2 Haziran 2025 Pazartesi

HELLO HAZİRAN





 

HAZİRAN ayına güzel başladık çok şükür. Teyzemin hastalığı kontrol altına alındı, tedavisi başladı. Havanın ısısı canımızı sıkmayacak şekilde mevsim normaline döndü. Evet hala ufak tefek belirsizlikler var ama yönetilemeyecek işler değil. Bugün annemin de sağlık kontrollerinde ilerleme kaydedip, bayrama sakin sakin gireceğiz inşallah.

Ben güne bu güzellikle başladım. Hatta daha da tatlı birşey oldu, çok eski bir çocukluk arkadaşımla telefonla konuştuk. Diyeceğim o ki, sabah serinine, yürüyebilmeye, kahveye ve daha nicesine minnetle başladım güne, haftaya. 

O halde açtım kollarımı gel bakalım Haziran:)

1 Haziran 2025 Pazar

İYİ PAZARLAR

 

Günaydın,

Sakin ve çok şükür, rutini olan sabahtan sevgiler. Pazar sabahları benim için balkon kahvesi içip, ki aslında bu her sabahın rutini, sonra Nefes'le buluşmak üzere yollara dökülme zamanı.

Nefes'den hiç bahsettim mi? Son aylarda düzenli olarak ders verdiğim on yaşında harika bir çocuk Nefes. Kirpi gibi saçlar, yumuşacık kalp ve keskin zekanın muhteşem karışımı.

Gerçek anlamda empat ve bu yüzden de oldukça dikkat gerektiren bir çocuk. Hassas, gözlemci, öğrenme hızı büyüleyici ve manipülatif! Bir öğretmeni geliştirebilecek, sınırlarını aşmasına destek verebilecek muhteşem bir ruh.

Nefes'i ilk günden yakın buldum kendime. Hani şu benzerlikler arasında kolaylıkla kurulan bağı anlatan kıssada olduğu gibi. Nefes ve ben iki topal kuşuz. O da kelimenin tam anlamıyla piknik tipi ve kımıltı sevmiyor, bende! ikimiz de oburuz ve lüzumunu aşan empatlarız.

Ama buluşmalarımızın teması denge ve hareket. Hoşumuza gitse de gitmese de içinde beyin olan kafamızı ve duygu dolu kalbimizi bu gezegende hakkını vere vere yaşatmanın yolunun sağlam bir bünye olduğu biliyoruz.

Uzun uzun Nefes'in sağlık durumunu anlatmayacağım çünkü bence domuz gibi sağlıklı maşallah. Sadece doğuştan gelen, bacaklarıyla ilgili hassasiyeti var ve bacak kaslarını güçlendirmeye, daha kontrollü kullanmasını sağlamaya gayret ediyoruz.

Akıllı ve yaralı insanlar, özellikle de çocuklar sanırım benim uzmanlık alanım. Kendi duygu durumuyla başa çıkamadığından tali yollarda savrulmuş, hülyalara dalmış biri ittirilip kaktırılmadan nasıl iyicil bir yola sokulabilir, bindiği dalı kememeye nasıl ikna edilir bilirim. Üstelik bu bilme tamamen okuduğum her kitaptan, katıdığım tüm seminer ve eğitimlerden bağımsızdır. Oturduğum matın silsilesinden, bağlandığım felsefenin hocalarından yani sezgisel olarak bilirim ne diyeceğimi, nasıl bir yol izleyeceğimi.

Gerçekten gözümü, kulağımı ve özellikle kalbimi açar ve karşımdaki küçük insana bakarım. Sesinin tonuna, sakladığı yara beresine ve bereyle ilişkisine, güçlü taraflarına, örselenmiş hislerine... Zaman tanırım sesime, kokuma, dokunuşuma alışsın diye. matı sevsin, birlikte geçireceğimiz saatlere istekli olsun diye.

Nefes gayet sevgi dolu bir anneye ve ilgili bir babaya sahip olduğu halde kucaklanmayı, okşanmayı seven, dokunarak verilen sevgiyi sünger misali çeken bir çocuk. Bazen insanın sınırlarını zorlamıyor da değil. Hepimiz gibi en olumsuz davranışında da onu sever miyim, affeder miyim bilmek, her haliyle kabul görmek istiyor. Özel durumu yüzünden hiç sınır çizilmemiş bu çocuğa sevginin sınırlarını öğretiyorum. Öğretiyor muyum? Öğreniyoruz daha doğru olacak.

Nefes ve ben sevmek ve sevilmek söz konusu olduğunda ortada dönen dolapları anlamaya çalışan iki acemi ruhun dünya düzleminde öğretmen ve öğrenci olarak bedenlenmesinden başka birşey değiliz.

Birbirimizi yürümek zorunda olmadığımız, acıkmadığımız, burnumuzun akmadığı ve çişimizin gelmediği boyutlardan tanıyorsak eğer hiç şaşırmam.

Şimdi kirpi saçlı badem gözlü öğrencimin yanına gidiyorum. Bakalım yumuşacık bir der mi var kapımızda yoksa öğrenmeli, anlamalı inişli çıkışlı mı?

