30 Ekim 2016 Pazar

KARDEŞ, ANNELİK PROVASIDIR.

 
 
 
 




Ben böyle hissediyorum. Geriye dönüp baktığımda onun ve kendimin ne yaptığını hatırlamadığım karanlık dönem dışında benim için hep bir prova, daima bir sorumluluk oldu. Üstelik bir görev gibi de görmedim, olması gereken buydu. O benden küçük, ardım sıra yürüyen bir ördek yavrusu gibiydi.
 
Annemin anlattığı ama hiç hatırlamadığım bir kıskançlık döneminden sonra daima sevdim küçük insanı. Bir tek gün bile tek çocuk olmayı istemedim.
 
Defalarca ölümden döndü. Hayatının ilk beş yılı kendisine verilen dokuz canın önemli bir kısmını hızlıca harcayarak geçti. Sanki sadece bir hayat istiyordu...
O dönemde elektrik çarpmaları, boğulmalar, zehirlenmeler, motosiklet kazaları arda arda ve her biri kısa metraj kara mizah film gibiydi!
 
Pek de şirindi. Büyüdükçe kendine özel halleri belirmeye başladı. Müziği, sevdiği renkler, ilgi alanları... Bazıları benimkilerle paralel, kimileri fizan kadar uzaktı ruhuma. Mesela beni kessen odamı sarıya boyamazdım! Ama O boyadı. Yıllarca postallarını çıkartmadı. Hiç bir zaman deniz, onu beni heyecanlandırdığı kadar heyecanlandırmadı. ve ben de hiç bir zaman kebap yerken onun kadar memnun değildim hayattan:)
 
İlk gitarını hiç unutmam. Nasıl sevindi. Ve bütün yaz çalışıp, para biriktirip aldığı Fender... Rock Cafe maceraları, ardı sıra sürüklendiğim Kaptan Hook geceleri. İnsanın kardeşini sahnede görmesi o hiç ısınamadığım rock müziğe katlanmaya değerdi doğrusu.
 
Doğa Apartmanı'nda annemin evden çıkışını kollayıp, güvencin yavrularını sevişimizi hatırlıyorum. Gizli bir operasyona imza atmanın heyecanı vardı içimizde. Çünkü annem onaylamıyordu!
Annemin onaylamadığı pek çok şey yaptık. Akşamları süt dolu kupalarımıza birer kapak Malibu boşaltma ve bir sonraki etapta nane likörünün süte pek yakıştığını keşfetmek gibi.
 
Hem zor, hem çok kolay çocuklardık.
 
Aramızda kitaplar geldi gitti. Birbirimizin arkadaşlarını aşırdığımız zamanlar da oldu. Aynı beden kot pantolon giydiğimizi, sevgilimle sinemaya giderken kardeşimi de alıp, tam ortamıza oturttuğumuzu hatırlıyorum.
 
Tarih ortak tutkumuz oldu.
 
Yetişkin olmak hayatları ayırıyor, doğrudur. Ama duygu değişmiyor. Ayağına taş takılması ihtimali bile başımdan ayağıma ateş basmasına neden oluyor.
 
Kardeş, insanın kendi çocuğu olana dek ilk annelik provasıdır. Doğuramamış bir kadın için ise mesafesini ayarlamakta zorlandığı, artık büyümüş, yuvadan uçmuş çocuğudur.
 
Bir sonraki hayatımda da olsun isterim Prusya Kralı:)
 

28 Ekim 2016 Cuma

 
 
Baban ölmüş. Ne demeliyim bilemedim. Kurtuldun belki de manevi bir yükten... Anlattıkların doğruysa eğer..  Bakalım bu kayıp senin üzerinde nasıl bir etki yapacak? Hayata bağlılığın, madde dünyasıyla ilişkin ve maneviyatın bu deneyimden nasıl bir evrilmişlikle çıkacak?
 
Sonuçta adettendir, bir masal yazar ve sabır dilerim. Ama sana değil, çocukluğuna...
 
 
 
 
 
Bir varmış bir yokmuş, masal bu ya, bütün kedilerin okula gittiği, insanların okuma yazma bilmediği, hatta çoğunun kör olduğu bir ülke varmış. Bu ülkenin yönetiminden kuşlar sorumluymuş. Her yıl yönetim değişir ve en çok oyu alan kuş türü bir sene boyunca iktidarda kalırmış.

O yıl, yani bütün bu anlatacaklarımın gerçekleştiği yıl yönetim akbabalardaydı... Şimdi geri dönüp baktığımda, en az bundan etkilendiğimi anlıyorum... Çünkü inşaat sektörü yüzünden delik deşik olan caddeler, sokaklar öylesine kalabalıklaşmıştı ki, neredeyse insan sayısı kadar fare ve yılan vardı kaldırımlarda.... farelerden korkuyordum..

Fazlasıyla sessiz bir sonbahar sabahında, caddenin kaldırımlarına dökülmüş yüzlerce yaprak arasından patilerini son bir gayetle sürüyerek Sonbaharı Sevmeyen Kadın'ın evine gitmeye çalışan Tekir, onun eve geç geleceğini hatırladı. Yapacak fazla bir şey yoktu. Apartmanın altındaki pidecide bekledi. Pideci amcalar iyi kalpli insanlardı, onların sadece gözleri kördü, henüz kalpleri körleşmemişti. Tekir i öyle ıslanmış ve yorgun görünce hemen bir çorba hazırladılar. Sağa sola dökmesin diye kasenin altına da bir gazete yaydılar. Tekir, çorbasını içerken, gazeteyi okumaya başladı: Merhuma şu, merhum bu oğlunu, adaletli bir kadın eşini, mağdur bir oğul babasını, umursamaz bir gelin ve bir o kadar dünyadan habersiz torun da dedelerini kaybetmişlerdi.
İyi de bütün bunlardan Tekir'e neydi?
 
Çorbasını içti, o sırada Sonbaharı sevmeyen Kadın da geldi. Bütün gün, düşen yapraklarını yerine yapıştırmaktan bitap düşmüştü. Zar zor gülümsedi, Tekir i kucakladı ve yukarı çıktılar.
O akşam üzeri gökyüzünde hayalleri eriten bir asit yağmuru vardı. Birazı Tekir'in yüzüne yağmıştı ama o hemen gidip suratını yıkadı.
 
Akşam boyunca bin bir türlü tatlı pişirdiler. Elmalardan, armutlardan kuleler, çikolatalardan yapay göller yarattılar. Tekir hiç gülümseyemedi. Okuduğu cenaze haberine takılmıştı aklı...

Uzun yıllar sonra garip bir tesadüfle önüne çıkan haber onu akbabalar hakkında düşünmeye zorlamıştı... Gazetedeki haber bir akbaba ailesine aitti. Tekir yüzlerce insanın kalbini yiyerek beslenen bu aileye merhamet hissedemedi... Patilerini yüzünde gezdirip gözyaşlarını sildi ve ...

27 Ekim 2016 Perşembe

DOKTOR MÜMKÜNSE PERŞEMBE GÜNÜ ÖĞLE YEMEĞİ ARASINDA ERMEK İSTİYORUM....

 
 
... VE ERERKEN LÜTFEN SAÇIM BOZULMASIN,  ÖĞLEDEN SONRA TOPLANTIM VAR. Bİ DE AYAKKABILARIMI ÇIKARTMASAM OLUR MU?
 
Malum kırkımızı geçtik. Çekingenliğimiz iyice azaldı ve öğrenmek için hem dışarıdaki, hem de içerideki dünya ile denge sağlamanın gerekliliği kafalarımıza dank etti! Balyoz yeme faslını kapattıktan sonra ne yapıyoruz? Etrafımızdaki insanlarla konuşarak, benzer kaygılarımız olduğunu anlamaya ve  yıllarca bize özel sandığımız durumların neredeyse tüm insanlığın başına geldiğini öğrenmeye başlıyoruz!.
 
E bu konulardan bir tanesi de ruhani yanımızın gelişkinliği!!!! Elbette öncelik eli yüzü düzgün bir sevgili/eş bulup, akabinde harika bir beden ve saçlara sahip olmakta  ama bi gözümüz toprağa bakarken artık İsa mı, Musa mı yoksa Mevla mı bi karar vermek lazım di mi ya!?
 
Vallahi ben kararsızlığımı koruyorum; bir yıl İsa'ya ( geliyorum ey büyülü Nole pazarları!! ), ertesi yıl Mevlana'ya ( Huuu Konya'daki dostlar, kardeşler.. )  giderek bu konudaki çok yönlülüğümü kimselere kaptırmıyorum. Fakat inanın yeteri kadar renkli bir karakter sayılmam, bu işi kendine görev edinmiş ve ashram ashram, olmadı tekke tekke gezenler var! Vallahi, artık nice yağız delikanlıyı ve abla olduğunu iddia eden teyzeyi AVM ler, güzellik merkezleri kadar ashramlarda da görebilirsiniz.
 
