23 Mart 2026 Pazartesi

AFTER BAYRAM

 

Gelmiş geçmiş karakteri en zayıf bayram şu son yaşadığımız olabilir. Hava leş, hareket isteği sıfır, samimiyet dersen onu zaten gömmüştük! Bayram tamam, geldi geçti de havanın hala bayramın sevimsizliğini sürdürmek isteyen tavrına ne demeli? Kar yağsa anlarım, fakat İstanbul ahalisinin sinirlerini bozmaya and içmişçesine tükürük gibi yağan yağmur, senin amacın nedir kardeşim?

Bıktık, bezdik ve darlandık. Kendi adıma hava durumundan böylesine negatif etkilendiğim başka bir dönem hatırlamıyorum. Karanlık hiç iyi gelmedi. Ruhumu yordu. Lüzumundan fazla yemek yedirdi ve şişirdi.

Bugün Pazartesi, pazara gitmek, spora dönmek ve benzeri eylemlerle mecburen Çarşamba'ya kadar dayanacağız. Sonrası için azıcık güneş vaadinde bulunan hava durumuna güvenmekten gayrı çare göremiyorum.  

Elimdeki süreyi yemek pişirerek, evden çıkması gereken eşyaları çıkartarak geçiririm diye düşünüyorum. Bir tür bahar temizliği. İnsan sadece düşüncede değil, ıvır zıvırda da sadeleştikçe rahatlıyor. Belki yatak odasının perdelerini yıkarım? İlk fırsatta da Theodora'nın veterinerine uğrayıp vitamin sormam lazım. 

Bugün hareket planımda pazardan yumurta ve pancar almak var. Bi de hafta içinde mobilya boyadığımız malzemelere bakacağım. Ev renklenirse belki keyfim yerine gelir.

O halde after bayrama hoşgeldik, hazırsanız başlayalım.

16 Mart 2026 Pazartesi

MERYEM'İN ÇOCUKLARI -IV- LALELİ’DE İKİ MECZUP

                                       




                                                                                                 Babama…

Sırtını Myrelaion Manastırı'nın* soylu ölülerine, yüzünü seni bin bir maceraya davet eden Propontis'e** dönmüşsün. Ellerini başının arkasında kenetlemiş, her defasında en az birini sokağa yuvarladığın kiremitleri hiç umursamadan öylece gökyüzüne bakıyorsun. Az sonra komşu kadınlar seni görüp, annene haber uçuracaklar. Tabii hemen ardından temiz bir dayak gelecek Melek Hanım'dan, biliyorsun. Boşver, seni anlıyorum, şu manzara yediğin sopaların topuna bedel. 

Kim ne dediyse seni çatıdan indiremedi değil mi? Çünkü senin ruhuna dar geliyor sokaklar, Yürümek veya düşmekle değil, sadece uçmakla ilgileniyorsun. Başka ihtimallerin hayaline daldığın yer burası, senin gizli sığınağın. 

Bir kere çatıda rüzgar bambaşka. Hele denizden estiğinde öyle güzel ki, kıvır kıvır saçlarının arasında dolaşırken seni seviyor gibi olmalı. Sana bakarken havalanıp gideceğinden korkuyorum, küçücüksün, zayıfsın... Yazın leylekler de geliyormuş yanına, öyle mi? Duydum ki etrafta kimseler olmayınca  onlara yemek aşırıyormuşsun mutfaktan.  Artık tel dolapta ne kaldıysa... 

Bugün yine damdasın. Seni seyretmeye geldim. Bütün dikkatin denizin üzerindeki hareketlilikte. Askeri gemiler demirlemiş limanın açıklarında. Çok meraklandığını yüzünden okuyabiliyorum. Pabuçlarını giydiğin  gibi fırladın evden. Gelenler Fransız subaylar. Güzel fırsat Fransızcanı ilerletmek için! 

Sende böyle mi düşündün?