Hava da mis gibi kokuyor, sen parka falan mı gitsen?

30 Mayıs 2025 Cuma

HAFTAYI ÇİĞNEMEDEN YUTTUK YİNE!

 

Günaydın,

Ne yazık ki genellikle böyle oluyor; tam lokma yutuyoruz hayatın ritmini. Nadiren zamanla birlikte akabiliyoruz İstanbul'da. Ama genellikle zaman içimizden, sağımızdan solumuzdan akıp geçiyor ve çok sonra farkına varıyoruz yaşadıklarımızın. 

Bazen tüm yaşamım di'li ve miş'li geçmiş zamandan ibaretmiş gibi hissediyorum. Kimbilir belki öyledir?

Hele işin içine hastalık girince sabah akşama, Pazartesi Cumartesi'ye karışıyor. İnsan sadece fiziksel olarak değil, ruhsal anlamda da hırpalanıyor. Şimdilerde malum, konu teyzem. Onun ilaçları, tedavi süreci ve olan biten hepimizi şaşırttı. Suçlu hissettik ve henüz bu yeni normale dair bir ritim sahibi değiliz. Olur muyuz ondan da şüpheliyim zira Türk insanı konformist ve hizalanmakta sıkıntılıdır. 

Ama öğreniyorum, sürüye benzememenin bedelini onca yıl ödedikten sonra göze batmadan eşlik etmeyi de öğreniyorum. Kraldan çok kralcı olmamak gerektiğini, hastalandı diye insanların gözünün aniden açılmayacağını ve herşey olup bittiğinde ister sağlık geri kazanılsın, ister ölümle sonuçlansın, her birimizin kendi hikayemizi anlatacağını da çok iyi biliyorum. 

Yaşam ve tüm deneyimler gayet özneldir. Tıpkı yuvarlak bir masada oturup yemek yemek gibi; kimse aynı şeyi görmez, aynı bakış açısında ve duyguda değildir.

Bugün ve akşam haftanın son nöbetini tutup, bir sonraki kemoya kadar izin verdim kendime. Üç Haziran Salı. 

Şimdilik sağlıkla kalın. Hava güzel, vakti olan bi turlasın:)



29 Mayıs 2025 Perşembe

TÜRK FİLMİ GİBİ HAYATIMIZ VAR

 

Entrika, şike, dönme dolap ve hatta inanmazsın, "olmasın ama ölmesin" nidalarıyla, Türk filminden hallice akrabalık ilişkilerim var elhamdülillah. Şaka yapmıyorum; ben diyeyim karabasan, sen de gündüz sanrısı!

Teyzemin teşhisi kondu: iliğini, kemiğini tüketme, kanını kurutma hastalığı.* Sen yine şakacı dedin bana içinden ama değilim, teşhis bu. Tedavi ise bilirsin, kemo.

S.kerler böyle işi di mi? Di, di sayın okuyucu di. Ama napcan, ne gelirken, ne de giderken benden icazet alan yok!

Haber netleşeli henüz yirmi dört saat olduğundan zahir, şoke durumum sürmekte. Zira ne kadar bilirsen bil, o içindeki umut kırıntısı tüm bilmelerini ham yapıyor. Ağlama, zırlama, ah vah fazında değilim. Daha ziyade "eyvah canım yanacak kalbimi nerelere saklasam?" tadındayım. Aaa bak bak ne dicem, galiba bu yüzden sabah sabah biri dürtmüş gibi dip köşe dolap üstü ne varsa temizlemeye kalktım. Ay bak yazmak ne kadar faydalı; sana anlatacağım derken idrak ettim atak gibi gelen ev temizliği hallerimi.


*multiple miyelom


26 Mayıs 2025 Pazartesi

MAYIS GÜLLERİ




 


Teyzem hala hastanede, tetkikler sürüyor. Ben? Ben dün evciydim, bugün yanına gideceğim. Ama önce dün; Mayıs güllerini görmeye gittim. Çok güzeller, çok... İnsan yeryüzünde cennet varsa şayet, o cennet, Sadi'nin Gül Bahçesi* olmalı diyor.

Güzelliklerinden, renklerinden sarhoş oldum desem yeridir. Çocukların neşesi, kadınların hayranlığı ve yürek burkan kısacık gül mevsimi. Sanırım geçici olanın sarhoş edici güzelliğini o bizi bırakıp yoluna devam etmeden evvel görebilmeye deniyor büyümek. Başka ne olabilir ki?

Dün gülleri seyrederken ürktüm güzelliklerinden. Dedemi, babaannemi düşündüm; onların uçsuz bucaksız gül bahçelerini tam mevsiminde hayal ettim. O kokuların arasında ne hissettiklerini, bende o hatıraların kaydı olup olmadığını düşündüm. Olmalı. Kalbimin ucunda, tam yuvarlanıp kıvrıldığı köşesinde hiç solmayan gülleri var atalarımın.

Lütfen Mayıs Güllerini seyredin. Burada olmak belki de düşündüğümüz kadar fena değildir, belki bizim bakış açımızdır bütün mesele... Olamaz mı?




