7 Nisan 2025 Pazartesi

KENDİNE HUZUR VERMEK


Bize verilmeyen, hiç bilmediğimiz ve o hep özlemini çektiğimiz "şey", her ne ise, onu kendimize nasıl verebiliriz, verebilir miyiz? Mesela huzur. İnsan herkes ve herşeyden bağımsızlaşıp huzur bulabilir mi? Acaba?

Bence her birimizin farklı hasletleri, dolayısıyla da birbirine hiç benzemeyen özlemleri var. Keşke benim annem, babam şöyle olsaydı, şu gibi bir evde doğsaydım, okulum şu olsaydı böyle olmazdım gibi cümleler dost sohbetlerinde sıkça duyulur. Ama anlamsızdır. Asıl olan bu talihsizlik addettiklerimiz değil, onların dışında elde kalanlardır.

Biz çocuklara bir türlü sevemediği matematiği öğretmekte ısrar etmek yerine önce çok başarılı olduğu yolu yürümesine izin vererek güven kazandırır, sonra matematik için hamle yaparız değil mi? Peki konu kendimiz olunca niçin bu kadar zor direksiyona geçmek, kişiye özel bakış açısı geliştirmek? Neden dış sebepleri iyi kılmayan hayata bilenip duruyoruz? Ve bu saçma zaman kaybı yerine neden değişmesi mümkün, bizim değiştirebileceğimiz parçalarla yolu belirlemiyoruz?

Bu tam anlamıyla atalettir. Depresyon, hatta kronik depresyon bile olabilir. Üstelik o çukura tek düşen de biz değiliz. Milyonlarcası düştü ve bir o kadarı da çıktı. Neden çıkanlardan olmayalım? Neden kendi kaderini belirleyebilenler arasında adımız yazılmasın?

Kendi adıma çok farklı evlerden ve yaşamlardan gelen bir anne ve babanın çocuğuyum. Ebeveynlerim birbirlerini beğenerek ve isteyerek evlenmiş ama ortak dil bulmakta uzun süre zorlanmışlar. Her ikisi de fazla hassas olduğundan oklu kirpiler gibi ya canları yanmış ya da çok yalnız hissetmiş, hissettirmişler. Bu ne demek? Benim sevgi alış verişi konusunda zorlanmış bir evim oldu demek. Beni ve kardeşimi çok sevdiler evet ama tam anlamıyla huzurlu sayılmazdı evimiz çünkü ne zaman yükseleceklerini, çarşı pazarın ne vakit karışacağını bilemezdik. Babam aniden parlar, annem de ya bizi alıp odasına çekilir ya da onu daha da kızdıracak birşeyler söylerdi. Sonra çiçekli böcekli barışırlardı elbette ama yaşadığımız sahne orada öylece dururdu.

Yine de bunca zamandan sonra arzuladığım şey sahte bir huzur değil. Kendiliğinden olanı özledim ben. Yine de yaratım için çok didindim. Eşyalara, ortama, renklere odaklanıp, asıl olanın etrafında daireler çizdiğim uzun yıllar yaşadım. Fakat anladım ki bu öyle birşey değildi. Babam da aynısını yapmış ama başaramamıştı; annem için her ayrıntısı ince ince düşünülmüş bir ev tasarlamıştı ama ikisi beraber yaşamaya başladıklarında o dergilere kapak olan ev özledikleri sıcak, huzurlu yuvayı sağlamamıştı...

Yine de iki çocuk yapıp, denediler. Çok kötü bir tablo olduğunu söyleyemem, sadece o filmlerdeki bol bol sarılıp öpüşülen evlerden değildi bizimki. Annenin ve babanın kollarına koştuğun sahneler bizde pek yoktu. Yalnızdık biz, her birimiz. Aradan geçen onca yıldan sonra da seçtiğimiz insanları sevsek bile yalnız hissettirdik. Yanımızda huzur bulamadılar. Olmayanı, bilmediğimizi veremedik.

Fakat şimdi düşünüyorum da aslında bu huzur işi mümkün. Çünkü içsel bir "şey". Tıpkı kasları çalıştırmak, zihne egzersiz yaptırmak gibi.Üstelik denemeye değer. Bacaklarımız yorulunca nasıl soğuk su ile duş alıp dinlendiriyoruz, aynı şeyi zihnimize ve ruhumuza da yapabilir, yeşilliklere, denize uzun uzun bakarak daha berrak bir noktaya geçebiliriz. Ruh kendi içine yerleştikçe, beden gevşer ve o hep özlediğimiz huzur bizde tezahür etmeye başlar. İşte o zaman huzurlu insanları da kendi enerji alanımıza almaya başlarız. Belki o zaman gerçekten sevgi ve huzur adına yeni bir yol oluşur. Olmaz mı? Çok mu uçuyorum yine?

4 Nisan 2025 Cuma

HELLO EVERYONE

 


Geçenlerde Özgül'e İngiltere'den dönmeden önce rüyamda İngilizce dert anlatmaya hatta suyunu çıkartıp rüyanın tamamını İngilizce görmeye başladığımı anlattım. Çok güldü. Günlük hayatta Türkçe konuşurken İngilizce tek kelime karıştırmayan, karıştırana da uyuz olan bana ne oluyordu da gece dilbilimci tadında anadilim olmayan bir dilde şakıyordum?

İnsan kendine muamma!

Neyse, dün akşam nenem gibi dokuzda yatıp, sabah yediye doğru uyandım. Uzun bir uyku sanırım iyi geldi. Ne fark ettim biliyor musunuz? İnsan evvela kendiyle didişmeyi bırakmalı ve kendi yakasından düşmeliymiş. Nasıl mı? İlk duyduğumda yani kendi kendime söylediğimde bende hayretler içinde kalmıştım ama sanırım bu defa doğru iz üzerindeyim: Herkes önce bi kendi yakasını bıraksın.

Şöyle ki iç sesimizin gevezeliklerine maruz kalmaktan ve özellikle geçmişin karanlık filmlerini çevirip çevirip bize izleten zihnimize yenik düşmekten vazgeçmeli ve zihni bu görevden azletmeliyiz.

Her tuzağa düştüğümüzde dikkatimizi çiçeklere, böceklere, elimizdeki, önümüzdeki işe vermeli, evdeysek evi toparlamalı, sokaktaysak ilginç bir dükkana girmeli ve çalışıyorsak da kazandığımız paranın hakkını verecek kadar işe odaklanmalıyız. Böyle böyle kimselere çaktırmadan zihnin karanlık sinemasındaki koltuktan ufak ufak kalkabiliriz.

İnsan zalimdir. Zulmün büyüğünü kendine uygular. İçten çürür insan, asit gibi yakan elalem cümleleriyle, sorgulamadan eyvallah dediği elalem değerleriyle yer bitirir içini, kendini. Bu sebepledir ki, etrafımızı eğitmek gibi anlamsız ve umutsuz bir çabadan ivedilikle vazgeçip, kendimize odaklanmalıyız.