Nasıl gençliklerinde hızlıca zengin olmak ve beş seansta incelmek gibi  saçmalıklarla hayatlarını ziyan etmiş ve bedenlerini hırpalamışlarsa, şimdi aynı kafayla ruhlarını mıncıklatıyorlar....
Bütün bu olanlar seyri epeyce yürek yakan ancak bir şekilde anlaşılması gereken ilginç sahneler... Ama kazancı bol! Egoyu beslemeye açık ve moda!
 
Bunları yazarken üzülüyorum... On yıldır yoga ile ilgileniyorum ve hala öğrenecek ne kadar çok şey var diyerek hayıflanıyorum. Sonra sonra sakinleşip, ne var yaw, kabım ne kadarsa o kadar işte, sakin diyerek kendimi makul bir noktaya davet ediyorum. Neyse O!Benim şansım, öğretiye adanmış ruhlarla karşılaşmak oldu. Hocalarımı medyadan tanımazsınız, ama sokakta görseniz, hele bir de göz göze gelseniz, içinizden gülümsemek gelir, ışıklıdır yüzleri. E bu da bana yetiyor açıkçası.
 
Geçenlerde bir mesaj aldım, bir muhterem özel kundalini dersi verip vermediğimi soruyordu... Sonra bir başkası tantra hakkında ne bildiğimi? Ve bir diğeri meditasyon meselesini bir ay sıkı çalışsa çözüp çözemeyeceğini!!!
 
Bilemem. Sen diyet yapar ayda beş kilo verirsin, ben yaparım bir kilo veririm. Anlatabildim mi? Fakat çağın sabırsız insanı hızlıca zayıflamak için neler yapmaz ki! Ve yine aynı insan, "acaba ben bu deneyime hazır mıyım?" diye sormadan, meditasyon veya kundali uygulamalarını çabucak öğrenip, ermek ister! E zira kırkından sonra saç baş parlaklığını yitirince, bi başka ışık lazım di mi?
 
 
E iyi de dostum o semirmiş egoyu ne yapıcaz? Neyi neden istediğimizi iç sesimizle sorup cevaplayamadan, bir bilene sormadan, hiç bir emek harcamadan hoop diye olacak mı bu işler? İki gün çakra açtırma kampına gitsen , bi de enerji bedenini Cifleseler ( bizim gençliğimizin en baba temizleme ürünüydü:)) tamam mı zannediyorsun? Yani şu dağ tepelerinde sabahtan akşama ibadet edip, üzerine tarlada çalışan, ekip biçen rahipler salak, bi akıllı sensin di mi?
 
Lütfen makul olalım. Hızlıca bir şey tüketmek ve çabucak sonucu görmek istiyorsanız pilates yapın. İki aya kalmaz poponuz sımsıkı, bacaklarınız cillop gibi olur. Ha ruh için de elektro şok uygun olabilir!!!! Ya da aşık falan olun. Zira diğer yollar meşakkatli ve zaman alıyor, kapsül beklentisi için pek umut vaadi yok yani.
 
Velhasıl beden-zihin ve ruh parlatmanın, içeride ve dışarıda bütünlük sağlamanın ağrılı, sancılı, zaman zaman akıntıya kürek çekiyor hissi yaratan, çağın tüm gerçekliğiyle ters düşen, acıtan, yer yer paralayan bir serüveni var. Ha değer mi diye sorarsanız, o çok kişisel bir duruş.... Bulunduğun basamağa, o basamaktaki farkındalığına ve daha pek çok iç ve dış etkene göre değişir.... Hem benim ne haddime bu sorulara cevap vermek. Herkes kendi sorularını sormalı ve kendi cevaplarını vermeli..
 
Son olarak da bu hızlıca olmak derdini bırakıp, kendinize DVD veya kitap aramak yerine, ya da olur olmaz yerlere para kaptırmadan evvel iyi bir yol gösterici bulmanızı, onunla karşılaşmayı tüm kalbinizle dilemenizi önerebilirim.
 
Haydin iyi uçuşlar! Kemerleri bağlayalım beyler, bayanlar 21. yüzyıl insanı uçuyor!!!

26 Ekim 2016 Çarşamba

YOGA NİDRA -I-



 
 

Hafta sonu inzivada olacağım. Fakat tuhaftır, bu sabah başladım sanki. Etraf o kadar sessiz ki, aslında biraz tedirgin oldum... Ülkenin sessizliği huzur verici değil, aksine gerginleştiren bir hal aldığından beri, tanımlarımız, kavramlarımız değişti...
 
Ağaçların ardına saklanmış salonumda kahvemi içerek meditasyon nedir, yoga nidra ile ilişkisi nasıl kurulmuştur hakkında yazılanları okuyorum. Okudukça da ilgimi çekiyor. Bana sorarsanız çağın insanını ha dediğinde meditasyona oturtmak zor. Onun yerine bir süre konuya giriş niyetiyle yoga nidra ile ısınma turları atmayı daha makul görmeye başladım. Yoga nidra ile bildik anlamda bir uykuya geçiş yaşanmadığı halde, zihnin uyumakla uyanık olmak arasındaki tatlı çizgide uzun uzun salınması insana eğer isterse beden yükünü bir süreliğine bırakabileceğini esinliyor.  Bu sayede yapılan çalışmadan uzun saatler dinlenmişçesine gevşemiş, sinir bozukluklarını ötelemiş olarak kalkmak mümkün.
 
Ön koşullar çok sağlanabilir şeyler... Mümkünse rahat bir yere uzanarak, olmadı geniş bir koltuğa yayılmak, rahat ve pamuklu kıyafetler, tıka basa dolu olmayan bir mide... 

Denemek isteyenler bana yazsınlar lütfen, zira yoga nidra bitirme ödevim ve bir kaç deneme sürüşü yapabiliriz:)
 
Şimdi okumam lazım. Herkese güzel sabahlar!

24 Ekim 2016 Pazartesi

HAYATIN HEDİYELERİ





Tam beni gözden çıkarttı dediğimde, koşarak gelen hayat, sana çok teşekkür ederim.... Bu yıl yapay bir sancıyla başladı, muhtemelen öyle de geçip gider dediğim an için affet.
Ben bana samimi olamadan, sen bana samimi olmayacakmışsın, anladım... Eyvallah.
 
Ağlamalı inlemeli, koşmalı terlemeli, gülmeli telaşlanmalı ve gerekirse acımalı acıtmalı dönem, sen de hoş geldin o halde!
 
Namaste

23 Ekim 2016 Pazar

EKİM

 
 
Ekim, kuyruğuma basmayan, en azından şimdiye dek hiç canımı yakmamış nadir aylardandır. Aramızdaki uyum sadece bununla mı belirlendi bilemem, yine de bir ritmimiz olduğu kesin.
Güneş ışıkları tam sevdiğim gibi; yatay ve ısıtan cinsten. Rüzgarlar yumuşak, yağmurlar ılık. Terlemediğim ve üşümediğim sabahlara uyanıyorum. Hafif ürperdiğim banyo sonraları var.. Kahvenin koca bir yazdan sonra yeniden anlam kazanması... Okul heyecanı.. Doğanın "bak bana!" diyen altın rengi elbisesi..
 
Cuma günü aklımda yapılması gereken işlerle evden çıktığımda hiç hesaplayamadığım onlarca güzellikler de Ekim'in hediyesi. Sokaklarda huzurla yürümek, olan bitene takılmadan ılık, kucaklayan bir hava akımıyla süzülmek... Kaldırımlara düşmüş farklı tonlardaki sarı yaprakların durup durup fotoğrafını çekmek istemek. Güzeller güzeli şehrime bakıp, doyamamak.
Karaköy'de son bir mola verdiğimde vapura, ardındaki saraya ve bendeki duyguya dikkat kesilip, tüm yaşanmışlığa ve seçimlere minnettar olmak..
 
 
Kardeşimin doğduğu ay Ekim. Beni bu dünyada tek çocuk olmaktan kurtaran ay. Evlendiğim, uzak ülkelere gitme kararı aldığım ay...
 
Dün H.'la önce Fenerbahçe, ardından Çengelköy'den denizi izlerken, içime dolan sevinç anlatılmazdı... Yapılacak seyahatler, yazılacak öyküler, öğrenilecek yüzlerce şey. İtiş kakış doluştular zihnime.
 