* Gülistan










25 Mayıs 2025 Pazar

REFA, REFAH, REFAKAT


GÜNAYDIN, 

İşe gitmeden evvel Pazar saçmalaması yapalım mı birlikte?

Teyzemin hastanede uyandığı dördüncü, benim kaygıdan kasıldığım kimbilir kaçıncı sabah bu sabah? 

İçimdeki iyi kılma arzusu o kadar güçlü ki, bazen ben bile merak ediyorum o parçam kimden ilham alıyor, nereden besleniyor diye. Çünkü eğer diğer parça pinçiğim de böyle olaydı, muhtemelen Dünya'nın zirvesinde bişiler icad ediyor olacaktım. O kadar diyeyim.

Teyzemin morali iyi. Süreci misler gibi yönetiyor şükür. Yolumuzun ne kadar dolambaçlı olduğunu da haftaya öğreneceğiz kısmetse. Bakalım payımıza neler düşmüş insan olma işlerinde. 

Bendeki anahtar kök kelime refa. İçimi refah tutmaya çalışıp, teyzeme de refakat ediyorum. Sendeki anahtar kelime ne buaralar?

Neyse kuşları dinleyerek kahvemi içeyim ben, insanın saçmalamaya da mecali olmuyor bazen.

23 Mayıs 2025 Cuma

GERİYE DÖNÜP BAKTIĞIMDA SADECE GÜZEL ANLAR VAR...


Çoğunu da ben yaratmışım. Oldurmuşum. Hiçbir özelliğimi sevmesem bile bunu çok seviyorum; güzel anlar yaratma becerimi.

Çok sofra kurdum ben, çok piknik düzenledim. Kendi düğünüm dahil pek çok düğüne masa, gelin çiçeği, nikah şekerleri yaptım. Sadece düğün de değil, cenazelere gülsuyu, şık peçeteler ve mevlit şekerlemesi yaptırdığım da olmuştur. Ve bebekler. Doğumları hep önemsedim. Arkadaşlarımın anneliklerini mutlaka kutladım. 

Ve ne oldu? Geriye baktığımda elimde sadece bunlar var. Yaşam birkaç güzel andan ibaretmiş, anladım.

Bugün, bir iki saat içinde hastaneye geçiyorum, teyzeme eşlik edeceğim. Teyzeme, annemin yarısına. Şu hayatta borçlu olduğum tek insana. Ağlamamak, isyan etmemek ve kaygılanmamak için çabam büyük. Enerjimi ona layığıyla eşlik etmeye, destek çıkmaya harcamam gerektiğini çok iyi biliyorum. 

Hastaneye çiçek sokmak yasakmış. Peki, yapma çiçek? Renkli peçeteler? Müzik? 

Hastane odalarına baktığımda kafam karışıyor; yaşayalım mı istiyorlar, ölelim mi emin olamıyorum. Sanki "bak Dünya b.ktan biryer ısrar etme" dercesine dekore edilen bu odalar ya da bana öyle geliyor.

Geriye dönüp baktığımda sadece sadece güzellik görüyorum...Allah'ım en sevdiğim teyzemi önce kaybettir, sonra buldur bana lütfen.



22 Mayıs 2025 Perşembe

SINAV ODASI

 

Çok uzun zamandır önüne sınav kağıtları yığılmış öğrenciler gibiyiz. Kimse hangi kağıdın öncelikli olduğunu söylemediği gibi, sınav süresi hakkında bilgi verenimiz de yok. Bilinmeyen sebeplerden öylece duruyoruz kağıt yığınının önünde. Aramızdan birkaç kişi yazıp çizmeye gayret ediyor ve bir o kadar azı da kalkıp sınıfı terk ediyorsa da çoğumuz, mesela ben, kalem ve silgiyi evire çevire öylece oturuyorum oturduğum yerde. Ne cevaplara gücüm mecalim var, ne de bacaklarımın beni dışarı çıkartacağına güvenim.

Bir tür ruh mıhlanması diyeyim ben, sen dona kalmışsın de istersen.

( Aylardır vücudumdaki kortizol seviyesiyle savaşıyordum. Zaferin şafağı kızıl kızıl süzülüyordu ufukta ama her tanyelinde bir başka sancıya tanıklık ediyordum. Bütün acı benim değildi, evet bunu Mısır'da anlamıştım, ancak payıma düşen kısmı kimsenin kucağına bırakıp topuklayamıyordum. Bazen tüm bu imkansızlıkta mı kımıldamam, ivmelenmem gerekiyor diye düşünüyordum. Acaba benden istenen bütün sınavları geçmem değil de, bir yerden okumaya , anlayıp cevaplamaya başlamam mıydı? )

Değerlendirme cevapların toplamından mı olacak yoksa gayretten mi emin değildim. 

Çok yalnız bir yer şu içinde olduğumuz oda. Soru soracak, elini tutacak kimse yok. Diğerleriyle konuşmak yasak. Tamamlamadan çıkılan sınavın telefisi yok. Yapmamam gerekenlerin alt alta yazıldığı  listeler var ama ne yaparsam tekrar akar yaşam bununla ilgili bilgi yok.