Sağlığımıza, neşemize, gücümüze odaklanmaktan bahsediyorum. Olumlu ve olumsuz anlamı hiç ayırmaksızın yalnız ve yalnızca içimizden ne geliyorsa onu yapmaktan, tribünlere oynamamaktan bahsediyorum. Olamaz mı?

Mesela ben yıllarca babama benzetilmeyi çok önemsediğim için aşırı okudum ve erken uyanmayı iş edindim. Belki uyumayı seviyordum ama bunu hiç bilemedim. Şimdi mi? Şimdi kendimi duymaya uykum gelince yatıp, canım istediğinde yataktan kalkmaya gayret ediyorum. Yemekle de ilişkim öyle; biri önüme koydu, ah benim için pişirilmiş diye değil, ne zaman ve canım ne tercih ederse onu yiyorum. Zira aksi durumda bacaklarımdaki ağrı şiddetlenince bana en güzel yiyeceği ikram eden kıymetli dostuma ve değerli ailesine saydırmak istemiyorum!

Kendimizi seçmek, kalabalıklara kurban ettiğimiz özümüzü yeniden bulup, bedenimize, ait olduğu yere, yurduna yerleştirmek zor. Ama mümkün. Eğer olasılık dışı olsaydı Delfi Tapınağı kapısında "kendini bil" yazmazdı. Bu dünyada bilmem, bilmen gereken tek şey kendimiz, gerisi trı vrı.

Bunları niçin anlattım sabah sabah? Şu yüzden. İngiltere dönüşü mükemmel bir İngilizcem olmamakla beraber evet İngilizce rüya görmeye başlamıştım çünkü İngiltere'de huzur bulmuştum, İngiltere'de kendimi bulmuştum. Orada yaşadığım kısacık zamanda eksik, kayıp parçalarım yavaş yavaş görünür olmaya başlamıştı. Orada öğrenilmiş, ezberletilmiş herşeyi ardımda bıraktığım yeni rutinler yarattığım bir sürece girmiş ve bedenime, zihnime ve özellikle ruhuma alan açmıştım.

Bilmediği sularda yüzen ufacık bir balıktım ve korkudan eser yoktu hayatımda. Herşey deneyimdi. İyi ve kötü yoktu. Orada başardığımı, buradaki ezbere satmam uzun sürmedi. Bugün çektiğim tüm ağrıları nasıl inşa ettiğimi artık çok daha açık görebiliyorum. Bir kez daha parçalarımı buluyor ve Elvan isimli kardeşim için kendin ol isimli tabloyu restore ediyorum.

Bunun bir formülü yok. Şu yoldan giderseniz varırsınız diyeceğim bir patikası da yok. Ne rota önerim olabilir ne de kaybolun ya, bulunur bi yol gibi yuvarlak cümlelerim. Sadece yolun bizi, bizim yolu bulduğumuz kesişme noktaları, kavşaklar var, işte oralarda uyanık olmak işe yarayabilir. Ve tabii uyanıklık için kendi egzersiz serilerinizi bulacak olan da sizlersiniz. Hepimiz biricik olduğumuza göre bu kadar değerli ve kişiye özel birşey nasıl formüle edilebilir ki?

İşte bu yüzden hello everyone, hello myself:)))










2 Nisan 2025 Çarşamba

GRİ İSTANBUL'DAN SEVGİLER

 

Günaydın,

Bu sabaha dair beklentim Lodos idi ama malumunuz İstanbul genelde Kuzey'den alır rüzgarı yani Poyraz'ın ellerindeyiz. Büyükler göğsünüzü koruyarak, kendinizi bahar ( elbette ilkbahar ) rüzgarına bırakın derler. Özellikle saçlarınızı ve kollarınızı, bacaklarınızı açarak. Neden ki? Çünkü o tertemiz, yemyeşil bitkilere ve rengarenk çiçeklere dokunan havanın bambaşkadır kokusu, şifası. İyi gelir cildimize, ruhumuza, yaşamla kurduğumuz bağa.

Beni bilirsiniz çok severim rüzgarı. Sesini, nefesimi kesişini, saçlarımı karıştırmasını. Bir tür bağımlılık gibi. Nedendir, nerede başladı onu da hiç hatırlamıyorum. Belki Göktepe ile ilgilidir.

Baharda Bodrum'da olmayı özlüyorum.

Volkan Konak öldü diye üzüldüm bugün. Dayım çok severdi. Benim Karadenizli kanım her ne kadar coşkuyla akmasa da kendisini severdim. İşinde gücünde, makul görünürdü bana. Şimdi öğreniyoruz ki aslında basına yansımayan kocaman bir kalbi de varmış. Yaptığı iyilikleri okudukça iyiler için çanlar çalmaya başladı diye düşünüyorum. 

Sanırım hasatın şekline karar verildi; iyiler gidiyor.

Çok önemli de değil aslında. Gidenlerden veya kalanlardan olmaktan ziyade payımıza düşen zaman ve yaşam formuyla ne halt edeceğimize odaklanmak daha hayırlı. Şahsen ben bu noktada durmaya gayret ediyorum. Yoksa kazık çakmayacağımızı anladık çok şükür.

Bu sabah kek pişirdim. Arife Teyze için. Ona gideceğim ziyarete. Dilerim uzun ve sağlıklı bir ömrü olur.. Şİmdi yavaş yavaş bana müsade. Saçımızı başımızı düzeltelim ve aile dostu ziyaretimize hazır olalım.

İstanbul mu? Gri, bugün de gri ve boykotlu.

30 Mart 2025 Pazar

MANIAC*

 

Hello Ahali ve Selma,

Kusura bakmayın, Selma ayrıcalıklı:)

Hepimize olabildiğince mutlu, sağlıklı ve huzurlu bir bayram diliyorum. Hadi inşallah!

Biraz sonra egzersizlerimi yapıp, duşumu alcağım ve iki uzun seneden sonra kıymetli ailemin bayram sofrasında misafir olacağım. Bunu kırgın bir yerden söylemiyorum, aksine, insanın kendine misafir olmasından çok daha iyi birşey diğerlerinin konuğu olmak. Sadece hazmı zaman alıyor.

Dün akşamdan sağlıklı kekler, poğaçalar pişirdim. Ne o ya sağlıklı bişiler diyenlere gücenirim vallahi, zira tarifler bomba. Gayet yenebilir ve üstüne üslük lezzetli şeyler pişirdim. Yani ben seviyorum, vücudum iyice alıştı ve sevdi bu dev salataları ve sağlıklı tarifleri. Uzun açlıkla zayıflama konusuna gelince, bence abartıldığı kadar işe yaramıyor ama o durmadan bişiler geveleme halini bertaraf edişi güzel. Yani sisteme dinlenecek zaman kalıyor ve bu da enerjiyi arttırıyor. Anlattım da bişi hala bende de eksik, kıçımı kaldırıp yürüyüşe götürmek. Onu düzene sokamadım. Sokakta uzun mesafe yürüsem de sadece yürüyüş için evden çıkma bölümü kelek!

Neyse canım, buraya da bir gecede gelmedik di mi? Yavaş yavaş.