Uzun uzun boğaza baktım, İstanbul'da en sevdiğim semtlerden birinde, hem de en sevdiğim İstanbullunun tam dibinde yaşamış H. Meğer ben defalarca onun civarında dolaşmışım. Ama tanışmamışız. Bana söyleyecekleri şimdiymiş, benim duymam gereken an bu anmış...
 
Kadın hikayeleri, boğazın sularına karışırken, içimdeki Ekim hiç bitmesin, hep bana dost kalsın diye diledim..
Ve bu sabah yağmuru seyrederken, dayanamayıp penceremi açtım. Uzun zamandır yapmadığım, kahveyle yatağa dönme ritüelini gerçekleştirdim. Mutlu olmak benim kararımdı, kimsenin tekelinde değildi. Ayak ucuma ilişmiş, kendimle konuşmalarımı dinleyen küçük kıza eğildim, yanağını okşadım.
 
Ekim saçlarımızdan geçerken, birbirimize bakıp gülümsedik.

20 Ekim 2016 Perşembe

KENDİMİZDEN ESİRGEDİĞİMİZ HAYAT





 
"kendimi olduğum gibi kabul ediyor ve onaylıyorum"

 
Bitmesin diye yavaş yavaş okuduğum kitaplar bilirim. Seyrederken zamanın geçiyor oluşuna bozulduğum filmler.. Şimdilerde aldığım rehberliğin, git gide azalan günleri karşısında aynı duygular içindeyim. Bitmese, yavaşlasa...
 
Yorulduğum doğrudur. Ancak hayatımın hiç bir döneminde, pardon yüksek lisans tezimi yazdığım zamanı unutmayayım, böylesine yürekten çalışmamıştım. Yine de kendimi tembellikle yargılamaya çok müsaitim. Zira izin vermeyi bilmiyorum... Yorulan ayaklarımı dinlendirirken, okuyabileceğimi, bir şey dinlerken yemek yapılabileceğini düşünüyorum. Hala zihnimi ve enerjimi bölmeye meyilliyim!
 
Açık olan şu ki, öğrenilmiş kalıplardan uzaklaşmak gerçekten zor. Kendimize işkence edercesine yaşamak ve bunu hayata tutunmak zannetmek kırılması zor bir kalıp. Ve aynı zamanda asıl olanın kendine yer açabilmesi için kırılması kaçınılmaz bir kalıp...
 
Yoga çalışmalarında en sevdiğim dersi sonlandırma cümlelerinden biri "kendimi olduğum gibi seviyor ve kabul ediyorum" olmuştur. Defalarca ustamdan duyduğum ve ders vermeye başladığımda yüzlerce kez öğrencilerime söylediğim bu cümle bende ne kadar içselleşti acaba?
 
Aslında aldığım yolu küçümsemiyorum. Yerimde sayıyor ve bütün bunları göremiyor da olabilirdim. Önceliğim ayakkabımın topuğu, ucu bozulan ojem ya da bin bir takla atarak elimde tutmaya çalıştığım kocam da  olabilirdi! Bütün bunlar da gayet insanca ve nihayetinde birer seçimdi..
 
İstediğim hayatın bu olmadığına on beş yaşımda karar verdim.
 
O yıllarda manevi halan dediğim, öz halamın kiracısı bir hanım vardı. Aile dostumuzdu. Ne tesadüftür ki neredeyse benimle aynı yaşta olan yeğenleri başka bir ülkede yaşıyorlardı. Bu durum bizi yakınlaştırdı.
Birlikte konserlere gitmeye başladık. Ve konserler zamanla akşam yemeği ve konserlere dönüştü. Bu birbirinden güzel akşamlarda dönemin kabul gören, toplumda yeri olan ( ne demekse!) isimleriyle tanıştım. İçlerinde sahne sanatçıları, müzisyenler, iş dünyasının parlak simaları vardı.
 
Hala, varlıklı, güzel ve etkileyici bir kadındı. Herkes onunla konuşmak ve dostluk kurmak için hevesliydi.  Bir akşam ünlü bir mekanda, o yıllarda Türkiye'ye iç çamaşırı ithal eden bir adamla tanıştım. Neden bilmem, adamın iticiliği benim nihai kararımda çok etkili oldu. Bu insanlarla yaşamayacaktım. İşimi ve eşimi onların arasından seçmeyecektim. Ve seçmedim de.
 
Üniversitede arkeoloji okudum. Sefil, fakir bir arkeoloğun sevgilisi oldum. Toz toprak içinde bilim yaparak yaşamaya karar vermiştim. Mutluydum. En azından bir süre için...
 
Zaman bana, bu seçimin içine de kalıplarımı taşıdığımı ve dayatılan kurallarla uyumlu olamadığımı gösterdi. Küstüm. Vazgeçilmez sandığım işime, emeğime sırtımı döndüm. Kendim olmaya izin verilmeyen bir yerde kalamazdım. Çok gençtim, "ben zannettiğim" kişi olamıyorsam, bunu dayatanlarla yaşamaya devam edemiyordum...
 
Yıllar geçti. Farklı işler, hatta şehirler ve ülkeler oldu hayatımda. Kendime en uygunu seçiyordum. Yine de her biri üzerimde rengi, dikişi bana yakışmayan, emanet elbiseler gibi duruyordu. Çünkü istemediğim şeyleri gayet iyi biliyordum ama istediğim şey nedir bilemiyordum... Ben kimdim? Sormuyordum. Sadece insanların beni tanımladıkları kalıp cümleleri kabul veya red ederek yaşıyordum.

Besbelli yolumu kaybetmiştim! Oysa ilk gençlik yıllarımda ne tarafa gideceğimden nasıl da emindim...
 
Doğru soruyu sormak için berrak bir zihin gerekiyordu ve o bende yoktu! Bu da sonsuz bir anlaşılmamışlık duygusu ve beraberinde kırgınlık, öfke getiriyordu.
 
Neyin tembellik ve tutunamamak, neyin kendine ve akışa izin vermek olduğunu ayırt etmem için, önüme bu ayrımı yapmamı sağlayacak bir yaşam modelinin gelmesi ve parmağını gözüme sokması lazımmış!
 
O da oldu, şükür:)
 
Evet, itiraf ediyorum, bu "tembel ve tutunamayan"  hayatı geçen yıl kısa da olsa deneyimledikten sonra şimdi şimdi ne istediğimi söyleyebiliyorum. Yeni yeni kim olduğuma dair sezgilerimi dikkate alabiliyorum. Ancak şimdi, vazgeçtiklerimden ne uğruna vazgeçtiğimi hissedebiliyorum.
 
İstediğim o kadar basit ki; içinde hakkını vererek, ritmini kaçırmayarak, üreterek ama telaşlanmayarak yaşadığım bir ömür.... Madde dünyasıyla ilişkimi dengelediğim, zaaflarımı, öfkemi kabul ederek ve ancak beslemeyerek yaşadığım, sarkacın en makul salınımında  kendim olarak durduğum bir yaşam!
 
Hayat kırkında başlar diyorlar ya, çok doğruymuş. İnsanın sınırlarını belirlemesi ve sonra o sınırları zevkle ihlal etmesi tastamam kırk yaş hediyesi:)
 
O zaman bırakayım da içinden geçmekte olduğum süreç ben ne kadarsam, o kadar olsun!
 
 
 
 

19 Ekim 2016 Çarşamba

OKULDA MANDALA

 
 
 
 
 
 
 
Her şey dün oldu, kabul ediyorum. Fakat zaman bulup yazamadım. Zira okuldan eve döndüğümde beni bekleyen mutfak işlerim ve ev ödevlerim vardı. Aylardır, önce belimin hassasiyetinden, ardından yoga çalışmaları sebebiyle evin mutfağına uğramamıştım. Ne yalan söyleyeyim, özlemişim.
Yaptığım pirinç unu muhallebisi anneminki gibi olmasa da yoğurt gayet başarılı. Eh, bu da fena bir başlangıç sayılmaz.
 
Neyse, konumuz benim hamaratlığım değil, dün okulda yaşadığımız güzellikler.
 
Küçük Kara Balık derslerim malumunuz Salı günleri yapılmakta. Dün mevsim dönümü sebebiyle nispeten çocuk sayımız azdı. Hava yağmurlu ve ısı da düşük olduğundan çocukları fazla hareket ettirip terletmemeye karar verdim. Zaten aklımda ne zamandır mandala boyamak vardı. Amma bizim yöntemlerimizle.
 
Malzemeler basit:
Dişçilerin kullandığı yassı ve geniş çubuklar ve keçeli kalem.
 
Bundan sonrası çok keyifli. Güzel bir müzik, köşkün pencerelerinden görülen muhteşem renkli yapraklar ve biz!
 