Şimdi de teyzem hastalandı. Kendini yedi bitirdi deriz ya halk arasında, tam olarak bunu yaşıyor. Ama bu sabah yazamam daha fazla, yazı kader olsun istemiyorum. Korkuyla yazmak hiç istemiyorum. Allah büyük.

19 Mayıs 2025 Pazartesi

ÖLÜM VE YAŞAMIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ



19 Mayıs 2025, sana bayram, bana dayımı ziyarete gittiğim  mezarlık günü. Sana bahar, bana yaz kokusu geldi bile.

Bugün dayımın pantolonunu giydim. Mavi. Makyajımı yaptım. Altın kızıl. En neşeli ayakkabılarım ayağıma. Dayım için hazırlandım ama onu hissedemedim. Ölümün bir son olduğunu düşünmüyorum. 

Dayımı özledim. Dayımın hayata tutunmak isteyen ve elllerinden kayıp giden saatlerini düşündükçe içim fena oldu. Yaşamak için hazırlık yapıyordu. Herşey hazır olacaktı ve yaşam başlayacaktı. Çocuklar evlerine, işlerine yerleşecekti. Topraklar alınacak, sağlık kazanılacak ve yaşam başlayacaktı...

Başlayan sadece ölüm oldu.

Uzun yıllar önce aslında hiç sevgilim olmamış, marazlı bir bağlanışla düğümlendiğim adam da tam olarak böyleydi; esir. Kendine ait olmayan duygu, düşünce ve kurallar tarafından kuşatılmış bir esir. Kısacık bir dönem için bile olsa ona nasıl kandığımı, nasıl inanmak istediğimi düşündüm bugün. Sevgi nasıl bir körleşme... Galiba dayımın kullanamadığı parası, durmadan ertelediği hayatı bana bu anlamsız çağrışımı yaptı. Yaşamak neydi? Çok para ne içindi? Garanti ne ola?

Sordum kendime, sınırsız paran olsaydı ne yapardın? Sınırsız savururdum! Sıfır garantici bir tavırla hayvanlara ve ailesiz çocuklara yardım ederdim. Sadece ipek ve keten giyerdim. Dünya'nın tüm plajlarında yüzerdim. İlk fırsatta sakuraları ve Fiyordları görmeye gider, Saint Petersburg'dan trene biner Rusya'yı boydan boya geçerdim. Yılda birkaç kez müzik dinlemek için Viyana'ya, Londra'ya uçardım. Kırsalda ev yaptırıp, önüne nefis bir havuz koyardım. Şişelerce Merlot alırdım. Bitti.

Kalan ömrümde bahçecilikle uğraşır, okur ve yazardım. Hayır işleri, seyahatler ve okumakla, yüzmekle bitirirdim ömrümü. Arada bir müzeye gider veya ören yeri gezer sanata, tarihe bulaşırdım.

İyi de zaten bunların çoğunu kendi çapımda yapmıyor muyum? Demek ki para o kadar da gerekmiyor:)

Elimdekilerle mutluyum ben. Evimi, kedimi, dolaptaki Merlot şarabımı seviyorum. Hele şimdiyi, şu satırları yazarken yüzüme vuran akşam güneşini ve kahvemi çok pek çok seviyorum. Beni ayrıcalıklı ve şanslı bir sınıfa bırakan hayata minnettarım; üzerine taş koymamış olsam da iyi yaşamama izin verdi. Zaman zaman utansam ve keşkelerde kaybolsam da teşekkürüm daima keşkemden büyük. 

Şanslıyım ki, yaşamın gelecekte olmadığını geç olmadan idrak ettim. Yaşamın planlarımızın hemen hemen hepsine gülüp geçtiğini de anladım. Eldekinin şimdiki zaman, an olduğuyla mis gibi barıştım.

Dayımın gözlerini kapadığı an, benim zihnimde bir perde havalandı sanki. Onun yaşayamadığı anları düşündüm. Sonra birlikte yaşadıklarımızı... Baharı, boğaz gezimizi, çiçeklere su verişimizi. Ona doğumgününde aldığım şekersiz reçeli. Küçük ve derin hatıralarımızı. Yatağın içinde kımıldamaya gücü yokken benim için gümüşlerini düzelttiği ametist kolyeyi düşündüm. Aslında ne kadar da kalmak, birşeyler bırakmak istemişti kendine, bize...

Şimdi söylesene karnım tok, damağımda nefis bir kahve, kıçımın altında yumuşacık minderimle güneşi batırırken ben değilsem kim zengin? Ben değilsem kim hayatta?

O halde son bir soru sana, attığın kuş ürküttüğün hayata değdi mi? Yazık oldu kuşa değil mi? Bende öyle düşünmüştüm:) 

Atma bi daha.





15 Mayıs 2025 Perşembe

YAZ MI?


GÜNLERİ GÜNLERE karışırken, hayat hiç tanımadığım kadar anlamsız bir yerden akıyor. Kokular, renkler ve kedim de olmasa, sanki tutunacak, bildik herşey uçup gitmiş gibi. 