Efenim, şunu diyorum, pek güzel olsun bayramınız, erguvanlar açmış, şehrime .çiçekten taçlar giydirilmiş, ben doya doya tadını çıkartacağım, size de bulunduğunuz yer için aynısını tavsiye eder, matıma kaçarım. Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin yanaklarından öperim. Tahminime göre burada eli öpülecek yaşta birileri henüz yoktur:)) Mutlu bayramlar.


* güzel şarkı. 

28 Mart 2025 Cuma

CUMA SAHİDEN HAYIRLI MI?

 

HAYIRLI CUMALAR...

Desem, bismillah, hayırdır dersiniz. Haklısınız, zatım alışılagelmiş inançlı, geleneksel muhafazakar kalıbından epeyce uzaktır, ki çok şükür ki öyledir. Fakat öte yandan bilinen şekliyle ve tanımıyla seküler olduğum da söylenemez. Konumuz şu ki, şimdi ben hangi cephede savaşayım? Hangi siperde, kime omuz vereyim? Allahsız, kitapsız da değilim, Arap İslamiyetini tek güç olarak gören tayfanın neferi de. Söyler misiniz ben nerelere gideyim?

Çok üzgünüm. Yüzyıllardır bir arpa boyu yol alamayan insanlık için samimiyetle, toptan üzgünüm. Kendini ezbere, başkalarının ayak izlerini takibe bu denli kaptırmış bir toplumun ferdi olmaktan da ayrıca üzgünüm. Oku emrini idrak edememişlikten, sadece kafasına yatana göz atan zihniyet için, beğenmediğinin ardındaki perdeyi kaldırmaya erinen, herşeyi akılla kavrayacağına inanan garibana dersen iki misli üzgünüm.

Türkiye'nin değil, tüm gezegenin zor vakitlerden geçtiğini hepimiz anladık. Anlamış olmanın yumuşaklığı neden gelmiyor peki? Neden incelmiyor da hoyratlaşıyor insan zorluk karşısında? Katılık çözüm olmuyor..

Kendi adıma Kadir Gecesi'ni de aynı memnuniyetle kutladım, ekinoksu da ve hatta şimdi 23 Nisan ve 19 Mayıs için keyifle gün sayıyorum. Dini veye milli hiç ayırmaksızın toplumun tutkalı olan bayramları, bayramla gelen geleneği, kostümü, yemeği, toplaşmaları özlüyorum. Birlikten doğan yaşam neşesini kaybettik ve bunun fark edilmeyişine fena halde üzülüyorum.

Haklı olmak, taraftar toplamak, alkışlanmak falan değil, yeniden sevinçli olmak istiyorum. Benden sonraki kuşağa anlamlı bir toplum bilinci bırakabilmek istiyorum. O yüzden de Cuma'nın tekbaşına bir hayrı uğuru olmasa da zannımca, yine de hayırlı Cumalar demeye erinmiyor, biri selamın aleyküm derse, aleyküm selam demekten kaçmıyorum. 

Yolum doğrudur diye de şişinmiyorum. Sadece arayanlardan olduğuma, dayatılana boyun eğmediğime seviniyorum. Hiç bulamasam da çok öğreniyorum. Döngüler, sarmallar, tarihin çok bilinmeyen sayfalarına iliştirilen notlar beni heyecanlandırıyor.

Varsın bir siperim olmasın, kısmet böyleymiş:)


21 Mart 2025 Cuma

MAHALLE YANAR, ORO..U SAÇINI TARAR

 

İŞTE O BENİM; yangındaki uzun saçlı o..pu. Ne yapayım, hayatın bana uygun gördüğü rol buymuş, eyvallah.

Son zamanlarda canlılıktan, canlı olmakla ölü olmanın farkından çok bahsettim. Haklısınız, sıkıldınız belki ama yazarak kazanmıyorum ekmeğimi, yani zihnimin örümcek, ruhumun balık ağına ve hatta ayağıma ne takıldıysa, blogun payına da o düşüyor çaresiz. 

Son üç gündür tam anlamıyla fırtına takviminin ortasındayız. Mart zordur, mevsim çiçeklerini ve iç titreten soğuğu aynı anda verir. Hem ılık, bereketli günlerin kokusunu salar atmosfere, hem de "dur dur, daha gitmedim" diyerek buz gibi kış rüzgarını üfler yüzümüze.

Bu yıl dengemizi bozan o soğuk ve gri günlerden ülke olarak geçiyoruz. Sadece bireysel, küçük dünyalarımızda değil, toplumsal olarak da mevsim normalleriyle zorlanıyoruz. Asalet, adalet, merhamet, vicdan, haklılık, güçlülük konuşuyor, tüm bu kavramlar arasından yolumuzu bulmaya gayret ediyoruz.

Kimsenin burnu kanamasın dualarıyla yatağıma girerken, sokaktaki kedi köpeğe mi ağlasam, meydanlardaki genç insanların ana babalarının yüreğindeki korkuyla mı titresem bilemiyorum. Tek bildiğim sular ısınıyor ve birileri fena halde haşlanacak. 

Ama kim?

İnsan sıcak evinden, sabah kahvesinden, sağlığından ve sevdiği müziği açıp kelimelere saklanarak mızmızlanmaktan utanır mı? Utanıyorum, tam da şu an utancımın orta yerinden, konfor alanımdan yazıyorum. Bu soğukta yarı aç yarı tok ekmek arayan, adalet arayan her canlıdan ölesiye utandığım yerdeyim, üstelik hiç olmadığım kadar kendimdeyim.

Tüm bunlara rağmen geçmiş yıllardan farklı olarak canlılığımın ve ölümlülüğümün de koruyucusuyum aynı zamanda. Baharın, çiçeklenmiş ağaçların, havada dolanan fırtına kokusunun bilincinde, gerektiğinde "buradayım" diyeceğim anın bekleyişindeyim. Farklılık beklemedeyken zamanın donmadığına uyanmış, hayatın akışına katılmayı idrak etmiş olmamda. Görünürde normal bir sabahta saçlarımı tarıyor olsam da, tarih yazan olaylar zincirinin ilk günlerini yaşadığımızı sezebiliyorum. 

Ne mi diyorum? Kendine şefkatli, günlük akışta inatçı ve bol duayla açık şuurla, temiz vicdanla aydıklıkta kal diyorum. Hem sana hem kendime sabır, sükunet ve gerektiğinde direnç ama kabalaşmayan bir direnç diliyorum. Savaş yanlısı olmamakla birlikte, hiç savaşmadan esir düşmek ve yenilmek istemiyorum. Şimdi mi? Hadi git, saçlarını tara, yaşam biz katılsak da katılmasak da akıyor, kendini ihmal etme.

20 Mart 2025 Perşembe

IŞIKLARI KİM KAPATTI?

 

Bahardan, çiçeklenen ağaçlardan bahsediyordum. Yağmurun güzelliğinden. Ve birden tüm atmosfer değişti. Bir sabah uyandık ve acaba ne zaman olur dediğimiz saçmalıklardan birine gözlerimizi açtık...

