş, kahve, kitap ve bir de komik, yılışık sokak kedisi! İşte tatil, işte insanın bomboş hissetmesi için idealleştirilmiş bir an!
Başkalarının gevşemekten anladığı nedir bilmem ama hayatında ot içmemiş bendeniz için, ot kafası budur:)
 
Kitap gerçekten hoşuma gitti. Hala bitmediği için nihai fikrimi paylaşamamakla birlikte ortalarına yaklaştığım için güzel olduğunu söyleyebiliyorum. Kuzey'in mutlu insanları arasına karışan ömrünün önemli bir kısmını Afrika'da geçiren melez bir adamın hikayesi... İçinde modern dünya ve hiç bilmediğimiz tılsımlı dünya birbirine paralel anlatılmış.
 
Ayı hafta içinde İasos kentini gezmek, Ferzan izlemek ve üstüne bu kitap öyle iyi geldi ki, güneş her bir saç telimden kafama sızıp, kalbime hayat ışığı olarak süzüldü sanki...
Omuzlarım gevşedi, dişlerimi sıkmayı bıraktım. Kaygılarımı palmiye ağacının gövdesine doladım. Belirsizlikler mi? Onları biri aldı galiba, göremedim ki!
 
Sanat ve doğa hasta ruhumuzun tek ilacı...
 
 
 
 

19 Şubat 2017 Pazar

MAGRITTE RENE



 
 
Bir Rene resmini ilk gördüğüm yer Le Guin'in  kitap kapağıydı. Önce Dali zannettim, sonra önüme Magritte Rene çıktı. Ve o andan itibaren bu tuhaf fakat bir o kadar neşeli adamın resimlerini seyretmeye başladım.
 
 

Tabloların her biri üzerlerine kısa öyküler yazılacak kadar güzeldi.. Sade, derdini anlatan, tertemiz ve bir o kadar da derin...
 



Bu tabloların hemen hemen hepsinde aynı şeyi sevdiğimi fark ettim, ressamın imkansızı düşlemesi ve imkansızın resmini yaparak, onu bir parçasıyla hayatın içine davet etmesi bana büyüleyici geliyordu. Her tablonun kendi dili vardı; bazı eserler içinizi acıtırken, kimileri karşısında gülümsemeden durmak imkansızdı.
 

 
Ve korku. Onun tablolarındaki alaycılığın zirveye taşındığı görüntüler, korku temasını işledikleridir. Korkmakla, bunda korkulacak ne var, düpedüz saçmalık duygusu arasında o kadar hızlı gelip gidersiniz ki, korku etkisini kaybeder. Ama hala oradadır! Ama nasıl?



Gizemli bir şey konuşurken veya düşlerken onu anımsamamak imkansızdır. Gökyüzünde yürüyenler, adeta bir Bosch tablosuna gönderme yapan yarı balık kadınalar... Ama elbette Bosch karanlığı yoktur Magritte eserlerinde, O başka, bambaşka bir zamanın gizemini anlatır.



Ailesi ve dostlarıyla çektirdiği fotoğraflar da en az tabloları kadar şaşırtıcı ve düşündürücüdür.  Bugün günlerden Magritte Rene.  Burada gördüğünüz tabloları en güzelleri değil, sadece benim en sevdiklerimden birkaçı. Şimdi bir de müzik bırakıyorum ki, güzel bir Pazar olsun:)
 

18 Şubat 2017 Cumartesi

CHAGALL




"Chagall bu imgeleri nereden buluyor bilmiyorum, kafasında bir melek olsa gerek." Picasso



Mutluluğun resmini bilemem ancak bence aşkın resmi yapılmış... Bu sabah Chagall bizim için çizmiş ve boyamış olsun....
 
 
Sabah kahvemi bu tabloları seyrederek içmek o kadar iyi geldi ki paylaşmak istedim.
 
 
 
Chagall, Rus kökenli bir Yahudiymiş. Kendisi Yengeç burcu :)) Yani sarılıp sarmalanmaya odaklanmış olması gayet normal. İlk Chagall tablosunu Burhan Uygur'un evinde görmüştüm. Daha doğrusu nefis bir kopyaydı elbette. Sonra sonra onun tablolarındaki şiirle, Chagall arasında bağ kurmaya başladığımı anımsıyorum...
 
 
Anlık bir tesadüfle keşfettiğim Chagall o günden beri en sevdiklerimdendir..
 