İlk grubu bu çalışmanın biraz dışında tuttum, zira yaşları epeyce küçük. Onlarla yoga pozlarıyla tanışma oyununu devam ettirdik. 
O da çok eğlenceli bir oyun. Gerekli olan tek şey "neşesi yerinde bir öğretmen ve yoga pozlarını gösteren resim veya fotoğraflar!"
Sonrası sizin drama ve seslendirme becerilerinize kalmış:)))
 
İkinci, üçüncü grupla mandalanın her zaman kağıt kullanılarak yapılması gerekmediğini konuştuk. Sonra da elimizdeki hazırlanmış çubuklarla mandala denemeleri yapmaya başladık.  ( Çubukları ben önceden evde boyamıştım. Tavsiye ederim, bir tür rehabilitasyon:))
 
Eğlencenin büyüğü son gruba kalmıştı. Zaten bu minicik adamların hemen hemen hepsi gülüp coşmaya hazır geldiklerinden işim pek zor olmadı.
 
Onlara da mandala meselesini bir kez daha anlattım. Senede iki kez bu çalışmayı yaptıkları için üçüncü yılın sonunda neden bahsettiğimi gayet iyi anladılar. Buradaki asıl sürpriz bu kez farklı bir malzemeyle çalışacaktık ve hep birlikte bir tek mandalaya odaklanacaktık.
 
Oldu!
 
Üstelik gayet de güzel oldu. Neredeyse tüm dikkatleriyle çalıştılar. Elbette E ve D  ve Z ile A arasındaki mırıltıları tam anlamıyla sıfırlayamadık ama bu durum çalışmamızın bütününü olumsuz etkilemedi.
 
Bakın çocuklar neler yaptı:
( Yukarıdan aşağıya doğru anlatıyorum)
 
A.  (kız çocuk, yeni abla oldu:)) : Burada günlük hayat var. Tartışmalar, neşeli dakikalar, okumayı öğrenmek, bebek ağlaması!
 
Z. Güzel bir günde luna park a gitmiş çocuk.
 
Ö. ( Bu yıl flört etmeye başladığımız, annesi de yoga öğretmeni olan yakışıklı ) : "Öğretmenim şuradaki kızı görüyor musunuz?" "Hangisi Ö. ?" "Şu işte, uzun saçlı. O sizsiniz ( Ö. burada çubukta sağdan ikinci figürü gösteriyor ) " "Hımmm" "Buradakiler ne yapıyorlar biliyor musunuz? Dans ediyorlar!"
 
D. ( Hassas ve özel ruhlardan biridir kendisi:)) : "Çalışmanda ne anlatmak istedin D.?" "Of, ev çok karışık! Annem bazen iki kitabı birlikte okuyor, bunu ona yaptım ikinciyi okurken, yerini kaybetmesin" "Ayraç mı oldu bu çubuk?" "Evet!"
 
İ. ( Kibar ve her daim uyumlu, hızlıca kavrayan bir peri kızı ) : "Ne kadar güzel görünüyor bu kalp siyahın ortasında" "Çünkü gece!"
 
Hayatımı anlamlandıran Küçük Kara Balıklar olmasaydı, her gece yattığımda küçük bir "kırmızı balık" olduğum için şükretmezdim! Zor günlerden geçtiğimizin farkındayım... Bu yüzden bana çok iyi gelen derslerimizi yazıp paylaşıyorum. Çünkü çocuk kafası bir tür "aydınlık ve temiz alan". Tavsiyem odur ki, etrafta çocuk bulduğunuz anda bir sohbet konusu açın ve bir süre dünyaya küçük insanın gözleriyle bakın. İnanın yüksek bir dağa çıkıp, ciğerlerinizi oksijenle doldurmuşçasına ferahlayacaksınız:))
 
 
 
 
 
 

17 Ekim 2016 Pazartesi

JULİETTA & BAYAN PEREGRINE'NIN TUHAF ÇOCUKLARI





Uzun zamandan sonra ard arda izlediğim her iki film de o kadar güzeldi ki, şimdi içimden her gün sinemaya gitmek geliyor! Elbette Almodovar ve Burton için kalbimde her daim yer var idi ancak bu son filmler gerçekten görülesi olmuş.
 
Önce Almodovar izledim. Ve tabii ilk arzum eve dönüp bavulumu toplayayım da şu filmdeki kıyı kentine gideyim oldu. Ama dün akşam iyi ki gitmemişim dedim, zira Burton filmindeki ada ve sis görüntüleri içimde adeta sıla ateşi yaktı.




Tavsiyem odur ki her iki filmi de görün. Almodovar kadınlarının sıcaklığı ve Burton kadınlarının masalsılığı arasında bakalım neler hissedeceksiniz? Sadece şunu söyleyebilirim ki Eva Green yaş aldıkça güzelleşmiş. Adeta parlamış. Role de nasıl yakışmış, of!
 
Ay, bir de avizeler var... Melek, Soner, o avizelerden alırız di mi?
 
Aslında iki filmi de uzun uzun yazasım var ama vaktim yok! Seyredin!

16 Ekim 2016 Pazar

UNUTTUM ZANNETME...

 
 
 
 
 
 
 
N.K.'a yirmi sekiz yıl hatırası...
 
Özne anımsama kapasitesini kaybetmesine rağmen, hatıra kaydı bozulmamış olarak kalmaktadır.  Thomas A. Harris, M.D.
 
 
 
Unuttum diye sevinme. Unuttum sandığın şey, yaşadığın an itibariyle senin bir parçan oldu. Ben senin bir parçanım.
 
Ve sen benim bir parçamsın...
 
Hayat kabuller ve reddedişler arasında kıvranmaksa eğer, bunca yıl sonra görüyorum ki bizim payımıza düşen kocaman bir isyan olmuş.. Sen, güvenli bir limanda belki hayatın boyunca özlediğin ve yaşamının ilk yıllarında senden esirgenen, ebeveyn-yetişkini bulmuşsun.... Kollarında hakkın olan huzuru solurken, her isyanında içindeki çocuğa seslenebilen bir ebeveyn o... Şanslısın. Hayat cömert davranmış sana. Kıymet bilerek en iyisini yaptın.
 
Ve ben buradayım. Fırtına takviminin kim bilir kaçıncı gününde saklıyım? Ne kendimi, ne de seni hırpalamayı hiç istemiyorum. Sadece, kabuller basamağını ayak tabanımda, avuçlarımda hissetmek yetmedi... Şimdilerde alnım basamakta, unuttum sandığım tüm hatıralarımı dev  bir saç yumağına dönmüş zihnimden tek tek ayıklarken, heyhat, sen de oradasın!
 
Ne zaman, ne de mesafeler yaşanmışı ve yaşanmamışın olası hatırasını değiştirmiyormuş.. Hani şu dokuz kat şiltenin altındaki bezelyeyi hissedip, sabaha kadar uyuyamayan prensesin masalını bilir misin?
 
İşte sen, benim dokuz kat şilte altındaki bezelyemsin.
 
Üstelik yalnız da değilsin. Benim şiltelerimin altında uykularımı kaçıran birkaç bezelye daha var...
 
 
Velhasıl unuturum sanma sakın, unutmak yok hayatta. Yerli yersiz hatırlamalar, her şey o gün olmuş gibi tepetaklak olmalar var.
 
Sıkı tutun ebeveynine, fırtına takvimi yaklaşıyor... Ufuktaki kızıl kırmızı günbatımını görüyor musun? Ben allak bullak olurken, sen sakin sularda yüzemezsin...
 
Şiltenin altındaki bezelyeyim ben.

15 Ekim 2016 Cumartesi

İKİ MAT, İKİ DUYGU

 

Bazı yolculuklar insana birden fazla duyguyu aynı anda deneyimletir. Yoga, benim hayatımda işte tam da böyle bir yol hikayesi.
 
İki mat arasında gidip gelirken ve haftada iki gün öğretmen, üç gün öğrenci olarak yaşarken, kendimi duygudan duyguya akar halde yakalıyorum. Ben ıskalarsam, hocam yakalıyor. Öyle anlarda alıp başını gitmiş olan zihnimi, ben zannettiğim kalıplarımı bir kez daha matlarımızın arasına koyuyoruz. Ustamın öğrettiği gibi soruyorum "sen kimsin?", "sen, benim misin?, "ben misin?"
 
Her günün sonunda, yoga çalışmasının neden rehbersiz olamayacağını daha iyi anlıyorum...
 