Bu uyanışın sonu nereye varır, önümüzdeki günlerde bahara neler dahildir elbette bilemem, bilemem ama tahmin edebilirim. Uzun zamandır insanlığa işkence edenler hem dışarıda hem içeride hız arttırınca biz mini minicik piyonların uykusu kaçıyor. Yaşam hakkı elinden alınan bir grup bahtsız, bakakalıyoruz gelip gelmeyeceği belirsiz geleceğimize.

Gençlerin haline üzülen orta yaşlı bir teyze olarak, elimden ne gelir sahiden bilmiyorum. Kendi bulunduğum noktada karanlığa yenilmemeye çalışmak dışında öylece beklemedeyim. Ve biz uzun yıllardır beklemedeyiz...

18 Mart 2025 Salı

SEVDİĞİMİZ HAVALAR GELDİ:)

 


Günaydın İstanbullll,

Ruhun gelgitleri bir tarafa bırakılabilirse nefis mevsime girdik. Hazır mıyız çiçekli böcekli günlere? Böcek diyorum çünkü kabak çekirdeği içine benzeyen yeşil bir böcek var ve bahar gelince ne yapıp edip evime geliyor:)) Ah tabii uğur böcekleri var. Çok seviyorum onları. Aklıma hep ilkokulumuzun arka bahçesi geliyor. Ne keyifli şey çocukluk derdim ama tamamı değil elbette.

Çocuklarla çalıştığım yıllar boyunca bir çocuğun da en az yetişkinler kadar acı çekebileceğini öğrendim. Sadece ifade ederken tercih ettiğimiz yollar farklı. Yine de nerede inleyen bir canlı görsem, ister ruhu yaralı olsun, ister bedeni hamen tanırım ve onun neresi acıyorsa benim de tam oram sızlamaya başlar.

Empatlığın b..çıkarttığımı anlatmış mıydım? Denge dostum sihir denge; insana hem kendi merkezinde kalabilmesi ve kendi ihtiyaçlarını layığıyla karşılayabilmesi için iç denge, hem de dışarıdakilere el verebilmesi adına dış denge lazım.  

Malum bir buçuk aydır fizik tedavim sürüyor, şimdiden bacaklarım güzelleşti:)) Osman'a rakip olmama daha çok yol olsa da atalarımız doğru söylemiş, bakarsan bağ, bakmazsan dağ oluyor. Ama sahiden dağ!

Hah bi de kıymetli bir nörologla çalışmaya başladım. Çok önemsediğim bir çalışma yürütüyoruz, inançla ve tam teslim devam ediyorum. Normal olmasam da, ki istemem ki zaten, kendi merkezime hizalanmam için bana destek veriyor. Ederi büyük... Tedavim tamamlanınca elbette neler olduğunu yazacağım. Fakat bahar bu işler için sahiden iyi bir ay. İnsan içeride ve dışarıda hizalanmadan, hele hele içeride, hayat asla akmıyor. Daha doğrusu biz o akışta olamıyoruz. Ruhu, zihni donuyor insanın, ağzına avuç dolusu buz atmışsın gibi düşünemez, hissedemez oluyorsun. Yani en azından bana öyle oluyor.

Bugün bence evde tatlı tatlı zaman geçirmek adına güzel birgün. Mutlu, sakin, evimizin sıcaklığında, elimizin ayağımızın tutuyor olmasının şükründe yuvarlanabiliriz. İşteysek de ağırdan ağırdan havadaki tatlık kokuları kaçırmadan çalışsak güzel olur. Her saat delice ve telaşla iş yapılmaz değil mi?

Haftanın kalanı güzel geçsin.










17 Mart 2025 Pazartesi

AN

 

İbn ül Arabi geçmiş ve gelecek olmadığını söylerken, sadece ve sadece "an"la,  anın varlığıyla ilgili hakikate dikkat çekerken haklıydı. Sadece ve sadece an, an'lar mevcut, ötesi berisi belirsiz....

Peki neden? Çünkü insan hayatta kalmak için zihnine, ruhuna ağır gelen, taşıyamayacağı kadar can yakan hatıralarını ya dipsiz bir kuyuya yuvarlar ya da bambaşka bir forma getirerek yeniden anlatır kendine ve kendini ikna eder. Bu sebepledir ki aynı olayı on farklı kişiden dinleseniz, on farklı olay yaşanmış gibi şaşırırsınız ayrıntılara. 

Yaşam subjektiftir.

Bu sebeple de elde var an. Bu sabah yaşadıklarımı, birkaç ay sonra bambaşka hatırlayacağım. Bu yüzden ne kendi hatıralarımıza, ne de diğerlerininkine güvenemeyiz... BURADAKİ SORUN İYİLİK KÖTÜLÜK, DÜRÜST OLMAK VEYA OLMAMAK DA DEĞİL, SİSTEM BÖYLE. İnsanlığımızın, biyolojik canlılığımızın, akıl sağlığıyla devam edebilmesinin yolu, yordamı bu. Çok ağır bir çantayı otobüs durağında unutmak, yağmurla evden çıkıp, hava açınca şemsiyeyi bir yerlerde bırakmak gibi aslında, öylesine, sakince, üzerinde düşünmeden yaptığımız birşey.

İnsanın sinir sistemi düşündüğümüzden çok daha hassas bir mekanizma. Varlığımızın bütünlüğünü korumak, sağlıklı kalmasına destek vermek kesinlikle mesai.

Sabah sabah aklıma geldi....



15 Mart 2025 Cumartesi

UYANIŞ

 

Boğuk, eski ama canlı. Kulağımdaki ses tam olarak neydi hatırlayamasam da hem evden gibiydi, hem de hiç tanımadığım uzaklardan. Yoksa evim uzaklarda mıydı? 

Kımıldayamıyordum. İstesem bile olmuyordu. Bir masa veya sandalye gibi zemine mıhlanmıştım. Hacmim yada ağırlığımdan ziyade hissizliğim hareketsiz bırakmıştı beni. Hissiz, kımıltısız ama yine de canlı olmak mümkünse eğer, evet canlıydım. Fakat bana göre canlılığın alt sınırındaydım.

Ölsem uyusam, ölsem kurtulsam nidalarına aşinaydı kulaklarım. Fakat hiç duymamıştım ki biri ah bir yaşasam demiş olsun. Yaşamak sanki hep cepteydi, sanki istemesek bile hep vardı. Oysa ölüm öyle miydi ya? Ölümü çağırmak gerekirdi. İnsan bile isteye ölümü çağırır mı demeyin, şaşırmış gibi de yapmayın çünkü evet, insan ölümsüz değilse eğer yaşamdan çok ölüme yakın olduğundan, bile isteye çağırdığındandır.

Çünkü yaşamak, canlılığı korumak zor. Duyguda, düşüncede hatta yediklerini sindirirken bedende her an çürükçül birşeyler taşımayı adet haline getiren, canlılığının içinde her daim ölüm taşıyan insan eğer yaşamdan yana duracaksa bu büyük çaba gerektirir. 