Söylenmişti buralara gelineceği, kaçınılmaz olanın yaşanacağı. Ben de aileme söylemiştim, hem de defalarca. Bizim bu şehirden çıkmamız gerekiyor, kırsalda seçenek oluşturmamız lazım demiştim. Onlara göre yersiz hezeyanlardı bunlar, belki de hayalperestlik. Peki şimdi ne? Kocaman, bilinmez bir kabus, kapıdaki tam olarak bu.

Şimdi ortalama ailelerin şehirden çıkma şansı kalmadı. O tren geçmiş, görünüyor. Tarım ilaçları almış başını gitmiş, sağlık sektörünün çivisi çıkmış.. Eğitim falan trı vrı zaten. Kocaman, sıcak ve durgun ekonomide bir yaz için hazır mıyız? 

10 Mayıs 2025 Cumartesi

DOLAP

 

İLERLEYEN YAŞLAR, insana sorun çözmekte derin isteksizlik, sorun yaratabilecek durumlardan da sonsuz kaçış arzusu getiriyor. İnsanla olmayacağını, kuşa böceğe saklanmak gerektiğini er geç anlıyoruz. Boşuna değil dervişlerin bir hırka bir lokma ile oradan oraya, yer yurt olmaksızın savrulması ve boşuna değil, münzevilik denen müessesenin minicik kulübelerde, kuytularda icra edilmesi. Hepsi sorunsuz, huzurda kalma arzusu ve bu sadece insansız mümkün.

Tüm bencilliğiyle kendi merkezinde durabilenler... Onlar benim nazarımda "bişi" ama insan mı emin değilim. Hizmeti sedece kendine vermek? benim yaradılışımda karşılığı olmayan bişi. En iyi yemek, en iyi kıyafet, en iyi şu veya bu ile ne kadar ve ne süreyle memnunlar bilemiyorum. Maddenin konforunu anlamakla beraber, mutlulukla ilintili olmadığı fikrindeyim. Benim içime iyi gelen hiçbir zaman maddeyle gelen güzellik olmadı. Zaten yolunda olana tatlılık getirdiyle para pul ne ala, fazlasını hiç görmedim. Kötüyü iyi kıldığını, zoru kolaylaştırdığını, mutsuzluğu mutluluğa çevirdiğini ne gördüm ne de yaşadım.

Şimdilerde bir dolap dönüyor gökyüzünde. Yüzlerce, binlerce, milyonlarca kapaklı, eski püskü bir dolap. İçi sahicilikle dolu. Herkese iyi gelir mi? Sanmıyorum. Bana iyi gelecek mi, meçhul. Ama orada işte, tam başımızın üzerinde içinde ne olduğunu bilmediğimiz bir dolap dönüyor ve hepimizin kaderinde etkisi olacak.

Tek sezdiğim bu...

8 Mayıs 2025 Perşembe

CESUR OL, NUMARA YAPIYOR OLSAN BİLE.

 

Günaydın,

Sabah sabah okuduğum cümle bu: cesur ol, numara yapıyor olsan bile.

Bana Erol Hoca'yla yelkene çıktığımız günleri hatırlattı. O zamanlar cesurdum. Victor henüz gitmişti, yıllar sonra araziye dönmüştüm ve panik atak krizleri geçiriyordum. Fakat yine de tutunuyordum. Burhan yanımdaydı. Beni cesaretlendiriyordu. Bana beni, bir zamanlar yapıp ettiklerimi hatırlatıyordu. Yerinden oynamayan, bir milim yer değiştirmeyen güvenilir limanımdı. 

Sonra ne oldu bana?

Herkese olan oldu. Çığ düştü üzerimize. Nefessiz, hareketsiz kaldık kaygıdan, korkudan. Tehlike geçse bile ikna olamadık normale döndüğümüze. Çünkü herkes sessizce fısıldıyordu birbirine; artık eski normale dönemeyiz diye....

Bazen düşünüyorum; sahiden dönemeyecek miydik eski normalimize yoksa birbirimizi korkuta korkuta mı vazgeçtik pandemi öncesi hayatlarımızdan? Ben bu ikilemi kalan ömrüm boyunca yaşayacağımı düşünüyorum.

Aslında gayet iyi biliyorum; hayat cesur davrananları seviyor. Hamle yapanları, kımıldayanları, risk alanları. Yaşamın akışında uzun uzun hesaplara, sağlamcılığa yer yok.

Ama benim için zor cesaretli olmak. Korku ve kaygı dolu cümlelerle büyütüldüm ben. Hiç cesaretlendirilmedim ve hiçbir zaman övgüler almadım ailemden. Ne edebiyatta aldığım ödüllerde, ne de dans ederken veya spor yaparken görünür olduğum zamanlarda. Sadece onların işine yaradığım durumlarda az buçuk övülür gibi oldum.

Peki ben kendimi övemez miydim? Kendime değer biçemez, içimden hesap kitap yapamaz mıydım? neden bu kadar mıhlanıp kaldım insanların, özellikle de ailemin iki dudağı arasında?

Cesaret yaşamın bir noktasında yeniden kazanılabilir mi? Kaybedilen yıllar, hakkı verilmemiş yetenekler yeniden hayat bulur mu? Bazen kendi atıllığına şaşırıyor insan...