Subaylar senin heyecanından ve rehberliğinden çok hoşlandılar. Birkaç saatlik turun sonunda eve davet ettin onları, hiç tereddütsüz kabul ettiler. Türk evlerinde ikram edilecek bir şeyler bulunması adettendir. Ama şansına daha fazlası var mutfakta; kase kase sütlaç pişirmiş Melek Hanım. 

Mis gibi süt kokan ılık sütlaçları afiyetle yedi subaylar. Onlar teşekkür edip ayrılırken annen belirdi kapıda. Öylece kaldınız birbirinizin gözlerinde. Bakalım nasıl vereceksin boş kaselerin hesabını? Değil öz baban, semtin meczubu Laleli Baba*** hortlasa bu iş köteksiz çözülmez diyeyim sana!

Sopadan kaçamadın ama yine çatıdasın, yanımda. Bacaklarındaki oklava izlerinin acısını alıyor mu bari rüzgar? Komşu kadınlar avaz avaz kapıya gelmeden acele et de az sevilmiş saçlarını uzun uzun okşat aşam serinine. Ne müthiş bir mucizedir ki, düz yolda aksamadan yürüyemeyen sen,  tüm kuşları kıskandıracak kadar  hürsün burada. Kimse anlamamış olsa bile, ben seni gördüm baba.

Topallayan ayağını severim.

 

 

*M.S. 2-4 Y.Y. inşa edilen pagan tapınağı, bugün Bodrum Mesih Camii olarak bilinir.

**Marmara Denizi

***Sultan III. Mustafa Han zamanında İstanbul'da Laleli semtinde yaşayan ve semte adını veren derviş.

6 Mart 2026 Cuma

ELMAS'IN BOYA KALEMLERİ



Helvadere köyü, Atatürk ilkokulu burası. Az ilerisi Danişmentlilerin, birkaç bin yıl ötesi dersen Çatalhöyük insanlarının toprakları. Elmas bu okulda öğrenci, ikinci sınıfa gidiyor. Ucunda bembeyaz kurdelasıyla çift örgülü saçları ve Hasandağ’ın obsidyenlerinden daha parlak gözleriyle zehir gibi hergele.  Geçen yaz ablasına yetişmiş boyu posu, onları ikiz zannedenler bile varmış. Okulda da abisinin rakibi matematikte. Çok güzel resim çiziyor Elmas, çiziyor çizmesine de her gün değil; okuma bayramında öğretmeninin hediye ettiği boya kalemleri bitsin istemiyormuş.

 

Elmas’la geçen hafta göl kenarındaki alabalık lokantasında tanıştık. Ablasıyla birlikte nenesinin yaptığı bez bebekleri satıyorlardı. İki küçük kızı ve sepetlerine doldurdukları bebekleri görünce buralardan İstanbul’a götürebileceğim en naif, en güzel hediyelik başka ne olabilir diye düşündüm. Elmas ve ablası Nazlı’yla beraber seçtik bebeklerimi. Parasını öderken kızlarda bozukluk yetişmeyince sorun olmadığını söyledim ama, daha dur ne gerek var diyemeden Elmas “ben bi koşup gelirim bakkala” dedi. Ufacık avucundaki kırış buruş paraları güzelce dizinde ütüleye ütülete, Atatürk resimlerini üst üste koyarak uzattı bana. Çok hoşuma gitti intizam severliği.

Kızlara helva ve çay ikram ettik. Hep beraber sohbet ederek yedik helvalarımızı. Ne ertesi gün ve  ne de daha sonraki günlerde onları göremedim. Garsona sordum. Babaları lokantanın alabalık tedarikçisiymiş. Kızlara da sadece Pazar günleri bebek satma izni veriliyormuş. Ama pek tatlılarmış, tüm çalışanların gönlünü fethetmişler, özellikle de Elmas. Garson bana tuvaletlerin olduğu yerde lambiriye asılmış resmi Elmas’ın yaptığını söyledi. 