Aldığın nefesi, bedeninin her hamlesindeki konforu hissetmek, kendi sesini güzel bir şarkının sözlerini dillendirirken yakalamak... Bunlar öyle kendiliğinden olmaz... Fakat ustam çabasız çaba derdi; bütün bu canlılık alametleri ittirerek kaktırarak değil, bizden daha büyük bir döngüyle senkron tuttutarak mümkün. İstek evet, zorlamak hayır.

Velhasıl kımıldayamıyorum. Bir masa gibi son bırakıldığım yerde. Kalın veya ince, güzel ya da değil bacaklarımı hissedemiyorum. Yakınlarda bir ayna bile yok, kendime bakamıyorum.

Avuçlarımın içinde yumuşacık, kum zemini hissetsem de gözlerimi açmaktan korkuyorum. Duyduğum sesler sol kulağıma dayadığım tritondan geliyor. Muhtemelen sahildeyim. Denizin sesini duyar gibiyim, hafif bir nem ve tuz kokusu da var. Suya ulaşabilsem belki yüzeceğim. 

Kıyıya vurduğumu anlıyorum, yaşamın kıyısına.

14 Mart 2025 Cuma

AVE MARIA


Haftaya benim kızlara, kadın arkadaşlarıma Tanrıça İsis anlatacağım. İsis, Meryem, Demeter, İştar ve hatta adı hızla yeryüzünden silinmiş ne kadar tanrıça varsa hepsinden ve aslında bir ve tek olan parçamızdan bahsedeceğim. Her birine tek tek ve sonunda bir tek selam göndereceğiz. Annelerimizden, teyzelerimizden, büyük ninelerimizden, kızlarımızdan, arkadaşlarımızdan esirgeneni, unutturulanı konuşacağız. İçimizde saklı olduğunu bilmediğimiz, ama sezdiğimizde ve her coştuğunda kafası taşla ezilen parçamızdan nasıl hunharca kopartıldığımızdan bahsedeceğim.

Konuşmamı Ave Maria dinleterek açmayı düşündüm. İnese Galante söylesin. O billur sesiyle yeryüzünden cennete yakarsın, biz gözyaşı dökelim.

Ben ne zaman acısına dayanamayıp kalbimi söküp çıkartsam, ortaya koysam ve ne zaman gözyaşlarımla odacıklarını, kapakçıklarını bir bir yıkasam, Meryem hemen gelir. Meryem  Ana Hızır gibi, İdris gibi çağlarla, mekanla sınırlanamayacak çok güçlü bir enerjidir, insanı sevgi ve ışığın gücüne inandırır. Meryem Ana, kadına tanrıçalığını hatırlatır, iade-i itibardır Meryem'le temas.

Tüm gelmiş geçmiş tanrıçaları eteğinin ucuna toplar Meryem, onun her çocuğuna yeter sevgisi. Güney Amerika'da siyah tenliyken, Avrupa'da akça pakça bir genç kadındır. Bizim topraklarımızda sanki rakibiymiş gibi sunulan Hazreti Fatma'yla da bana sorsanız can ciğer kuzu sarmasıdır.

Adı değişir, ten rengi, kıyafetleri değişir ama aslında kadının gücü, ışığı, merhameti ve şefkati dışında herşey karanlık ve yalandır Dünya'da.

O yüzden bu gece eğer denk gelmişseniz ve bu yazıyı okuduysanız lütfen Ave Maria'daki yakarışın güzelliğini kalbinizle, onun kulaklarına güvenerek dinleyin. Ve korkmayın, bin hayatta da kafamızı  kırsalar yine de buradayız, yine buralarda olacağız:)






8 Mart 2025 Cumartesi

OTOMOBİL UÇAR GİDER...


İstanbul'dayım. Devlet hastanesindeki günlük fizik tedavi seansım az önce bitti. Terapide beni yönlendiren uzman, Gözde, çocukluk arkadaşım. Sadece bedenimin değil, ruhumun ve hayatımın zorlayan girinti ve çıkıntıları hakkında da fikir sahibi olması benim şansım. Yıllar içinde canına okuduğum, kıymetsizleştirdiğim hatta yok saydığım yerden ayağa kalkmama Gözde yardım ediyor. 

Bacaklarım, bedenimin alt kısmı bir süredir taşlaştı sanki, beni taşımayı reddediyor. Öyle ki ben görmezden geldikçe katlana katlana artan acı beni buraya kadar getirmeyi ve ne yapıp edip kendini görünür kılmayı başardı. O zaman anladım ki her şey görülmek, bilinmek istiyor. Görmezden gelinmek katlanılır şey değil. Üstelik sadece Tanrı da değil; olumlu ve olumsuz tüm durumlar, duygular, düşünceler... Herkes ve herşey görülmek, duyulmak ve bilinmek istiyor.

Yeni arzum bu: kendimi yeniden, kendim için görünür, duyulur, bilinir kılmak. 

Hastane çıkışında Gözde'nin tarif ettiği kasaba doğru yürüyorum. Neyse ki dizimde ve kalçamda bu hafif tempolu yürüyüşümü baltalayacak ses yok. Fakat kasapta ciğer kalmamış. Çok sevdalısı olmamakla birlikte b vitamini için yemem gerektiğine karar verdiğimiz ciğer yok denilince fazla dert etmedim. Rotamı siyez unundan ürünler satan dükkana çevirdim. İki tane sağlıklı lahmacun yesem güzel olmaz mıydı? Zaten yolun çoğu bitmişti, neredeyse varmıştım Şenesenevlere.

"otomobil uçar gider, gönlüm gibi coşar gider..."

A, a ben şarkı mırıldanıyorum! Ne kadar iyi bir haber, demek ki kendime bakmak, acımı, ağrımı sızımı sadece bedenimden değil, zihnimden, ruhumdan da kaçmadan görmek daha arzu aşamasında hemen hediyesini veriyordu. Doğrusu huyumu suyumu bilmesem bunu da doğru okuyamazdım ama ben acı çektiğimde acıyı görmezden geldiğim gibi iyi hissettiğimde mutluluğumu, huzurumu da göremem. Her ne olmuş ve nerede olmuşsa geçmişte, tüm duygulanımlarımın fabrika ayarları hasarlıdır. Ama gayet iyi bilirim ki dudaklarım şarkı mırıldanmaya başlamışsa, hele de hiç aklımda fikrimde olmayan bir şarkı döndürmeye başlamışsam aniden, orası mutlu ama sahiden içsel anlamda mutlu hissettiğim andır. 

O dakikalar öyleydi, minibüs caddesi üzerinde yürürken ne ciğer vardı aklımda ne pide, "otomobil uçar gider, gönlüm...."

Hemen anladım ki, dün kendimi iyi kılmak adına attığım o ufacık ama yıllar sonra atılabilen küçücük adımın ışıltısıydı yaşadığım.

Birgün önce şehrin en saygın nörologlarından biriyle görüşmeye gitmiştim. Saygınlığı insanın biricikliğinden bahsediyor oluşundaydı. Daha önce de adını duyduğum, hatta bir kez randevu alıp, nedense gidemediğim biriydi. Fakat dün gitmiş, odadan içeri girmiş ve söylediklerini duymuştum. Sanırım O da beni duymuştu ki hemen çalışmalar başladı.