 
 
 

23 Mayıs 2016 Pazartesi

26 Ağustos 2014 Salı

MODERN SANAT



Son aylarda gördüğüm, duvarıma asmak için çırpındığım ama sanatçıyı ikna edemediğim için alamadığım şahane bir eseri paylaşıyorum. Bu tablo Leyla Nora Kirişoğlu'nun doğaçlama çalışmalarından biri olup, bana sorarsanız kendisi gelecekte çok daha güzellerini yapacaktır.

Eser sanatçının ruhsal çalkantılarına kurban gittiği için fotoğraf elimizde kalan son örnek. Tıpkı İskenderiye Kitaplığı ya da Rodos Feneri gibi di mi? Artık olmaları gereken yerde değiller ama bu bir zamanlar tüm Akdeniz'i büyüledikleri gerçeğini değiştirmez:) Kısacası Leyla Nora Kirişoğlu diyorum. Bu ismi unutmamanızı öneririm.

18 Şubat 2012 Cumartesi

KARABATAK VE VAN GOGH NE ŞAHANE BİR İKİLİSİNİZ!


Ey sanat, hasta ruhların ilacısın sen. Edebiyat, resim, müzik ve daha nicesi olmasaydı nasıl ayakta kalırdık?
Bugün Kurtlarla Koşan Kadın'ı hummaya tutulmuş gibi okuyup, ardından en zor öğrencimle nefis bir ders yapmıştım ki, kendimi Tophane'de harika ama gerçekten harika bir cafede buldum. Aslında adını söyleyerek mekanı popüler kılmaktan çekiniyorum ama nihayetinde toplasan yüz kişinin okuduğu k.. kırık bir blog burası; okuyanların yüzde sekseni eş dost, yüzde onu eski sevgili kadrosu ve kalan yabancılar için de yapacak bir şey yok, şanslı keratalar!
Bahsettiğim mekanın adı KARABATAK. Vallahi de batak bir noktada. Barones gelip kurtarmasa sağa sola baka baka pek bulunabilecek gibi değildi. Çok merak ettiniz ise arayacaksınız:)))Fakat kahve, sandwich ve kekler kesinlikle on numara. Dekorasyonun güzelliği cabası!
Sergi mekanlarına yakınlığını ve sohbet etmeye izin veren tam tadında bir müziği saymıyorum bile. Tabii kibar ve yakışıklı garsonları da bana küçük kaçtıklarından anlatmıyorum. Daha genç kardeşlerimiz gidip bakacak artık.
Unutmadan, Pazar günü için sevgilinizle, ailenizle, çocuğunuzla, olmadı kendi kendinizle olağanüstü bir iki saat için de Van Gogh* sergisini şiddetle öneririm. Beni benden aldı. Müzik seçimleri, tabloların geçişleri insanı iç dünyasında olduğu kadar, gerçeklikte de fırıldak gibi çevirip atıyor. İçmeden sarhoş olmak diye buna derim. Onbeş liraya bi güzel ruh sarhoşluğu. Afiyet olsun!

*İSTANBUL MODERN, ANTREPO

8 Ocak 2011 Cumartesi

MÜCEVHER DENİZİ:)



Dün tesadüfen televizyonda bir kadın gördüm. Genç, esmer güzeli ve epeyce havalı bir kadın. Önce model zannettim. Ne sattığını anlayamadım! Mücevherlerden bahsediyordu. Yarım yamalak kitap bilgisiyle eski mezarları ve o mezarlarda bulunan takıları anlatıyordu. Sonra, bilmem neredeki bir el yazmasını nasıl aradığını, onu bulunca altı yıl onunla yatıp kalktığını anlattı. ( İçimden altı yıl bir kitapla mı? Bu güzelliğe yazık olmuş dedim! ) Bütün bunlar tamamdı bir yere kadar
fakat "zamana yenilmeyen tek şey mücevherdir" dediğinde, içimden "of ablacım ya, bunların hiçbiri sana oturmadı, eğreti kaldı kelimeler dudaklarında" demek istedim.
İnsanın zamanla kavgası bitmez. Ve tabii insanın cahilliği de bitmez. Keşke bende telefonu olsaydı da arayabilseydim Zeynep Hanım'ı ve diyebilseydim ki, "canım benim, Bizans diye koleksiyon yapmışsın ya, bak bakalım Bizans'dan kalan mücevherler nerede? Yok di mi? O yüzden sen ve Chanel ( bu arada Chanel adı altında çıkan koleksiyon berbat! Param olsaydı da almazdım ) ve daha niceleri mozaiklere bakarak bir tasarım yaratmaya çırpınıyorsunuz. Zira o ölümsüz dediğin ve zamana yenilmediğini düşündüğün kilolarca altın eritildi! Taşlar tek tek sökülüp Avrupa'nın dört bir yanına dağıldı. Bugün pek çok Avrupa soylusunun aile koleksiyonunda Bizans yağmasından taşlar var, doğru. Ama mücevherler değil. Latinler bu topraklardan Bizans hazinelerini çalarken, ruhu unuttular!