6 Mayıs 2025 Salı

EŞ ZAMANLILIK

 

Hıdır ve Hızır Aleyhisselamın harıl harıl çalıştığı sabahta, semaya yükselen dileklerin, yakarışların uğultusundan olsa gerek, beş buçukta uyandım. İşin aslı, sabah erken uyanmayı değil, sabahın kendisini çok seviyorum ben; sessizliği bölen kuş cıvıltılarını, serinini, tertemiz çiçek kokularını ve güne mavi bir filtreyle girişimizi.

Dün uzun zamandan sonra en güzel İstanbul günümdü. Koşmadan, kovalamadan, çirkinliğe ve telaşa yenilmeden sakince dolandım şehirde. Güzel olana açtım gözlerimi. Binaları, ağaçları, denizi seyrettim. Doya doya baktım şehrin yüzüne. Sanırım O da bu ani ziyaretimi sevmiş olmalı ki, eski günlerdeki gibi cömert ve görkemliydi. 

Tevazu İstanbul'u anlatmaz çoğu zaman. Kendince merhametli tarafları olsa da başına gelen onca şeye rağmen en fazla kibirsiz diyebiliriz onun için. Kibirsiz ama vakurdur. 

Zaten yedi tepeli bir şehrin hangi tepesini eğseniz, bir diğeri ayakta kalmaz mı?

Özlemişim çarşıyı, Nuruosmaniye çınarlarını, denizin kokusunu. Bir zamanlar sıradan eylemlerin arasında ayrıcalıklı bir yeri olan vapur sefalarımızın yıllar öncesinde kalmış olması ne tuhaf...

Ama deniz, deniz seksen öncesindeki gibi kokuyordu. Sanırım en çok bu koku mutlu etti beni.

Eş zamanlılık mı? Bir mektupla gelen ölü dalgaydı. Şimdi yeni birgün:)

4 Mayıs 2025 Pazar

İSTAVRİT

 


BİR ZAMANLAR ÇOK KALBİM KIRILIRDI BENİM... Ama dedim ya, bir zamanlardı ve çok, çokça, bolca kalbim kırılırdı. Mesela bir kuş düşerdi gökyüzünden, içim cız ederdi. Mahallede yampiri yampiri yürüyen kedi görsem kalbimden "Ah!" sesi yükseliverirdi. Eskidendi bütün bunlar, çünkü o vakitler kanatları kesilip, dili lal edilerek yeryüzüne atılan bir peri kızıydım, dehşetten sus pus olmuştum.

Yıllar beni değiştirdi. O körpecik, zamansız peri kızından, orta yaşlılık yıllarıma hızlıca geçiverdim. Bedenimin ölümlülüğüne uyanmak, neye kırılacağım konusunda gençliğime nazaran daha seçici yaptı beni. 

İstavritler mesela; yıllarca yüreğimi didiklediler. Göze alınmayışımı, kalpten sevilmeyişimi, köprü altında yediğim ve zehir zıkkım olmuş bir yemeğin sevimsiz hatırasını anlatıp durdular.  Sonunda anladım ki boşunaydı istavrit ölümleri; afiyetle yememiştim, yemeyecektim istavritleri ve kalbimi daha fazla didiklemelerine de izin vermeyecektim.

Öğrendim biliyor musunuz? Zor yoldan da olsa istavrit sezonuna gülümseyip geçmeyi, tüm bunları hatırlasam da ah vah etmeden devam edebilmeyi becerdim. Sonra mı? Pişirdim makarnamı, açtım biramı tabii :))

2 Mayıs 2025 Cuma

BİR ZAMANLAR İSTANBUL'DA SADECE BAHARI DEĞİL, MÜZİĞİ KUTLARDIK...

                             

                                       https://www.youtube.com/watch?v=jk4I0Y8SMd0


Biliyorsunuz, ya da bilmiyorsunuz, üç aydır iyileşmeye, nicedir yüzüne bakmadığım kendime, yeniden ulaşmaya çalışıyorum. Ağrılarımdan, kilolarımdan, uykusuzluğum, kronik stres kaynaklı nice ıvır zıvırım ve hayal kırıklıklarımdan azat edildiğim bir yaşamın peşinde yeni doğmuş bebek misali emekliyorum. 

Bazı günler  hayat su gibi akarken, ama şelale falan değil de daha ziyade çeşmeden orta ayar bir akış hayal edin, bazen de öyle sabahlara uyanıyorum ki saatler donmuş bir göl gibi yanağıma yapışmış oluyor!

Kimse bana ne işin var soğuk havada göl kenarında falan demesin lütfen, öyle işte.

Neyse konumuz İstanbul'un ısınmayan havaları ama aklını kaçırmış yeşilliği değil, bana o akmayan günlerde en lazım olan şey; müzik. Şehirde müzik kalmadı. Dinleyeceğimiz, dinlemeyi hayal edeceğimiz konserler artık yok. Biletini kovalamak ve davetiye için nefes tüketmek icab eden tek bir program yok. Vakıf ölmüş, müzik ve müzisyen adı altında müsamere tadında şeylerle keriz sakinleştiriyorlar... Üzüldüm, gerçekten üzüldüm. Zira Aya İrini bahçesinde gezmeyi, akşamın renkleri çökerken kiliseye girip günün son renklerini nişin ardındaki camekandan izlemeyi özledim.. Özlemişim. Bu akşamüzeri Purcell dinlerken fark ettim ki, gerçekten özlemişim.