Anlamak hali beni her iki matın üzerinde de başka eşiklere taşıyor. Öğretirken, öğretmenin, öğrenirken de öğrenmenin kendisi olmaya çalışıyorum. Çalışıyor muyum? Yok daha doğru ifadeyle, deneyimliyorum. Her asana, alışılmış  kalıpları kırıp, yeni eşiklere heveslendiriyor. Kimilerine göre git gide güzelleşiyor, bazılarının gözünde havanda su dövüyorum...
 
Bakışlar da türlü türlü... Ah vah edeninden , helal olsun yahu diyene uzanan geniş bir yelpazede, ben sandıkları bedenime bakıp, ne görüyorlar acaba diye tahmin oyunları oynuyorum.
Şu hayatta bir yazmayı, bir de oyun oynamayı pek çok seviyorum ya, bundan gayrı ben ne sever, aslında yeni yeni öğreniyorum.
 
İki matta, tek duyguya niyet ederken, aynı anda hem sözlüde, hem yazılıda gibiyim. Kaygısız, yargısız kalmak için durmadan kendimi "şimdiye" taşımaya çalışırken, git gide güçlenen fizik bedenimi hissetmekten derin bir haz duyuyorum. Kendi deneyimlerimden esinlenerek kurguladığım oyunları düşünmek içimi güldürüyor.
 
Öğrendiğim ve öğrettiğim matta dizlerimin üzerinde oturmuş, ellerimi kalbimin hizasına alıp, iki göğsümün arasına yerleştiriyor ve sonra içimdeki ruhla, karşımdaki ruhları selamlıyorum. İşte o an, ayaklarımın altındaki mat uçan halıya dönüşüyor. Dersi yapan olmaktan çıkıp, dersin kendisi oluyorum. Sesim, ellerim, bacaklarım ve dudaklarım... benden bağımsız devam ediyorlar.
 
Ben yoganın benden içeri halini seviyorum. Her iki matın da uçabilirliğini seviyorum:)

14 Ekim 2016 Cuma

KENDİMİ OLDUĞUM GİBİ SEVİYOR VE KABUL EDİYORUM.








 
"......Sağlıklı ve güçlü kalmak, beden için olabildiğince besleyici olmak çok önemlidir. Ayrıca birçok kadının , özünde "aç" olduğu konusunda hemfikir olmam gerekir. Ama kadınlar belli bir büyüklük, biçim ya da boy için veya klişelere uymak için açlık çekmekten çok, kendilerini kuşatan kültürden temel bir saygı görememenin açlığını çekerler. İçerideki "aç", saygı görmeyi, kabul edilmeyi ve en azından klişeleştirilmeden karşılanmayı özlemektedir. Eğer gerçekten "dışarı çıkmak için feryat eden" bir kadın varsa, bu feryadı başkalarının onun kendi bedenine, yüzüne, yaşına yönelik saygısız yansıtmalarının sona ermesi içindir...."
 
Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estes
 
Geçtiğimiz yıl bu zamanlarda bacaklarımın yeniden koşmak arzusuyla sabırsızlanırken, hızımı kesenin bir erkek olduğu yanılgısı içindeydim. Oysa zavallının bir suçu yokmuş kendi olmaktan gayrı... Beni hareketsiz ve nefessiz bırakan asıl şey "aşksız" ve "kopmuş" hissetmemmiş.
 
Yine de toplumun dayatmalarını ( Yalnız yaşayamazsın, bir ilişkin olmalı, ilişkin varsa evlenmelisin, evliysen çocuk yapmalısın, çocuk yalnız büyümez ikinciyi de yapmalısın.... ) kendi gerçekliğim zannetmek yanılgısının pençesinde kıvranırken, asıl istediğimin koşulsuz sevgi ve özgürlük olduğunu çok geç, kendimi "terkedilme acısı" çekiyor pozuna soktuktan, epeyce zaman kaybettikten sonra görebildim!
 
İnsan olmak böyle bir şey işte; yer yer yalancıyız kendimize...
 
Şimdilerde yeniden ve şimdiye kadar hiç olmadığım kadar güçlenirken, tıpkı Güçlü Şövalye'nin* üst üste dizdiği ejderha kafalarına bakıp, anlamsız bulması gibi, hayatımda yer alan sınırlı sayıdaki karşı cinsin de aynı şekilde, beni bu güne getiren, dönemi için makul, şu an için kelimenin tam anlamıyla "yetersiz", "uygunsuz" eş adayları olduğunu görebiliyorum.
 
Ha, "bu kendini beğenmişlikle işin zor" diyenlerinizi duyuyorum. Haklısınız, bu bolca emek harcadığım, her hatamı hem kendi gözüme ve hem de karşımdakinin gözüne sokan tavrımın, olmakta olan ben'in hayatını kolaylaştırmadığını kabul ediyorum. Ama daha azını istemiyorum.
 
Ve kim söyledi size kolayı kovaladığımı?
 
Feminist falan değilim. Sadece bütün dayatmalardan ve "ben" zannetmemi isteyerek üzerime yapıştırılan yaftalardan istifa ediyorum. Kendim olmayı seçiyorum. Öfkem, travmalarım, zaaflarım, hayallerim ve daha ne varsa hepsiyle birlikte kendimi kabul edip, daha şefkatlice kucaklamak istiyorum.
 
Kadın olmak ve insan olmak hakkımı sonuna kadar koruduğum bir hayatta ne bedenimi, ne de emeğimi sömürtecek değilim. Birkaç kişi tarafından alkışlanmak ve sevilmek için de taklalar atmayacağım.
 
Oh be, ne iyi geliyor insana yoga!
 
Namaste bacılar
 
 
 
* Kendisi çok kıymetli bir şahsiyettir. Yakında tanışırsınız:)
 
 
 

13 Ekim 2016 Perşembe

SONBAHAR...




 
 
 
 
 


Bu mevsim kayıyor ellerimden... Ne kadar çırpınsam, hakkını veremiyorum... İstediğim kadar yazamıyorum, okuyamıyorum... Yaprakların yavaş yavaş güneşin rengine yaklaşmalarını, ardı sıra kavrulup, düşmelerini ve yavaşça, hiç ses etmeden çürümelerini duyamıyorum. Telaşlısın zaman, yetişemiyorum.
 
Tek bildiğim etrafımda onlarca hüzünlü hikayenin döndüğü...
 
Bir kadın var mesela, her gece koca tutkal kovasıyla sokaklara çıkıyoryor. Ve gün aydınlanana kadar yerdeki yaprakları dallara geri yapıştırıyor. Yaz seven, değişimlerin en büyüğünü yaşayan ve hayatın hızına, hoyratlığına gücenmiş...
 
Dönüşen, baharı bekleyen biri.
 
Sonra genç bir adam var; şakakları kırlaşmaya, kalbi umudunu yitirmeye başlamış. Yaz sevmeyen, kış seven. Dev bir çınar gibi gölgesi. Onun gözlerinin içine bakamıyorum... Katıla katıla ağlamak geliyor içimden. 
Bu mevsimi bizden kaçarak geçiriyorum...
 
Tek gözlü kedi kapımda. Onu sevmediğimde acı acı bağırıyor... Eşikte yuvarlanıp, karnını sevdiren bir tek o var. Ben, bana güvenmezken, kıymet biliyorum.
Yaralanmaya açık olmak ne demek, hatırlıyorum.
 
Sonra umut var. Doğmak üzere olan bir kız çocuğu... İlk kez anneanne olmanın telaşı yüreğimde! Az önce bebek kıyafetleri aldım. Şimdi dolabın kulpunda asılı duruyorlar. İçim iki parça onlara baktıkça. İlk kez sevinci ve hüznü birlikte yaşıyorum. Bu hikayede hüzün yok desem de, gözyaşlarımı engelleyemiyorum.

Mevsim bizim ne hissettiğimizi bilmeden geçip giderken, gözyaşı şişeleri dolduruyorum Tanrı Şamaş için....
 
Namaste Şamaş....

8 Ekim 2016 Cumartesi

YOGA ÖĞRENİRKEN ATLADIĞIMIZ BİLGİLER...

 
 
 
 
Ustam "yoga yapma yoganın kendisi ol" derdi. Ben de "dedi yine bir şey, hadi hayırlısı!" diyerek asananın içinde kalmaya devam ederdim. Belki bahsetmişimdir, ilk kez savaşçı duruşunda bedenimin tam da olması gereken yerde hizalandığını hissettiğimde, hani enerji içimde Çin lokantası neonları gibi parladığında, "vay vay vay, demek bu duruşta olması gereken buymuş!" demiştim. Ne zaman mı? Yogaya başladıktan yaklaşık beş yıl kadar sonra!
Elbette sizin farkındalık süreciniz benimle paralel akacak diye bir durum yok. Ne mutlu hızlıca yoga yapmayı bırakıp, yoga yaşayanlara, yoga olanlara....
 