 

Tuvalete birkaç gittiğim halde resmi görmemiştim. Garson söyledikten sonra ellerimi yıkama bahanesiyle Elmas'ın resme bakmaya gittim. Gittim ama masaya dönemedim. Öylece mıhlandı bakışlarım çerçeveye. Hasandağ’ın kendisinden bile güzeldi resmi. Elmas zirvesi karlı, etekleri çiçekli çizmişti dağı. Üstelik o çiçek bezeli yamaçlara karışmıştı dağı seyreden iki küçük kızın elbiseleri! 

Masaya döndüm. Duygulanmıştım. Bundan sonra Elmas’ı tanımamış, onun gözleriyle Hasandağ’ı görmemiş gibi devam edemezdim. Ertesi gün okula uğradım. Bakkaldan aldığım gofretleri ve balonları öğretmene teslim ettim. Uygun zamanda dağıtırdı çocuklara. Sonra nedir okulun eksikleri sordum. Sağolsun tek tek anlattı. Aslında pek bir şey eksik değildi ama fazla bir şey de yoktu. Sanırım ne dediğini kendimce anlamıştım. Elmas’la bir iki defa daha denk geldik İstanbul’a dönmeden evvel. Sonuncusunda ona on tane üzerinde pul ve adresim olan boş zarf verdim. Eğer isterse yaza kadar mektuplaşabileceğimizi veya resimleşebileceğimizi, bu da ne demekse o an uyduruvermiştim işte, söyledim. Tabii isterse. Ses etmedi Elmas, ama bi düşürdü yüzünü. Vedayı sevmedi diye düşündüm o an. Tokalaşarak ve sarılarak ayrıldım kızlardan, bi de azıcık gözlerim dolmuş olabilir.. 

 

İstanbul’da hazırladığım kağıt ve boya kalemleriyle dolu koli Helvadere’ye vardıktan birkaç  hafta sonra Elmas’dan ilk mektup geldi. Çok heyecanlandım. Resim yapmıştı Elmas, yine Hasandağ vardı fonda, kocaman, görkemli. Fakat bu defa azalmıştı zirvedeki kar ve resimdeki iki küçük kızın yüzleri artık dağa dönük değildi! Yine çiçekli elbiseler giymişlerdi ve kocaman gülüyorlardı. Şapkalı, elinde mala ve fırçasıyla biri daha eklenmişti  resme. Beni çizmişti Elmas!

 

Hayatım boyunca yaşadığım en güzel ve muhtemelen de tek resimleşmeydi bu. Hemen üstümü değiştirip resmi çerçeveciye götürmek üzere evden çıktım. Sokakta kendi kendime gülerek mırıldandım, resmi kesinlikle salona asacaktım.

4 Mart 2026 Çarşamba

DANCING QUEEN

Tuna ve Agi'ye


Tarih kitaplarından bildiğimiz üzere Avusturya Macaristan İmparatorluğu uzun yıllar önce parçalanmış. Her iki ülke de kendi coğrafyasında küllerinden yükselirken, ne güzeldir ki benim oralarda köklenmiş iki manevi kız kardeşim var. Ve yine tatlı tesadüftür ki biri Macar, diğeri Avusturyalı olan dostlarımın davetiyle şimdi tam burada, baharın ve Avrupa’nın ortasında onların ortak geçmişinden bugüne uzanan klasik güzellikleri seyrediyorum. 

 

Budapeşte’den Viyana’ya geçmeden önce Magritte Island’da baharı koklamak istedim. Yıllar önceki son Budapeşte ziyaretimde adanın güzelliğine vurulmuş ve kendime söz vermiştim, bir kez daha gelecek ve gülleri koklayacağım diye. İşte şimdi buradayım, o meşhur Tuna Nehri’nin ortasında, güllerle bezeli büyülü adada.

Aslında ada dev bir park; yürüyüş yapan, koşan, kahvesini içen, sohbet eden, bebeğini gezdiren farklı farklı yaş gruplarından insanlarla dolu. Dolu dediysem, Avrupa’nın doğusunda bir şehrin kalabalığından bahsediyorum, yani bizim toprakların Pazar günü gibi etraf.