Çünkü müzik ilaçtır. Neşeye, kedere, düğüne, cenazeye lazımdır. Güzel bir gömlek giyip, hele bir de konser öncesi bir kadeh beyaz şarabımı içip şu Purcell Amcamı Aya İrini'de dinlesem ne olurdu sanki?

Vah İstanbul, vah bahar, vah ki ne vah müzik....

29 Nisan 2025 Salı

KANIKSAMAK

 

Uzun yaşamanın neşeyi yok edişine ağıt yakacak değilim, ancak döngüyü sezmeyi, sezdiğini bilmeyi de gözardı edemem. Bişi olduğu yok; iç içe tekerlekler dönüyor ve biz bu çarkların arasında ilk kez dolaşmıyoruz. Sadece fırtına takvimindeyiz, en küçük döngüde ve elbette büyük bir  isyanın eşiğinde yeryüzü annenin fırıl fırıl dönen eteğinde... 

Bir tek ben duyuyor olamam değil mi mahalleden geçen dondurmacının sesini?

Az ötede horoz şeker satan bir bakkal vardı eskiden, mesela o yok artık.

Kanıksamak yaş almaksa eğer, evet aldım, geçen yıl, son on yılı birkaç ayda aldım. İlk kez yaş aldım:)

23 Nisan 2025 Çarşamba

SINAVLARA DEVAM...

 

Günaydın,

Bugün günlerden Çarşamba. İyi niyet ve temiz düşünce  her zaman kazanır mı isimli sınavıma, yazarak düşünme saatime hoşgeldiniz.

Elbette an be an yaşayarak öğrendiğimiz, hem kendi deneyimlerimizden, hem de diğerlerini gözlemleyerek elde ettiğimiz, üzerine düşünüp, bize kalanı damıttığımız, mümkünse dersi alıp, özümsediğimiz herşey, herkes, her yaşanmışlık hayattır.

İnsan yaşarken göremez ama aslında daima kazanan taraftadır. Deneyimin kendisi başlı başına kazançtır. Her tecrübeyle birlikte farklılaşan olgunluk seviyemize göre yaşadıklarımıza verdiğimiz tepki  ödülümüzdür. Aslında kazananı kaybedeni olmayan bu oyunda, eğer illa kazanç hanesi olacaksa, kazancımız bakış açımız ve eylemlerimizdir. Bize cüzzi diye anlatılan eylemler silsilesi bundan ibarettir; seçimlerimizden. Zira külli planda hükmümüz yoktur.

İyi niyette kalmanın ödülü mutlaka gelir. İnsan ateşi kontrol altına almadan medeniyeti kuramadı ve insan hala ateşle sınavdadır.   Tek fark, bu defa ateş içeride, mecazdadır. Ateş öfkemiz, hırslarımız, haklılık davamızıdır. Ve biz bu davada sulh yolu bulmadığımız sürece hem kendimizi, hem etrafımızdaki varı yoğu kül ederiz.

Bu sebeple olsa gerek korkana, öfkeden kudurana hemen bir bardak su verilir, "hadi bi elini yüzünü yıkayalım" denir. Ateş, haklılık ateşi yakar. En çok da ateşi harlayanı yakar...

Olaylar değişmez, hasar tesbit ortadadır. Fark yaratacak tek şey bakış açımız, çözüm odaklı olup olmadığımız, diğerini kendimizden bilip bilmediğimizdir. Üstümüze bastırmadığımız ve diğerinin üzerine basmadığımız o incecik insanlık çizgisidir bizi kendini sever hale getiren, ateşi külleyen. 

Yanmadığımız, yakmadığımız, ejderha gibi kükrediğimizde çukurlara, kuyulara bağırdığımız ve bir bardak su içtikten sonra sükunetle değerlendirdiğimiz şekilde yaşamak, dilerim hepimize kısmet olsun. Zira ateş topu her başarısızlık duygusunda, her haksızken üste çıkma sevdamızda büyür. Ateşi kibir ve haklılık sevdası büyütür. 

Adalet terazisi elimizde koşarken, diğer elimiz kalbinizin, kalbimizin üzerinde, gözlerimiz içimizdeki ateşin kontrolünde olsun. 

Pek amin.







18 Nisan 2025 Cuma

PARK VE BAHÇELERİN GÖNÜLLÜ DEYZESİYİM





 


Günaydın,

Aklım fikrim hızla geçen günlerde, hızla geçen ve daha da hızla geçip gitmiş olanlarda.... 

15 Nisan 2025 Salı

YAVAŞ OL VE AYNI ZAMANDA DİKKATLİ.