Neden mi? Ruh katliaminda Türkler çok daha iyidir de ondan!
Neyse dağılmayalım:) Zamanla yarışmak, zamanı yenmek falan da safsata. Zamanla ancak - ve başarabilirseniz en iyi ihtimalle - kafa kafaya gelebilirsin, o da hakkını vererek yaşarsan. Elin Hintlisi ve hatta bizim dervişlerimiz boşuna mı odalara, hücrelere kapanıp içeriye doğru bir yolculuk yapmaya çalışıyorlar? Çile odası denilen şeyi duydunuz mu sayın Zeynep Hanım? Hani o Hollanda'daki elyazmasına kadar uzanmış elleriniz ama Bizans'ın izini Ayasofya'nın sütunlarında ararken, acaba bu kentte yaşamış insanların elyazmalarına da baktınız mı?
Çok beleşçisiniz. Zaten kafeslemek istediğiniz kitle de sizden farklı değil. Benim ne düşündüğüm ise o kadar önemsiz ki! Nasıl olsa mücevheri bana satmayacaksınız. Zaten bende mücevher alacak olsam gelip sizden almam.
Benim en değerli mücevherim babamın anneme aldığı ve artık hayatta olmayan bir mücevher ustasına aittir, Franguli'ye. Ben çocukken hala dükkanı vardı Beyoğlu'nda ve her C.tesi vitrinine yapışırdım. Işıl ışıl taşlar beni büyülerdi. Aklıma hep deniz gelirdi vitrine bakarken. Ne tuhaf bağlantı değil mi? Ama Bardakçı'ya motorla gittiğimiz yıllarda sabahın tertemiz kokusunda denizin üzeri mücevher gibi parlardı. Bende kendimi mücevher denizinde yüzen bir prenses zannederdim! Kış gelip İstanbul'a dönünce, denize özlemimi Franguli'nin vitrinine bakarak giderirdim. Nedense İstanbul'un denizi öyle parlamıyordu... Ya da benim çocuk gözlerim için yeterli değildi:)
Franguli efsanesinden sonra ilgimi çeken vitrin olmadı. Takıya olan merakım o dükkanın boşaltılmasıyla bitti. Daha sonra aynı ailenin hala Atina'da bir dükkanı olduğunu duydum. Birgün yolum Atina'ya düşerse yine gidip vitrine bakmayı çok isterim. Gerçi artık mücevher denizinde yüzen prenses değilim bunu biliyorum, yine de anıları tazelemek zevkli şey:)
Bu şehirde geçmişi olmayan insanların, bilgisizce, ruhsuzca hazinemizden tırtıklamalarına çok içerliyorum. Şu yüzyılda İstanbul'un aldığı darbe emin olun Latin İstilası'ndan beter. Telafisi ise çok zor... Geçen yıl Sir ile gezerken yakaladığımız paha biçilmez anları düşünüyorum da, benim yazdığım üç beş satırın ve onun çektiği fotoğrafların Zeynep Hanım'ın ruhsuz koleksiyonundan daha değerli olduğuna inanıyorum. Evet biz para kazanmadık bu maceradan ama bizimle gezen bir avuç insanın şehre bakışında fark yarattık. Üstelik bunu çok çalışarak yaptık. Herşeyin para ile ölçülmesi çok acı.
Aldığınız eşyalara iki kere bakın derim; sorun elinize aldığınız taşa, kumaşa "senin ruhun var mı?" Bu şehirdeki esnafı yaşatın; Franguli gibi kaçmak zorunda kalmasınlar. Kıyıda köşede kalmış şapka dükkanlarına, hala elde dikiş diken mahalle terzilerine, esnaf lokantalarına bakın...
Yüz tane takınız olacağına, bir tane olsun ama onu yapan usta ile bir çay için, parmağınızdaki mücevhere anlam yükleyin...
Çok mu işiniz var? O zaman zamanla yarışmayın arkadaşım, bu yarışı kazanamazsınız:))

16 Nisan 2010 Cuma

SÜRPRİZ SES: JAHAN BARBUR!