Biraz yürüyüş yapıyorum, sonra derin derin içime çekiyorum güllerin kokusunu. Ne kadar ilginç bir his bu, sanki Mayıs ayının ta kendisini kokluyor gibiyim. Hafif rüzgar ve belli belirsiz serin koku moleküllerini daha da güçlendiriyor. Renk ve kokular o kadar aklımı başımdan alıyor ki, kahve ihtiyacımı çok sonra fark ediyorum. 

 

Oturduğum kafede belli belirsiz ısıtan güneşe veriyorum sırtımı. Ilık ılık gevşiyor omuzlarım. Buraların Mayıs’ı bizim diyarın Mart sonu sayılır, biliyorum. Bu yüzden kıyafetlerim birkaç kat ve hafif. Kahvemi keyfini çıkartarak, yavaş yavaş içiyorum. Hesabı getiren garson kız tam Macar güzeli, masmavi gözleriyle nazikçe gülümsüyor. Kahvemi ödeyip ayağa kalktığımda yerde parlak bir şey görüyorum. Eğilip alıyorum. Anahtarsız bir nahtarlık. Üstelik çok tatlı, küçük bir disko topu bu! Gülüyorum kendi kendime, tam da yarın Tuna’yla Viyana’da buluşacakken ne manidar oldu disko topu bulmak! 

Tuna Graz’a taşındı birkaç sene evvel. İstanbul’da Macar arkadaşımın, Agi’nin evinde tanışmıştık. Tanıdığım en komik, en hoşsohbet kadınlardandır kendisi. Ama pek çok değerli özelliği bir yana müzik ve sinemaya tutkusu inanılmazdır. Anahtarlık tam Tuna’ya göre diye geçiriyorum içimden. 

Dancing Queen çalıyor kulağımda.

 

Elimde anahtarlık, gökyüzünde tatlı güneş, şarkı mırıldanarak yürürken o kadar neşeli ve dalgınım ki bisiklet yolunda olduğumu fark etmiyorum bile. Tam kenara çekilmem gerektiğini gördüğümde ani bir darbeyle dengem bozuluyor. Orta sertlikte düşüyorum bisiklet yolunun kenarına ve bana çarpan bisikletten inen adam koşarak yanıma geliyor:

“İyi misiniz?”diyor galiba Macarca. “It’s okey, I am fine”diyorum. Beni yerden kaldırıyor. Kenardaki banka kadar eşlik ediyor. Oturuyoruz. Biraz su veriyor, dizlerime bakıyor. Bir iki dakika sonra daha iyiyim. Yaram berem yok. Konuşunca anlıyoruz ki tam o bana çarpmamak için bisikleti kırdığında, ben de bisiklet yolundan çıkıyorum ve sonuç kaçınılan sahne gerçekleşiyor. Teşekkür ederek kalkıyorum banktan ve düştüğüm yere yürüyorum, Tuna’ya götüreceğim anahtarlık elimden fırlamıştı. Bulmam lazım.

Adam da benimle arıyor ve hayat bu ya, o buluyor. Gülerek bana doğru geliyor ve cebinden aynı anahtarlıktan bir tane daha çıkartıyor. Ama  onunkinin ucunda anahtar da  var. Parmağıyla işaret ederek adadaki otelde mi kaldığımı soruyor, hayır diyorum ama hatırlıyorum kahve içtim orada. Söylemiyorum bisikletçiye. Kaskını çıkartıyor. Saçları çok güzel. “Çok uzak değil, bir özür kahvesi ısmarlayayım size” diyor. Biliyorum üst üste iki kahve çarpıntı yapacak ama zaten nabzım tatlı tatlı yükselmeye başladı bile. Kabul ediyorum.

 

Elimizde disko toplarıyla az evvel kalktığım masaya doğru yürüyoruz, garson kız bu defa daha kocaman gülümsüyor. Kulağımda Dancing Queen.