 

Günaydın, 

Arzu ettiğim, ancak mümkün kılmakta şimdiye kadar parlak bir başarı sergileyemediğim haldir yavaş ve dikkatli olmak. Bilmek, öğrenmiş ve biriktirmiş olmak hayatın her aşamasında becerebildiğim birşey olsa da, uygulamada yetersiz kaldığımı görüyorum. Düşünsenize cebinizde sizi hazineye götüreceği söylenen bir harita var ama elinizi cebinize atmaya korkuyorsunuz! Tuhaf mı? Bence değil, bence pek çok insan yaşamın harala gürelesi içinde durup durumunu tanımlayamıyor ama eğer birazcık dursa ve düşünse eminim benzer şeyler söyleyecektir. Yaşamı ederinin altında, verebileceklerinin çok azını kullanarak ziyan ediyorum, ediyorsun.

Yavaşlamanın, yaptığımız işleri olabilecek tüm duyuları katarak yapmanın hazzı insanı canlı kılar. Ne işle meşgulsün bilemem ama özellikle ellerini kullanarak yaşıyorsan, ki profesyonel işin bu olmasa bile evinde yemek pişiriyorsundur veya kendini yıkamaktan kaçamazsın, işte tam o günlük işlerde, mümkünse her birinde, yavaşlamalısın. 

Yavaşlamak yıllarca kötülendi bize, tembellikle, beceriksizlikle aynı kefeye koydu. Sanki birileri an'dan haz almamızdan, hedefi unutup sürecin tadına varmamızdan korktu. An içinde kalmanın tılsımı elimizden alındı. Dalga geçtik duran insanlarla, durduklarını düşündüğümüz tüm eylemleri aşağıladık. Sabah erken kalkanı, okula giderken çalışanı, sabah körü kalkıp koşanı, bin parçaya bölüneni öve öve göklere çıkarttık.. Oysa en mutlu, en başarılı insanların yaşam öykülerinde telaş yok, koşmak yok... Disiplin, kendini seçmek, an içinde kalmak var. Konsantrasyon var. 

Yavaş ve dikkatli olmak benim fikrim, keşfim değil. Tüm kadim dinlerin önerisi. Yüksek farkındalıkla yapılan her işin parladığını biliyoruz. Bilim insanlarının en büyük keşiflerini uykuda veya dinlenirken yaptıklarını duymayan kalmamıştır herhalde. Veya sanatçıların çalışma temposu hakkında okumuşsunuzdur. Uzun yürüyüşlere çıkan yazarlar, deniz kenarına günlerce oturan ressamlar...

Beyin biriktirir. İşleyecek hale gelene kadar ne var ne yoksa listeler. Vakti gelince de önümüze serer. Bugün günlerden Salı, haftanın ikinci günü, isterseniz birlikte yavaşlama oyunu oynayalım. Suyu yudum yudum içelim. Çiçeği usulca sulayalım. Saçımızı nazikçe tarayalım. Bir yerden başlayalım, beğenmezsek yine ezbere, bildiğimiz koşmacaya döneriz:).



11 Nisan 2025 Cuma

HAVADAN SUDAN KONUŞALIM

 

Günaydın,

Bizim buralar hala serin. Isınır gibi oldu ama çark edip mevsim normaline döndü. Normale dönüş dedim ama uzun süre anormalde kalınca insan bu beklenmedik dönüşle bocalıyor. Oysa Nisan serin olurdu, unutmuşuz.

Annem pardesü giyerdi. Onun bej rengi pardesüsünü çok beğenirdim. Yakışırdı. Tarzı vardı annemin. Kalem etekler, bol paça jeanler, dik yakalı kazaklar ve tertemiz saçlar ve tırnaklar. Hiç kendini dağıtmış halde görmedim onu, ev işlerine dalmış bile olsa saçları tertemiz, üstü başı lekesiz, kokusuzdur. Tam kraliçe olacak kadındır annem. Tahta oturtsan İngiltere'ye yakışırmış.

Ben mi? Benden de mis gibi Jane Goodall olabilirdi. Hani şu şempanzelerle, gorillerle yaşayan kadın. Şimdiki aklım olsa kesin olurdum. Bilimin az görünür bir noktasına yerleşir, orada takılırdım. Benim için çok farklı da olmadı aslında, ben de edebiyatın bir noktasına yerleşip orada kaldım. Fark ettiyseniz iyi bir okurum ben, ülke ortalamasına göre çıtam epeyce yüksektir.

Ay hani havadan sudan konuşacaktık? Manasız bir yere gidiyoruz, hemen durdum.

Hava durumundan sokaktaki canlar çok etkilendi. Kediler faranjit oldu. Çok moral bozucu bir durum.. Biz insanlar iyi kötü ısınıp, bişiler giyebiliyor, yiyebiliyorken, onlara yaşam ağır... Üzülüyorum.

Üzülmek dışında elimden gelen tek şey gördüklerimi beslemek, iyi kılmaya gayret etmek. Kışın kulübeler inşa etmiştik ama bahar serini sert vurdu. Özellikle bebek, yaşlı ve hamile kediler için çok zor bir hava ama yapacak birşey yok, üç gün fırtına takvimindeyiz. Yeni birşey değil, yüzyıllardır devam eden bir döngü.

Benden hava su sohbeti bu kadar. Her birinize hayırlı Cumalar.