Uzun uzun yazmak ve herkesi kıskandırmak isterdim ama ne vaktim var, ne de böyle bir haz noktam kaldı ne yazık ki. Amma velakin özetlemeden atlayacak kadar da olgunlaşmadım:) Bu güzel günü anlatmam lazım azıcık.


Dün Sarvesi bize inanılmaz bir yoga dersi yaşattı. Ne zamandır bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Kendisine, ben ve tüm hücrelerim teker teker ve hatta tekrar tekrar teşekkür ederiz. Devamını dileriz:)


Gün yoga dersiyle bitti sananlar yanıldı... Uzun zamandır arayıp da bulamadığım mavi şalıma kavuştum! Meğer hiç olmadık bir mağazada kenara saklanmış beni bekliyormuş! Aldım tabii. Onu orada göremeyen tüm ablalara teşekkür ederim:)


Biraz daha yürüyünce okuldan yani yirmi yıl önceden bir kız arkadaşımla karşılaştım. Pek sevindik bu tesadüfe; öpüşüp, koklaşıp şimdilik vedalaştık. Yakışıklı bir oğlu var, kesin yoga sınıfım alamam lazım:)


Ahiretliğimi aradım, acaba kaçta gelecekti? Dün geceden beri aldığım gizemli maillerin ve telefon mesajlarının bir anlamı olmalıydı. Acaba bana Saadet'i mi getiriyordu? Yoksa yeni sevgilisiyle mi tanıştıracaktı?


Aaa yalnız geldi. Ne Saadet, ne de yeni sevgili yok... Ama keyifler gıcır, faça şahane. Eee ben akşam "düzgün birşey giyeyim mi?" dedim, "yok" dedin. Şimdi böyle ter kokulu, pasaklı bir abla olarak kaldım! Zaten benim kaderim bu, süslenip püslensem bi işe yaramaz, ama özel bir durum olsa ben kesin kot pantalon ve sırt çantasıylayımdır...


Önce güzel bir yemek yedik. Ardından da yürüyüş yaparak eve gideceğiz sanıyorum... Sanıyorum ama yanılıyorum; eve gitmiyoruz; Hayal kahvesi'ne gidiyoruz!


Bu gece Jehan Barbur konseri varmış orada ve ahiretliğim hem onun yeni işini kutlayalım, hem de halka karışalım diye bir sürpriz yapmış! Sürpriz sevmem demiştim di mi? Geri alıyorum, sürprizlere bayılırmışım da haberim yok!


Çok güzel bir gece oldu. Arka masada bir dakika durmaksızın havadan sudan konuşan ve şişedeki, şarap azaldıkça saçmayan genç çift - aslında ne güzel, hala birbirlerine söyleyecek sözleri var.. Ya da tam tersi ne acı, daha çok uzun bir yolları var:)) - , karşımızdaki masada adamı yiyip bitiren geçkin ama taş gibi ve işi bilen abla da dahil olmak üzere hiç bir şey keyfimizi kaçırmadı.


Jehan Babur, çok naif, minicik bir kadın. Şöyle anlatayım, benden iki tane Jehan çıkar! Fakat sesi gerçekten güzel. Sahnede biraz tutuk ve salondan kopuk gibiydi fakat dinleyici o kadar kelekti ki, havaya girememesi bence çok normal. Bugün bir albümünü almak istiyorum. Herkese de tavsiye ederim. Ayrıca kendisiyle tanıştım; son derece güzel bir yüzü ve yumuşacık bir ifadesi olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Yoga derslerine bile davet ettim. Eee genç kadın, yakında evlenir, e evlenen çocuk yapar, çocuk büyür... :)))))


Dün gece için ahiretliğime çoook teşekkür ederim. İnsan sevgilisiz kalınca ölmüyor bu kesin, insanı bitiren tek şey sevgisizlik. Sevgisiz kalmak felç olmak gibi; duygusal felç... Bugün hala yaşıyorsam ve devam ediyoram bunu kesinlikle dostlarıma borçluyum. Allah kimseyi sevgisiz bırakmasın ve herkesin hayatında bol bol sürpriz olsun! Bol bol Muse, yoga, müzik ve her ne iyi geliyorsa o olsun. Daha uzun yazmak isterdim ama kıskandırmak gibi olmasın Erol Hocam'la yelken antremanım var:)))*