 

BÜYÜK LONDRA OTELİ




 

Yerdeyim, yüzükoyun uzanmışım. Kolumu bacağımı oynattığımda avucumdaki yumuşaklığı fark ediyorum. Pijama; elimde pembe satenden, paçaları siyah dantelden pijama altı var. Doğrulup etrafıma bakıyorum. Burası neresi bilmiyorum. Geniş bir oda, etrafta kimse yok, ses yok. Işık loş, herhangi bir koku da yok. 

 

Ayağa kalkıp biraz ayrıntı arıyorum. Acaba buraya nasıl geldim derken sağ altta ufacık, apartmanlarda boşluğa bakan pencerelere benzeyen yere takılıyor gözüm. Ah ya, evet işte tam buradan tırmandım odaya. Kardeşim de yanımdaydı. İkimiz ve şu an yüzünü hatırlamadığım üçüncü kişi, hep birlikte gitgide daralan ve sonunda o ufacık çerçeveden geçebilmek için ayakkabılarımızı ve paltomuzu çıkartmak zorunda kaldığımız pencereden geçerek geldik buraya!  Öteki kişi kimdi acaba? Odaya geldiğimizde Berrak buradaydı. Hatta “pijama bana uzun gelir, sen giy istersen” diye uzattım ona. Pijamayı beline tutup “bak, aslında düşündüğün kadar uzun değil” dedi. Sonra yan yana oturduk, lafladık biraz.

Tamam da hala bir türlü anlam veremiyorum neden buradayım, burası neresi, niçin Berrak’la pijama konuştuk? Kardeşim nerede? Ya ayakkabılarımız? Paltom?

 

Elimde pijamayla bir süre daha dolanıyorum salon salomanje odada. Gerçekten çok güzel ve aşırı görkemli bordo perdelerin önündeki berjere oturup hafızamı zorluyorum. Ah al işte bir sahne daha! “Yıl bitmeden yakacağım tüm defterlerimi, benden sonra birilerinin okumasını istemiyorum” diyorum Berrak’a. Çünkü bilinçaltımda onun “aman ha sakın yapma, iyi yazıyorsun sen yazık etme emeğine” cümlesine ölesiye ihtiyacım var. Fakat susuyor ya da ben hatırlayamıyorum.

 

Uzun oturamıyorum berjerde, göründüğü kadar rahat değilmiş. Yüzlerce bıçak saplanmış gibi ağrıyor sırtım, yerde yatmaktan oldu muhtemelen. Odanın diğer ucundaki yatağa gidip biraz uyumalıyım diye düşünüyorum. İki tek kişilik yataktan soldakini seçip, örtüyü kaldırmadan uzanıyorum.

 

Gözlerimi açtığımda evimde, yatağımdayım. Hatırladığım kadarıyla rüyamı yorumluyorum: ayakkabı sıkıntı demek benim için ama tırmanırken çıkarttım. Demek sıkıntılarım bitecek. Güzel. Tırmanışta kardeşim yanımdaydı çünkü son haftalarda spora gidiyoruz birlikte, ki bu eylem de bir tür tırmanış. Ve elbette Berrak var rüyamda çünkü o hem eşcinsel, hem budist, hem de beğendiğim bir yazar. Dolayısıyla son dönemde yaşadığım duygusal yakınlık, tabuları sorgulama ve edebiyat karmaşasının en mükemmel sembolü. Tabii koltuktayken hissettiğim korkunç ağrı ve pijama da var değil mi? Ağrı hayal kırıklığımın ruhumdaki yükü, pijama ise bir an evvel giyinmem gereken deneyim ve ondan damıtacaklarım.


Şimdi mi? Salonayım. Kahvemi içerken yüzüme yayılan gülümseme ve dışarıdaki güneş çok hoşuma gidiyor. Ne manyak rüyalar görüyorum diye için için seviniyorum. Sırtımda hala hafif bir sızı var ama mühim değil, deneyim deneyimdir :)