Ömrümde ilk kez yardım istemiyordum ama çok yorgundum ve doğru yerden yardım istiyor olduğuma güvenmeye çok ihtiyacım vardı. Hayat beni garantici yapmıştı. Akışta, teslimde yaşayamayan, donmuş bir ruh, kaygılarla paralize olmuş zihin ve artık ikisiyle devam etmek istemeyen bacaklarım vardı. Her anlamda çakılıp kalmıştım, ilerleyemiyordum.

O masada uzandığım kırk dakika boyunca kasılmanın, gevşemenin, korkmanın, umut etmenin her rengi, her kokusu geçti bedenimden. İyileşmek istiyordum. Ölüm değildi canımı yakan, yaşama ait olamayan, donmuş ruhumdu kurtarmam gereken. Canlılığımın hakkını verememek dayanılmaz olmuştu.

Olacak demişti doktor, yavaş yavaş yaşama döneceksin. Peki dedim ve ertesi gün dudaklarımdan dökülen şarkı bu yüzden beni umutlandırdı. Olabilir miydi sahiden?

On yıl önce başlayan macerada  aslında ilk ses verdiğinde duymuş ve görmüştüm kan damarlarımdaki aksaklığı. Yaşam ruhumda ve zihnimde akmadığı gibi bedenimde de akmıyor alt bacağımda durgun bir göl gibi birikiyordu. İlerleyen yıllarda topuklarımdan çivilendim adımlarıma. Yetmedi asla başıma gelmez dediğim diz sorunları, bağ yırtıklarıyla taçlandı bedenimin çığlıkları. Kendimi iyi kılmayı bilmiyor, biliyorsam da bilinçaltımda öyle bir sağırlık ve düşmanlık besliyordum ki asla hareket geçemiyordum. 

Uzun ve sancı dolu günlerimde acı içinde kıvranarak etrafımı suçlamayı seçtim. Öfkem, kederim, görünmezliğim ateş olmuş ayak parmaklarımdan tepeme kadar alev almıştım. Etrafıma kıvılcımlar sıçratıyor, bir akrep gibi kıvranıyordum.
Epeyce bir süre sonra nihayet seçimimi yaptım ve kendimi sokmanın tek çare olmadığına ateş denizini geçebileceğime karar verdim. Sadece yardıma ihtiyacım vardı. Zaten bu şekilde devam etmekte ısrar edersem ölecektim. Ben ölümle gelecek yaşama inanmasam ateş çemberini geçemezdim, bir doktorun kapısını çalıp uzatılan eli tutamazdım.

Şimdi çemberin dışından yazıyorum. Şaşkınım. Sahiden kendimi sokmama gerek kalmamış olabilir mi, inanamıyorum. Ama diliyorum, diliyor ve inanıyorum. Bu yazdıklarım da hislerim kaybolmasın, geriye dönüp baktığımda hafızam bana tuzak kurarsa kanıtım olsun diye. 

Ateş çemberinden çıkmayı seçmiş bir akrebim ben, kendi ölümüne karar veremeyeceğini anlayıp, canlılığını sorguya çekenim. Yaşamadan ölmeyi reddedenim.

















7 Mart 2025 Cuma

RESİF


Gün batımını izleyerek denize paralel yürüyordum. Kıyıda resiflerde o güne kadar hiç karşılaşmadığım büyükte  bir deniz kabuklusu duruyordu. Çölü ardıma alıp, soluma sıralanmış dağları izleyerek ya da onlar beni izlerken, kabuğa doğru yürümeye başladım. Yürüdüm, yürüdüm. Resife ulaştığımda Ay yükselmiş, ardımda kalan kıyı şeridindeki restaurant ve kafelerden müzik sesi yayılmaya başlamıştı. 

Kabuk o güne kadar gördüklerimden kat be kat büyüktü. Dertop edilmiş bir döşek gibiydi ve tüm deniz kabukluları gibi fırfırı sağa doğruydu. Uzunluğu seksen doksan santim, çapı da tahminime göre 60  santim civarındaydı. Uzaktan bakıldığında, dip kısmı klasik formdan biraz daha dar  bir pithos da diyebilirdiniz ona ama değildi. Belli belirsiz kımıldıyordu ve beni o, gözün zar zor gördüğü hareketle getirmişti yanına. 

Etrafında dolaşmaya başladım. hayret içindeydim ve şaşkınlığımın nedeni kabuğun büyüklüğü değil, açıklığından dışarı taşan canlının uzuvlarıydı. Gördüğüm kollar bir kafadan bacaklının değil, bildiğimiz homosapiensin kollarıydı; incecik, neredeyse bembeyaz, üzerinde açık kahverengi çiller olan iki kol ve bir kafa! Hava kararmıştı. Neyse ki cebimde fener vardı. Sık sık ve aniden kesilen elektrikler yüzünden fener taşıma alışkanlığı edinmiştim. Fenerimi çıkarttım ve hızla yükselen nabzıma ve buz gibi terleyen ellerime aldırmamaya çalışarak düğmesine bastım.

Yanılmamıştım. Saçlar kızıldı. Uzun, kızıl saçlar. Fakat bir yengeç dolanıyordu saçların arasında. Üstelik bu yengeç geçen yıl dalışta gördüğüm en tehlikeli türlerden olan resif şeytan yengeciydi. Biliyordum, yenmediği sürece zehrini akıtabileceği mekanizması yoktu fakat yine de onu ölü mü canlı mı olduğunu henüz bilmediğim bu kadın/kabuğun saçlarında görmek beni irkiltmişti. Fenerin ışığını doğrudan gözlerine hedefleyerek uzaklaştırdım onu. İnanır mısınız gitmedi! Işığı üzerinden çektiğim noktaya mıhlanıp, sanki avını elinden almış hainin tekiymişim gibi bize bakıyordu. 

Olağandışı bir anın içinde muhtemelen tekrarı mümkün olmayan o sahnede er ya da geç saçları kenara toplayıp o yüze bakmam gerekeceğini biliyordum. Sadece zaman kazanıyordum. Yavaşça bileğini kavrayarak nabzını yokladım. Yavaş da olsa kalp atışı vardı. İşte şimdi onu çevirebilirdim. 
Belki tam ben bu işlerle debelenirken, sahildeki evlerin birinde terasta içkisini yudumlayan genç sanatçılar kamerayı kurmuş ve benim bu sıradışı durumla veya sanat eseriyle ne yapacağımı kaydediyorlardı. Hatta kimbilir belki de birkaç saat içinde yılın en çok tıklanan youtube videolarından birinin kahramanı olacaktım? 
Sesli güldüm. Böyle bir kurgunun içinde olma ihtimalim kalp atışlarımı sakinleştirmiş,  vücut ısım da makul seviyeye gelmişti. Bir kez daha dev kabuğun etrafında dolandım ve ellerimi üzerinde dolaştırdım. Yapısına dair ipucu arıyordum. Kokladım, dokundum. O kadar iyi dizayn edilmişti ki, kokusuna kadar kesinlikle deniz kabuklusu olduğuna bahse girebilirdim.