Yıllar önce arkeoloji dünyasına küsüp pılımı pırtımı topladığımda, asıl gücendiğim ünlü bir arkeolog olma hakkını kaybetmiş olmak ya da en büyük hayalim olan Doğu Akdeniz Deniz Ticareti hakkında bir doktora tezi yazamamak değildi... Asıl kalbimi kıran, üniversitedeki, her birini tanrı katına yükselttiğim hocalarımı, tek tek, İbrahim'in putları kırması gibi kırabildiğimi görmekti...
Akademik dünyada insana dair toz ve lekeler olmaz sanmıştım... Oysa burada toz ve dumandan kalp kalbi görmüyordu.
 
Kör olmaktan korktum, rehberim yoktu. Ve vazgeçtim...
 
Yıllar sonra yolum ustamın kapısına düştüğünde, artık bir disiplin içinde huzur bulmayı beklemiyordum. Olacağına dair inancım da kalmamıştı.
 
İşler farklı yürüdü. Derin suların sesi zaman zaman kulaklarıma değip geçti. Fakat elime baltayı almama sebep olacak tanrıların, bu mecrada da fazlasıyla mevcut olduğunu görünce karar vermem gerektiğini anladım. Burada "ahimsa" vardı! Akademik dünyanın kuralları "göze göz, dişe diş" derken, yoga "ahimsa" diyordu; kendine ve çevrendekilere şiddetsizlik.
 
Kolay oluyor demiyorum, sadece umut vericiydi.
Ahimsa baltamı bıraktırdı bana, üstelik kaçmadım. Evet, üzülerek söylüyorum ki burada da toz ve duman vardı, burada da kalpler birbirini bulmakta zorlanıyordu... Tek fark, ben artık yolu görmüştüm, duman arttığında dizlerimin üzerine çöküp, ellerimle de zemini yoklamayı, yolda kalmayı deneyimliyordum.
 
Bu dünyada batık kalyonlar, amphoralar ve cam külçeleri yoktu... Onun yerine ruhumun, bana gizli hazinesini eşeliyordum. Yolculuk her gün, farklı ustalarla çalıştıkça daha da ilginçleşiyordu ve sonunda öyle bir yol ayrımına geldim ki, ya durmadan putları parçalayan ve savaşmaktan, yaşamaya fırsat bulamayan bir Don Kişot olacaktım, ya da öğretinin cümlelerini benimseyip olanı, olmakta olanı tam da o haliyle "eyvallah" diyerek kabullenecek, onunla akacaktım.
 
Bütün bunları Sanskrit dilindeki kelimelerle ve yoga camiasında saygı uyandıracak mistik hikayelerle de anlatabilirdim. Ama dilin sadeliğine akademik dünyada yaşarken de çok inandım, şimdi de inanıyorum. Bilgi ve deneyim hepimiz için. Kimsenin tekelinde değil.
 
Bu yüzden hep birlikte yoga yapalım isterim. Hatta hep birlikte yoga konuşalım. Bu bir tabu değil... Herkes konuşabilir. Öğretinin, gezegendeki rolü, diğer inançlarla kesiştiği noktalar tartışılabilir. Bu bir disiplin; kelimelerinde bütüncül bir teklif, bir yol var. Başka inançlara tehdit de değil.
İçinden geçmekte olduğumuz dönemde yoga asanaları yapmak kadar, hatta belki daha fazla "yama", "niyama" konuşmamız gerektiği fikrindeyim. Ağzımızdan çıkan söze hükmümüz yokken, mat üzerindeki asanalardan mucize beklemek, zannımca nafile bir çaba...
 
Bu sebeple yoga yaşamayı öneriyorum. Denemeyi en azından... Sutraları beraber okumayı, tartışmayı, demek istenen nedir konuşabilmeyi.. Yoga felsefesi üzerine daha çok okumak ve hayatın bütününe yaymak eminim mat üzerindeki farkındalığımızı ve duruşun içindeyken akacak enerjiyi bambaşka etkileyecektir...
 
Namaste
 

7 Ekim 2016 Cuma

YENİ BİR OKULA DAİR İLK GÜN GÖZLEMLERİM

 
 
 
 
Dün benim için ilginç bir öğleden sonra oldu. Geçtiğimiz Aralık ayından beri kurucusu ve ortaklarıyla zaman zaman görüştüğüm ve haberleştiğim yeni bir okulda nihayet ilk dersimi yaptım. Daha doğrusu nihayet öğrencilerime kavuştum.
 
Bu okulu çok istedim. İstememin iki ana sebebi vardı.
Birincisi yıllardır ders verdiğim Küçük Kara Balık'daki çocuklarımızın önemli bir kısmı bu okula devam edecekti. Eğer bu yeni okulun öğretmeni olursam, bizimkilerin sadece anaokul değil, ilkokul hayatlarına da eşlik edebilecektim. Üstelik konu sadece yoga değildi ki benim için, varsın başka atölyeler seçsinler, yeter  ki bahçede elma armut yerken karşılaşalım:)
 
İkinci sebep ise kurucu eğitimcinin bir konuşmasını dinlemiş ve aynı dili konuşmanın heyecanına kapılmıştım. Adam basbayağı bizim çocukluğumuzdaki okul gibi okullardan bahsediyordu. Hani biri bana Markiz Pastanesini yeniden açacağız ve o senin çocukluğunun pastaları satılacak dese ancak bu kadar mutlu olurdum!
 
O gün Bomonti'de dinlediğim konuşma çok değerliydi. Bana içinde bulunduğumuz sisteme sayıp sövmek yerine, alternatif işler için çalışmanın önemini bir kez daha hatırlattı. O gün, Bomonti sonrası buluştuğum kız arkadaşım bile heyecanımı fark etmişti. Gerçekten de istiyordum bu ekibin bir parçası olmayı. İyi işler yapan, samimi insanlara yakın durmak istiyordum.
 
Bu istek öyle uzun uzun askıda bekledi ki, bazı günler neden farklı seçeneklere bakmadım diye kendime kızdığım bile oldu. Ama içimden gelmedi... Hatta Eylül ayı yaklaşıp da görüşmelerimizin sayısı arttıkça zaman zaman iyi bir seçim yapıp yapmadığımı sorgulamaya başladım. Zira karşımda bana sesli mesaj bırakan bir yönetici vardı! Orada neler olmaktaydı??
 
Evet, tamam, okulun bildik deneyimlerimden farklı bir sunumu olmasını beklemiyor değildim, sadece bu biraz şaşırtmıştı beni. Oysa Küçük Kara Balık kurulurken de bazı zorluklar yaşamıştık.. Hafıza işte, insan güzele kolay alışıyor:)
 
Neyse, okula ulaştığımda yavaş yavaş bizimkiler göründü! Sağdan soldan kapıların arkasından koşa zıplaya gelen bu çekirgeleri tanıyordum! Öpüşmeyi seveni, sevmeyeni, duygularını belli edeni etmeyeni.. Hepsi bizim çocuklardı işte! Kucaklaştık, sarıldık, sevdik birbirimizi. İstediğim olmuştu; yeni bir okulun bahçesinde ve bizim Küçük Kara Balıklarımızla birlikteydim!
Gerisi ayrıntıydı artık, matmış, sınıfmış... gerçekten o an bir önemi kalmadı.
 
Amaaa işte asıl mucize bundan sonra gerçekleşti. Atölyeleri düzenleyen öğretmen arkadaşım beni nöbetçi öğretmene teslim etti. Ben de onun adımlarını izleyerek öğretmen odasına doğru merdivenleri tırmanmaya başladım.
Bu merdivenler turuncu! Üstelik öğretmen odası gayet ferah. Üstelik içinde hem çay, hem de filtre kahve olan bir cennet. Az mobilya, neşeli renkler. Biraz Japon, azıcık Kuzeyli bir dekorasyon!
 
Öğretmen arkadaşım bana kısaca kendi eğitim macerasını, bu ülkede anneliğe nasıl müdahale edildiğini ve o dakika içinde olduğumuz okula hangi rüzgara tutunarak geldiğini anlattı. Keyifle dinledim. Zira bu sohbetin içinde aylardır aklıma takılan bazı soruların cevapları öyle içten, öyle samimi, bir şekilde verilmişti ki, kendimi gereksiz yere yorduğumu gördüm.
 
Ona sordum "üzerinizde binlerce göz var, herkes burada neler olacağını merakla bekliyor. Bu bazen tedirgin etmiyor mu?"
Cevap "ediyor tabii, ama bütün gücümüzle çalışıyoruz.  Ve o kadar huzurluyuz ki bu yorgunluk kötü hissettirmiyor!"
 