Unutmadan, "uyan" çok güzel bir şarkı....
* Ya burada biz bizeyiz diye rahat rahat yazıyorum. Yabancı biri okuyunca kadına bak yoga, yelken deli gibi zamanı, üstüne de parası var diyecek ama işin aslı öyle değil.. Çok şanslıyımdır sadece, her zaman her yerde en doğru hocayı bulur, yamacına yerleşirim. Eee bu da benim doğal yeteneğim:)

9 Ocak 2010 Cumartesi

YOLCUZADE*


İstanbul bana kapılarını açıyor, kendimi bembeyaz bir at üzerinde şehre giren II. Mehmet gibi hissediyorum. ( gerçi muhtemelen haftalarca yıkanmamış ve çok yorgundu buraya geldiğinde. Şehri ceset kokuları sarmış ve bütün askerler huzursuzlanmaya başlamışken acaba nasıl bir inançla ayakta kalmıştı? Artık hissedebiliyorum... Değermiş...)

Uzun süredir ertelediğim, sanki hakkım değilmişcesine elimi uzatıp alamadığım bir hayatı yaşıyor gibiyim. Nihayet, içimdeki tüm kuleleri yerle bir edenleri bağışlıyor gibiyim... "Kimsin ki sen Elvan Hanım, koskoca şehrin surları bile yerle bir olmuş!"* diyerek, içimde kalan molozu temizliyorum... Derin bir uykudan uyanmışcasına huzurla bakıyorum şehre. Topkapı Sarayı daha az canımı yakıyor artık... Galata Köprüsü'nde gözyaşlarıma teslim olarak yürüyebiliyorum... İşin güzel tarafı ağlamıyorum. İçimdeki gölet çoktan doldu, taştı... Bir tek damla daha olsaydı mecbur dışarı akacaktı. Ama yok!

Bugün Sir'e anlatıyordum hayatımda aldığım en büyük hediye paketini... Nasıl kalbimi hoplattığını ama içinden hiç bir şey çıkmadığını. Oysa şimdi, ormanda yürüyen bir masal kahramanı gibi şehrin verdiği küçücük hediye paketlerini bir bir toplarken iyileşiyorum. Her sürpriz, her keşif yaramı sarıyor. Hayal kırıklıklarımı bir daha buluşamayacakları noktalara serpiştirerek yürüyorum sokaklarda. Hafifliyorum. Güçleniyorum. Başka saraylar, başka kuleler keşfediyor ruhum. Uzun uzun susabilen, uzun uzun yürüyebilen, bana uzun uzun katlanabilen bir ortak da cabası:) Allah birini alırken, diğerini veriyor.

İstanbul, şişşt sana diyorum; eyvallah!
* VI. Daire'ye ve Mendere'e ne kadar dua etsek az!!!
**Yolcuzade Sokak / Perşembe Pazarı yolunuzun üzerinde değil biliyorum... Değiştiriverin yolunuzu. Gidip bakın köşedeki dükkana. İçine girin ve Cenevizlilerden kalan sarnıcı koklayın... Buranın Osmanlıya sebil olduğu anları hissedin. Acele edin çünkü yakında istimlak edilebilir... Bu da benim size hediyem olsun:)

11 Aralık 2009 Cuma

MODERN DANS


Dün gece yıllar sonra - demek onca yılda hiç eksikliğini hissetmemişim ki arayı iyice açmışım! - bir modern dans gösterisi izledim. Zeynep Tanbay ve çekirgeleri'nden... Aslında hiç yazmazdım ya nedense sorumlu hissettim kendimi. Neden derseniz sebebini şöyle açıklayabilirim: Emek.

Orada oturup dansçıları seyrettiğim her dakikada insan bedeninin bu şekilde terbiye edilebilmiş olmasını ve ortaya koyduğu enerjiyi takdir ettim.

Dürüst olmak gerekirse modern dans benim yılda bir kaç kez izlemek isteyeceğim bir sanat etkinliği olmamakla birlikte, elli yaşındaki bu başarılı kadının ( başarılı olduğunu düşünüyorum çünkü on yıl öncesine kadar Türk Kahvesi ve Almanya'dan gelen Nescafe dışında kahve bilmeyen, kendi topraklarının içeceği olan şarapla henüz barışan, klasik batı müziğine kulakları hala sağır bir milletin evlatlarıyız ve Zeynep Tanbay dans ediyor. Üstelik de modern dans! ) ortaya koyduğu işi görmezden gelmek bence ayıp olurdu. Herkese, fırsat bulduklarında hiç olmazsa bir kez izlemelerini öneririm.