Kabuğa zarar vermekten çekinerek yavaşça çevirmeye başladım. Resifte takıldığı oluktan daha düz bir zemine yuvarlamak istedim. Kabuk dönünce kadının yüzü ve kolları da savruldu. Gerçekten müthiş tasarım diye düşündüm. Artık sırtüstü yatıyordu insan kısmı. Dev kabuğun bombesi yüzünden bel hafif havada kalmış, bembeyaz göğüsleri meydana çıkmıştı. Nefesimi tutuyordum. Saçlarını yüzünden kenara çektim ve ikimiz aynı anda derin bir nefesle gözlerimizi açtık.

O artık neredeydi bilmiyorum fakat ben odamda, yatağımdaydım ve saçlarım boğazıma dolanmıştı.







6 Mart 2025 Perşembe

PERŞEMBE'Yİ GÜNEŞ ALSIN

 


Günaydın :)

Güzel bir sabah değil mi? Serin, güneşli. Geçmişte böyle hissetmezdim fakat şimdi güneşin yaşamakla ilgisini, canlılıkla bağlantısını sezebiliyorum.

Eskiden hissetmezdim. Buz gibiydi kalbim. Sadece düşünürdüm. Düşünür, kırılır ve küserdim. Küsmeyi annemden, düşünmeyi babamdan öğrendim. Kırılmayı da ben ekledim. Böylece müthiş bir kombinasyon yarattım hayatımda.

Fakat hepsinin anlamsızlığında buluşturdu hayat beni. Öyle yavşak bir kavşaktayım ki ya devam edeceğim ya da arkadan gelen bir aracın kurbanı olacağım. Tarih beni yazmayacak. Soylu veya ünlü değilim. Kendimle ilgili keşiflerimi saymazsak kaşif olduğum da söylenemez ama önemi de yok, zira ben burada kendi tarihimi, tekerrür eden hikayelerimi bol bol yazdım. Söz uçar, yazı internette sürünür. Oysa havalı kağıtlara, güzel bir ciltle basılı kalmak istemeyen söz var mıdır?

Ben mektup takımlarını çok severim. Ne zaman bir kırtasiye bulsam hemen bakarım ne var ne yok diye. En son Almanya'dan almıştım güzel bir takım, kullandım. Gerçekten yazılanlara değer kattığını düşünüyorum. İnsan iyi tasarlanmış, dokusu güzel bir kağıda dokununca keyifleniyor.

Konu neydi? Gitti yine aklımdan.

O halde hayırlı bir Perşembe olsun.



2 Mart 2025 Pazar

CANLI BİRŞEY: TOPRAK

AĞIR AMELİYATTAN ÇIKAN ve hastaneyi birgün terkedeceğine inanan hasta misali gezegendeki günlerimizi umursamazca tüketiyoruz. O yaşama dönecek, biz içinde eksiklendiğimiz yaşamdan ölüme geçeceğiz. Arada fark var mı derseniz, emin olamıyorum. Zira O da acı çekmekte, biz de, onun da kendini oyalamak zorunda oluşu kaçınılmaz gerçek, bizimki de.

Son okuduğum kitapta bir deney grubuyla altı ay yeraltında yaşamış adama nasıldı orada olmak diye soruyorlar. Canlıydı diyor, canlı birşeyin içindeydim. O HALDE YAŞAM BİTTİĞİNDE veya biz yaşamayı piç ettiğimizde bizi başka bir canlılığın içine bırakıyorlar diyebilir miyiz? Yeryüzündeyken başaramadığımız canlılığın hakkını verme işini belki orada başarırız diye son bir deneme mi? Ağaç köklerine, mantarlara, böceklere, çiçek ve kuşlara karışıyoruz... Hayal gücümüzün oldukça dışında ve belirleyemediğimiz şekilde karışıyoruz yaşama. aslında yine bir sürükleniş.. Belirlemek? Sanki yeraltına inmeden evvelki bölümü biz mi biçimlendiriyorduk? 

Ne anlatıyorum ben Allah aşkına? Git orucunu aç dostum:))


28 Şubat 2025 Cuma

ORMANA GİTMEK...



Bana sorsanız metaforların en güzelidir deniz, orman, labirent ve kule... Anlatmak istediğimizi çokça cümleye gerek olmaksızın iletir dinleyenimize.  Kimbilir belki de bunca yıl kesintisiz kullanılmış olmalarının sebebi de budur; herkesin bilinçaltında bildik semboller ormanlar, denizler, kuleler, labirentler... Hepimiz geçmişizidir yedi denizi, her birimiz ya tırmanmıştır kuleye ya da firar etmiştir. Ormanda kaybolmayan veya karanlığından korkmayan, orman kenarında dolanıp içeri giremeyen az mıdır? Ya da kendi inşa ettiği labirentin planını unutmayan?

İnsan bunların hepsi ve hiçbiridir. Her deneyimden geçen ama daima bir önceki adımı unutandır.

Ormana gitmeyi ilk kez çocukken masallardan, uzun yıllar sonra da ustamdan duymuştum. Hindistan'nın Ortaçağında bilmem hangi bölgede erkekler için düzenlenen bir inisiyasyon hikayesi anlatmıştı bana. Kulağımda kalmıştı, hayatımda da olsun istedim ama herşey gibi onu da yarım yamalak anladım, eksikli uyguladım.

Yine de ağaçlar diktim. Ormanda kulübemi inşa edemesem de ağaçlarım oldu. Yılda birkaç kez yanlarına gidiyor, aralarında dolaşıp konuşuyorum. Onları sevdiğimi söylüyorum, özlediğimi, birgün mutlaka yanlarına geleceğimi. Çokça söylersem olur diye inanıyorum fakat yine de bu hayali mümkün kılmak, ağaçların arasında yaşamak adına kımıldayamıyorum. 

Varlığımın kendini gerçekleştirmek isteyen parçası felçli, ona komut veremiyorum.

İçimde biryerlerde hep ormana gitme isteği var. Ormana gitmek ve orada öylece kalmak. İçinde ateş yanan ufacık tek göz bir kulübe, biraz yiyecek. Dışarıda hangi mevsim olduğu önemsiz. 

Sabah uyandığımda ormanı duymak istiyorum. Seslerini ve sessizliğini. Günün her saatinde ayrı yönden esen rüzgarı hissetmek, güneşin ışıklarına göre şakıyan türlü türlü kuşun sesini ayırt edebilmek ve zamanla hiç kaybolmadan ormanın en kuytusuna kadar gidip, tekrar kulübeme dönebilmek. Öyle ki günler geçtikçe ormanın tamamını kulübe gibi hissetmek; kulübedeyken ormanda yürümek, ormanda yürürken kulübede olabilmek istiyorum.