Başka söze gerek var mı bilmiyorum. Eğer bir insan işine huzurla gidiyor ve iş yerinde sadece işiyle sınanıyorsa, bu konuda bir ekibe dahil hissediyor ve huzur duyuyorsa varsın ufak tefek aksilikler, doğum sancıları olsun! Hiç önemli değil!
 
Bu güzel sohbeti, bahçede armut yeme partisi izledi. Ardından da çocuklarla buluşup, bizim için temizlenen ve havalandırılan sınıfımıza çıktık. Yepyeni matlarımız ve eski-yeni öğrencilerimle başbaşa kalmıştım nihayet!
 
Bu, tanışma ve kuralları hatırlama-öğrenme dersi çabucak geçip gitti.
 
İlk günden bana kalan samimiyet ve huzur vaadi oldu. Şimdi beni yepyeni bir okulun heyecanı sardı. Bu yıl bol bol her iki okulum hakkında da yazacağım. Artık yeni öğretmenlere fikir vermesi için derslerden örnekler de yazacağım.
 
Herkese keyifli, neşeli bir hafta sonu dilerim:)
 
Namaste
 
 

6 Ekim 2016 Perşembe

HASSAS BİR KONU: OKULLARDA YOGA

 
 
 
 
Son üç senedir gözüme takılan ve artık iyiden iyiye canımı sıkan mesleki bir konudan bahsetmek istiyorum bu sabah. Derdim arkeoloji değil, o konuda üzülmeyi son yıllarda, fakülteden sınıf arkadaşlarıma ve kentin dokusu hızla yok edilirken nihayet olana bitene ayan, değerli "kent sever" arkadaşlarıma bırakıyorum.
Benim sıkıntım okullarda ve çocuk atölyelerinde yoga dersi adı altında yapılan işler...
 
Bu konuda verilen eğitimlerin en iyisini aldığımı iddia edemem, zira ne kadar hoca varsa o kadar farklı yorum olacaktır. Ancak benim hocam Aylin Tokcan, bundan sekiz sene evvel Türkiye'de bir Türk olarak bu işi yapan tek isimdi diye hatırlıyorum ve bütün bilgisini paylaşmak için elinden geleni yapmıştı. Açıkçası eminim kendisinin dersleri ve eğitimi de hayatın içinde değişmiş ve gelişmiştir ama o ilk eğitim başlangıç yapmak için gayet yeterliydi. En azından benim için öyle olmuştu. Elbette üzerine çok şey ekledim. Zaten eğitim dediğimiz şey bir anahtar sadece...

Ben şanslıydım, hep iyi hocalarla çalıştım.
 
Sekiz senede, her ne kadar kısa bir süre gibi görünse de, çok şey değişti.. Yoga akıllara zarar bir modaya dönüştü! Hani bir zamanlar dalgıçlık ve  tenis modaydı ya, tastamam öyle bir hal aldı. Biliyorum, zamanla taşlar yerine oturacak... Ama bu arada kaç kişi bundan fayda beklerken, zarar görecek?
 
Yetişkin yogası bu yazının konusu değil ancak eğer onu tartışacak olsak, dört yıl boyunca düzenli ders verdiğim öğrencilerim ve kendimle ilgili öylesine ilginç gözlemlerim var ki aklınız şaşar! İnsanların beklentileri bazen çok şaşırtıcı olabiliyor... İnanın pek çok insan ne istediğini bilerek gelmiyor... Bu noktada yoga eğitmenliği belki de ilk olarak öğrenciye doğru soruyu sorması için destek vermek olmalı? Zira doğru soru doğru cevabı getirecektir.
 
Neden buradasın? Niçin yoga yapmak istiyorsun?
 
Çocuklara dönersek, onlarla yapılan yoga çalışması çok daha incelikli olmayı, özenli davranmayı gerektirir. Sistemin ve okulun dayatmaları her ne olursa olsun öğretmen olarak öncelikle içinden gelmekte olduğumuz ve "yol" olarak seçtiğimiz disipline, sonrasında ise "olmakta olan canlıya" karşı içsel bir mesuliyet duygusu geliştiremiyorsak bence başka bir şeyden para kazanmanın vakti gelmiş demektir.
 
Açıkçası yogadan para kazanılmasına karşı değilim. Nihayetinde şu an piyasada ünlü olan bir isimden dolaylı olarak duyduğum için rahatlıkla aktarıyorum; yoga, Hindistan'da da para karşılığı icra edilen bir meslek! Elbette bu sadelik ve gerçeklik bana iyi geliyor. İşimizi göklere çıkartalım ve toplumda farklı bir pozisyonumuz olsun derdinde değilim. Tek arzum okul, veli, çocuk ve eğitimciden oluşan dört ayaklı bir masa olduğumuzu unutmamak, birbirimizi desteklemek ve gerekirse yapıcı sorularla kontrol etmek gerekliliğini vurgulamak istiyorum. Ve hemen konuya giriyorum:
 
Biz çocuk yogası eğitmenleri, bedeni, kalbi, zihni taptaze canlılarla çalışıyoruz. Bu yüzden, öncelikle eve ve okul yöneticilerine bir mesaj iletmek istiyorsak bunu sözlü ve yazılı yapabiliriz. Çocuk, bu noktada bir maşa olmamalı. Ne mi demek istiyorum, açıkça şuna parmak basmak istiyorum; çocuk yogasında spiritüel öğelere yer veremeyiz. Kaldı ki yetişkin yogasında da yoga disiplinine girişimiz bu basamakla başlamaz.... Çocukların mantra öğrenmelerine, meditatif oturuşlarla el mudraları uygulamalarına girmelerine gerek yoktur. ( elbette kış geldiğinde bağışıklık sitemine yardımcı mudraları bir hikaye içinde anlatmak veya timüs bezi için bir oyun kurgulamak yapılabilir şeyler. Söylemek istediğim bunu yetişkin yogası diliyle yapmamak gerektiğidir. )
 
Çocukların yoga öğrenmelerinin birincil sebebi egolarını beslemek değil; egoyu yeterli miktarda, kendine ve etrafa zarar vermeyecek şekilde yönetebilmeyi öğrenmek. Geleceği bütün gezegenin kendisine hizmet etmesi gerektiğini düşünen paşa ve prensesler yönetsin istemiyoruz... Kendini bütünün parçası olarak algılayabilen nezaket sahibi, empati kurma becerisi gelişmiş, iyi niyetli, kibar çocuklar için bütün emeğimiz.

Öğretmen matı çocuğun hayranlığını kazanmak arzusuyla akrobasi yapılabilecek bir yer değildir. Eğer saygı ve yanında azıcık beğenilme gibi bir derdimiz varsa; derse tam zamanında hazır olmak, çocukları eğer yaşları çok küçükse kapıda dizlerimizin üzerinde ve tek tek karşılamak, temiz el ve ayaklar, yıkanmış saçlar, özel bir mesaj vermeyen sıradan temiz pamuklu bir kıyafetle bekleyebilirsiniz. Özellikle içten bir gülümseme aranızdaki bağı kuvvetlendirmek için fazlasıyla yeterli olacaktır.
Eminim. Çünkü yıllardır yapıyorum. Kirpiğimdeki rimelin, saçımdaki şampuan kokusunun ve yoga pantolonumun ne kadar sevildiğini biliyorum, gözlerinde görüyorum.
 
Derslerimizin ana teması her zaman "yoga". Kullandığım müziklerdeki sözlerin sevgi mesajları içermesi ve mümkün olduğunca doğa seslerinden oluşması önemli. Keşke dersler ormanlarda, korularda ya da en azından bahçede yapılabilse.. Ama İstanbul'un ortasında çok zor. Bu yüzden tertemiz, havalandırılmış ve aydınlık sınıflara ihtiyacımız var. Okuldaki atıl, halı kaplı ve ışık almayan bir odaya sadece ders vermek hırsıyla katlanmak, adandığımız yoldan birinci ADIMDA TAVİZ VERMEK OLUR... Okullar sizi buna zorlayabilir... Bu garip durum çoğu zaman kötü niyetten değil, yanlış tasarlanmış binalar gerçeğinden kaynaklanır.. Veya okul neden yoga dersi istediğini ve bu çalışmanın olmazsa olmazlarını henüz bilmiyordur... Bizim tek görevimiz çocuklara karşı değil, söylemiş miydim?
 
Bir yoga sınıfında temizlik önemlidir. Yoga ayakkabı veya terlikle yapılmaz... Tıpkı kayak takımıyla yüzülemeyeceği gibi.. Bunu öğrencilerinize anlatabilirsiniz. Sınıfınıza misafir olarak gelip, ayakkabılarıyla matlarınıza basanlara da izah etmekten çekinmeyin.
 