Kadim bir ağacın altında olsun kulübem. Gökyüzüne bakmak istediğimde onun dallarının arasından göreyim mavilikleri. Yanına gidip çoraplarımı çıkartayım, sırtımı gövdesine dayayarak içeyim kahvemi. Kocaman gövdesinden geçen suyu, köklerine sarılmış mantarları hayal ederek geçsin günün ilk saatleri. Uykum kaçarsa yorganımı alıp altına sereyim. Yazmak istediğimde, düşünmemek, konuşmamak istediğimde hep ona, ağaca gideyim.

Ormana gitmek istiyorum. 




25 Şubat 2025 Salı

SOVUK ŞUBAT

 

Günaydın,

Kombili evde yaşamak bazen hayat kurtarmıyor. Mesela bu kış. Eski bir apartmanda oturduğum ve sahile yakın olduğumdan hiç ısınamadım. Sürekli üşüme halindeyim ve kat kat giyinmekten aşırı yorgun düştüm. Elbette ısınamayan ve yarı aç yarı tok yatan insanlarla halimi kıyaslayacak kadar delirmedim ama İstanbul uzun zamandır bu denli zorlayan soğuk görmemişti. Hatta şöyle söyleyeyim benim hiç palto giymediğim kot ceket kazak veya kabanla geçirdiğim kışlar oldu. Bu nedir yahu?

Neyse ki İsveç'e giderken aldığım içliklerim var. İyi ki almışım. Ve daha komiği kayak yapacakmışım gibi kar montum var, ki ben ömrümde kayak yapmadım. Sanırım bir ara lüzumundan fazla kazanmış olmalıyım ki aldıkça almışım. Neyse, işe yaradı işte.

Soğuktan pazara kısacık uğrayabilir oldum. Banyo yapmayı gözümde büyütüyor ve evime dönünce asla tekrar dışarı çıkmak istemiyorum. Düpedüz kış uykusuna yatamadığımdan ve o kadar uyku sevmediğimden bu soğuk ve kasvetli günlerle zorlanıyorum.

Siz ne yapıyorsunuz? İstanbul kışına benim kadar uyumsuz başkaları da var mı meraktayım.






17 Şubat 2025 Pazartesi

NEHİR GÜLÜ


Bahçedeyiz, parçaları birleştirerek ve yapıştırarak yarattığımız maketin kokusu asılı havada. Yandan çarklı nehir gülüm. Mavi. Kardeşime uçak yaptık, o da uzaktan kumadalı, sen yaptın ama aynı gün değildi sanki? O uçak havalanabilmiş miydi? Mandalina ağaçları üzerinde kısacık bir uçuş hatırlıyor muyum yoksa hafıza hileleri mi o görüntüler?

Neden bana tekne, kardeşime uçak? Neden bu kadar erken?

Güldük mü biz o gün, eğlendik mi? Hatırlamak istiyorum. Bazen yaşamak değil, sadece hatırlayabilmek istiyorum. Eğer hatırlarsam bende  eksik olanın tamamlanması mümkünmüş gibi hissediyorum.

Geçen gün dedim ki kendime, eğer hayatımı yazıyor olsam kitabın adı Nehir Gülü olabilirdi. Yaşam akıp giderken, nasıl donup kaldığımı ve o nehrin kıyısından kımıldayamadığım gibi, yandan çarklı nehir gülüne atlayıp uzaklara da gidemeyişimin hazin ve komik halini anlatmak isterdim.

Epeyce isyankar hissediyorum kendimi ve bu his yalnızca geçmişe karşı değil, hayatın tümüne direnişteyim. Don Kişot musun yahu dediğini, duyar gibiyim sevgili okur ama inan değil, sadece don ve t-shirt belki! 





16 Şubat 2025 Pazar

FARKINDAYIM


Hep yeniden mi hayat? Öyle, öyle ama gerçekten istersek öyle. Ben mi? Bilmem, her yıkılışım yenilenme gibi görünse de, durup arkaya baktığımda asıl olanın etrafında daireler çizdiğimi hissediyorum. Böyle böyle azalıyor ve belki de yine böyle böyle çoğalıyorum. Eksilen Elvan'la kabından taşan Elvan hala aynı evde, aynı bedendeler ama bir başka Elvan  daha var ki O, zaman zaman bize katılsa da ekseriyetle firarda. Bu bölünmüşlük hissi nereye kadar? Nerede hizalanır  şu üçü ve hizada kalırlar mı vallahi bilemiyorum.

Yazmak istediğimi söylüyor yazmıyorum. Gitmek istiyor gitmiyorum. Kendimi ben sandığım şeye düğümlemiş, biri gelsin çözsün diye bekliyorum. Rüyalarım mı? Orada özgürüm. Rüyalarım firardaki Elvan'ın hizmetinde; bilmediğim sokaklarda, hiç adım atmadığım evlerde ve güvenli kucaklardayım. Fakat uyandığımda yine düğüm düğüm içim.

Bazen Ferdi Özbeğen konserine gitmek istiyorum. Bilmem, öyle işte. Onu en ön masadan izlemek, şarkılarıyla kafayı bulmak, belki böylece o düğüm sandığım şeyin sadece yanılsama olduğunu gösterir bana diye bir umut işte saçma sapan.

Şöyle bir bakıyorum da ömrüm korku ve öfkeyle geçmiş.. Çok korktum ben, korktukça öfkelendim. Öfkelendikçe kaçtım. Çok yorgun bir beden, ağrıyan dizler ve un ufak olmuş duygu ve düşünceler torbasıyım. Hayat!

Neyse ya, hadi ben derse gidiyorum, hepimize iyi Pazarlar.



*Sezen Aksu, Farkındayım.

11 Şubat 2025 Salı

İSTANBUL SOVUK


Günaydın,

Eski model, sahile yakın bir binada yaşamanın nimetlerini hepiniz tahmin edersiniz di mi? Fakat bugün eziyetinden bahsedeyim azıcık. 

Rahmetli Atilla Aksoy'a neden yalıda yaşamak yeride yazın sınırlı zamanda tekne turlarıyla yetindiğini sorduğumda, boğaz kenarı rutubetli oluyor demişti. Onun gibi deniz seven birinin rutubete yenilmesine şaşırmıştım. Zira istese değil yalıyı, semti ısıtacak gücü vardı ama haklıymış Atilla Bey, insan yaşı ilerledikçe başka bir noktadan yakalıyor konforu.

Vallahi donduk İstanbul'da. Hatta şöyle söyleyeyim, ciddi anlamda plan program iptal edip evimde kalmayı, daha da abartıp kedim ve kahvemle yatak odama dönmeyi seçtim. Yani Elvan bugün yorgan, battaniye altından bildiriyor.

İstanbul sovuk. Hem hiç hatırlamadığımız kadar kafamızın içini donduracak denli soğuk. İki çorap, iki uzun kolluyla ancak normal ısıdayım. Kedim deseniz sürekli farklı kuytular arıyor evde. 

Sabah sokaktakilere bakmaya indim, canım sıkıldı. Keşke hepsini toparlayıp eve doldurabilsem. Şimdi bişiler okur, azıcık evde ertelenen işlerle ilgilenirim. Fakat konu şu ki hava soğuk!