Yoganın bir selamı vardır ve bu selamdan sırf okul "namaz" kelimesinden korkuyor diye vazgeçilmez. Çocuklara kolayca açıklayabiliriz; yoga yapmayı ilk öğrenenler ve dünyaya öğretenler Hindistan adındaki uzak bir ülkede yaşıyorlar.  ( Hatta bunu anlatırken onalar İpek Yolu'ndan bahsedin. Biraz tarçın koklatın, ipekli bir kumaşa dokunmalarını sağlayın... ) Ve onların dilinde merhaba diyerek, bu güzel çalışma için başlangıç yapabiliriz. Bugün hala Hindistan'da sokaktaki insanlar birbirlerini "namaste" diyerek selamlıyorlar. Derin anlamını boşverin, bir "merhaba" bu kadar ürkütücü olmamalı. Bence burada da esnemeyin...

Taviz başka tavizleri getirecektir..
 
Ve tabii ahlak kuralları... Bir öğrencimin ne kadar iyi yoga yaptığından çok önce gelen şey arkadaşlarıyla ve kendi bedeniyle kurduğu "şiddetsiz, dürüst ve samimi" ilişkidir. 
Öğretmen olarak, çocukların bu noktada zorlandıklarını gördüğümde, durumu benimle rahatlıkla paylaşabilmeleri için aramızda tam bir güven oluşmasını sağlamaya gayret ederim. Neden mi? Çünkü babası uzun bir iş seyahatine çıkmış küçük insanı, yoga yoluyla gülümsetebilmek veya üç gündür kabız olan bir öğrenciyi kımıldamaya ikna edebilmek için hem derdini bilmeli, hem de o derde yoga yardımıyla destek verebilmek için hazır olmalısınız. 

Konumuz her ne olursa olsun, çözümleri yoga disiplini içinde arıyoruz. Bunu unutmayalım:)
 
İşte şimdi sınıf öğretmeni ve rehber öğretmenlerle iletişim halinde olmanın ve iyi geçinmenin nasıl kritik bir nokta olduğuna geldik... Mümkünse onlarla bir yoga dersi yapın. Bu çalışmanın diğer branş dersleri gibi bir takım materyallere ve özel bir ortama ne sebeple ihtiyacı olduğunu anlamaları demek, zaman içinde size nereye ve sebeple gittiklerini bilen çocuklar gönderebilmelerine yardımcı olacaktır. Sakın "zaten biliyorlardır" diye düşünmeyin. Her eğitimci, her branş dersi hakkında bilgi sahibi olamayabilir.. Pamuklu kıyafetin, iyi temizlenmiş bir burunun ve çocuğun içinden geçtiği dönemin derse nasıl bir şekilde yansıyacağını siz anlatmalısınız... Onlar da size okulda işlerin nasıl yürüdüğü, temizlikten sorumlu görevlinin kim olduğu anlatacaklar ve daha pek çok konuda destek vereceklerdir. Bu iş birliği huzurlu derslerin ilk basamağıdır.
 
Ve okul yöneticileri ... Bence onlar bu çalışmaları zaman zaman ziyaret etmeliler. hatta katılmalılar. Öğretmen bu küçük insanlara ne anlatmaktadır? Yoga dersi bir masal ve akrobasi atölyesine mi dönüşmüştür? Yardımcı enstrümanları kullanalım derken durmadan mandala yapılıyor olabilir mi? Ya da drama dersine mi evrilmiştir tüm çalışma? Bütün bunları anlayabilmek için yoga nedir ve neden yüzlerce yıl boyunca beden, zihin ve ruh bütünlüğü için bu denli işe yarar kalmıştır birazcık araştırmak gerekmez mi? Öğretmen bu yetkinlikte mi diye bakmak, dengeler bozulmuşsa azıcık sohbet etmek güzel olmaz mı? Çocukların dersten mutlu çıkmaları her daim bir ölçü olmayabilir. Bazen uzun uzun çalışmayla ilgisi olmayan konularda sohbet edilip, olmadık hareketlere yöneltilip, şişmiş egolar yaratılabilir.... Bu mudur istediğimiz? Elbette çalışmanın doğasında kendine güvenmek, denge, konsantrasyon ve dinginlik var. Ancak neyin ne kadar, ne zaman anlatılacağı, gösterileceği ve hangi yaş için uygun olduğu o kadar önemli ki...
 
Öğretmenden sık sık rapor istenmeli. Hiç değilse her dönem. Hangi çocuk bedenini kullanmakta istekli? Hangisi düz taban? Hangisi içe dönük? Sosyal? Hırçın? Sevgi sözcüklerinde acemi? Bir yoga öğretmeni o kısacık 30-40 dakikada bütün bunları görebilir ve sınıf öğretmenleriyle, rehber öğretmenlerle paylaşabilir... Bu yüzden, pek çok işe yarar bilgiyi cebine koyabildiği için de tam bir ekip çalışmasına ihtiyacı vardır.
 
Yoga sınıfı her daim kahkahalar yükselen bir sınıf olmakla yükümlü değildir. Bazen sadece kuralları anlamak için neşeden ve oyundan fedakarlık yapılabilir. Öğretmenin kendini animatör haline getirmemesi bu noktada büyük önem taşır. Sevecen ve oyuncu olmak evet, ama oturduğumuz matın asıl amacını hep hatırlayarak...
 
Çocuk yogası çok satan, çok kazandıran kolay bir kazanç kapısı gibi görünmekle birlikte ne yazık ki ehil olmayan ellerde çocukların ruh sağlığı üzerinde kalıcı hasar yaratabilir... Bizlerin işi, bu sekiz basamaklı öğretiyi onların hayatında işe yarar kılmak ve ileride kullanmak isteyecekleri bir yardımcı olarak esinlemektir. Eğer eski bir öğrencim aylar sonra karşılaştığımızda çok kızgın olduğunda nasıl  bir nefesle sakinleştiğini veya kabız olunca hangi duruşu yaparak kakasını yapabildiğini anlatıyorsa her şey yolunda demektir. Ve tabii bu öğrendiklerini içsel olarak oyunlarına katmışsa , kırda, parkta bir ağaç gördüğünde yanına gidip ağaç duruşu yapıyorsa , ben daha ne isterim?
 
Çocuk yogası uygulamasında eğitimcilerin ve ebeveynlerin gözlerini dört açmalarını bütün içtenliğimle tavsiye ederim. Çocuğunuzun yoga öğretmeni kim? Eğitimini kimden almış? Nasıl bir çalışma uyguluyor? Bol bol soru sorun, yetişkin dünyasının karanlık ve kolaycı tutumunun "çocuk" adındaki temiz canlıyla ilişkisinde iyi birer gözlemci olmanızı rica ediyorum.
 
Unutmayın, bu bir ekip çalışması, ancak birbirimizi gözlemleyerek ve soru sorarak daha iyisine doğru yol alabiliriz:)
 
Namaste

5 Ekim 2016 Çarşamba

SURYA NAMASKAR

 
 
Hızlı değil, seri ve bol hadiseli günlerden geçiyoruz... Yapılacak işler, görüşülecek insanlar, yetişilecek dersler ve bütün bunlar olup biterken öğrenip, içselleştirmek için can attığım bilgiler.. Ve tabii gözümün yaşına bakmadan gelip geçmekte olan canımın içi sonbahar!
 
İşte böyle sevgili günlük. Osman'la mücadele, Çiğdem Hoca ile yoga, Küçük Kara Balıklarla yoga, Fide Okulları'ndaki derslere saatler kalmış olması derken hayat yanı başımızdan süzülüp gidiyor...
 
Biraz hızlı mı ne?
 
Bugün hava çok güzel. Hem öğrenmek, hem yoga için... Pazartesi yaptığımız çalışma yüzünden hala tutuk halde olan kollarımın sızım sızım sızladığı gerçeği dışında fizik bedenimde fazla ilginç bir şey yok. Yoga terletmez ve kas grupları üzerinde ahım şahım bir etkisi yoktur diyenleri derse bekleriz!
 
Bu arada bana sormadan eğitmen eğitimi almayın lütfen, zira tavsiye edebileceğim bir hoca var. Ayrıca, Çocuk Yogası Eğitimi zaten almayın, zira gelecek yıl ben vereceğim inşallah:)
 
Bu sabah güne "surya namaskar" ile başlıyorum... Ancak uyanır uyanmaz katı bir bedenle yapmamanızı tavsiye ederim. Bir saat kadar açılmayı bekleyin ve mümkünse kahvaltıdan önce yapın.
 
 
Şahane Ekim sabahından kucak dolusu sevgiler...