20 Temmuz 2013 Cumartesi

HAYATIN TADI ÜZERİNE KEŞİFLER

Ben doktor değilim; kaldı ki fizikten, kimyadan ve biyolojiden de hiç anlamam. Bildiğim tek şey tatlı sevdiğimdir. Hani şu malum hastalığım gübresi olan tatlıdan bahsediyorum. Hani Lady Agi ile www.yaramazteyzeler.blogspot.com isimli bloğumuzda savaş açtığımız tatlıdan.

 
 
Sevinsem, üzülsem, sıkılsam tatlı ararım. Bir tek aşık olunca ya da çok çalışınca aklıma gelmez tatlı yemek. Amma bilin bakalım ne oldu, kırk yaş itibariyle tatlıyla akdimi bozdum! Aşık mıyım? Yoooo, aşk kim, ben kim:) Yolda görsem tanımam! Sadece kalan ömrümü sermayeden yiyerek yaşayamayacağımı, popomdaki yağ oranından kurtulmam gerektiğini ve bu meşakkatli yolculukta  orama burama yapışmış onlarca saçma sapan düşünceyi silkeleyip atmam gerektiğini anladım!
Hatta başladım bile. Bana ilham veren deniz kızını görseniz siz de aynı gücü bulurdunuz. Bazen hayat öyle güzel hediyeler gönderiyor ki, yaşamaya doyamıyorum.

 
 
Bu hafta her zaman olduğu gibi maksimum stres ve haksızlıkla, maksimum mutluluk ve sevgiyi birlikte yaşadım. Kazı evinin akıllara zarar huzursuzluğu ha öldürdü ha öldürecek derken, Burhan Bey'le muhteşem bir konser izledik Yıldız Sarayı bahçesinde. Ardından dünya güzeli öğrencilerimle koruda ders yapıp, rüzgarı dinledik. Elimizde rüzgar gülleriyle rüzgar avcısı olduk. Gerçek ağaçlara yaslanarak ağaç duruşu yaptık. Maymunlar gibi ayak parmaklarımızı kullanıp, kaplumbağalar gibi kafamızı sakladık.

 
 
Kısacası hayatın tadı konusunda var gücümle hakkım olanı almaya and içtim. Bana verilenlerin tadını keşfettikçe tatlı ihtiyacım azalmaya başladı. Yemiyor muyum, elbette yiyorum ama bedenim için yiyorum, ruhum doymayı öğreniyor:)
 
Ne mutlu kırkım diyene!

SUSKUNDUM, BOZDUM!


Günlerdir bir konteyner dolusu çanak çömlekle gerçek hayat arasında gidip geliyorum. Öncesindeki kaos ve sonrasındaki gündelik telaşlar bir yana bırakılırsa, arada derede birkaç değerli dost tarafından kutlanan doğum günüm dışında son zamanlarda basbayağı samimiyetsizdim kendime.

Durdum, düşündüm ve bunun bana hiç iyi gelmediğine karar verip tavrımı tamamen değiştirdim. Oysa ben, susmanın masumiyeti anlatmanın güzel bir yolu olduğuna dair öyle çok cümle okumuştum ki, doğrusu bir an için kendimle çeliştim. Sonra harika bir şey oldu ve içimden geldiği gibi, Elvan gibi davranmanın, konuşmanın tadına vardım. Oh dedi bütün hücrelerim, oh be!

İnsanın haksızlık ve ego karşısında susması çok zor. Kendi seçimi olmayan insanlarla hayatı paylaşmak zorunda bırakılması ise berbat bir durum. Kaldı ki bu seçimimiz olmayan insanların ortak yaşam terbiyesi, iş ahlakı ve daha da fenası vicdanı yoksa, daha da zor. Şarkı ve türkülerle, danslarla direnen bir grup insana gaz ve su sıkıp, sonra on iki maaş alıp afiyetle yiyebilen polislerden hiç farkları yok! Kalpleri kör, kulakları sağır, dilleri lal!

İnsanların idarecilik adı altında farklılıkları yönetemeyerek, insanları birbirine düşürerek ayakta kalma çabaları çok gülünç. Sevilmediklerini, saygıdeğer olmadıklarını bilerek bir topluluk içinde hala sevimsiz ve itici davranmaları ise anlaşılır gibi değil. Başkalarının zekasını küçümsemek ne akıl almaz bir hata… Bütün bu olumsuzlukları değiştirmek bana mı kaldı diye soracak olursanız elbette hayır. Şükürler olsun egomu azıcık da olsa törpüledim. Sadece bir an için, yangın alanında küçücük bir bahçe yaratılabilir diye düşünmüş iflah olmaz bir hayalperestim ben. Suçum bundan ibaret.

Şimdi ne mi yapacağım, bütün hayallerimi ceplerime doldurup, kendim gibi davranmaya devam edeceğim!

14 Temmuz 2013 Pazar

KIRK HARAMİLER ÇEKİLİN YETTİM!

 
İnsan otuzlarının ortasından sonra, daha fenası kalbinin içinde sakladığı kıymetli bir dostu ya da vefasız bir sevgiliyi kaybettiğinde anlıyor hayatın bitmeyecek, sonu gelmeyecek bir eğlence, sınırsız kullanımlı bir paket olmadığını. Her sabah uyanmanın ezeli ve ebedi bir hak değil, ekmek gibi, su gibi nimet olduğunu. Yüzündeki her çizginin gezegende geçirilmiş fazladan bir yıla işaret ettiğini ve bunun kıymetini…
 
Ben hep şanslıydım; doğdum doğalı pek çok güzel insan tarafından sevdim ve sevildim. Hayat en yüksek topuklu ayakkabısıyla kafama güm güm vururken, yanımda daima acımı hafifletecek kıymetlilerim oldu. Böyle zamanlarda ne keder kaldı, ne umutsuzluk.
 
Kırk yılda on insana yetecek kadar güldüm, en az on kişilik gezdim, bir o kadar kazandım ve kaybettim. İnanmazsınız, gözyaşlarımı biriktirsem Tuz Gölü, kahkahalarımı üst üste koysam Ağrı Dağı kadar olurdu.
 
 
Zaman zaman geleneksel çizginin azıcık(!) dışına taşsam, bazen de kendim seçmeyip sadece akışın elini tutsam da, hayata olabildiğince, aklımın, cesaretimin yettiğince  hakkını verdim. Ne sebeple ve ne zamana kadar burada olacağım sürpriz. Olsun, sürprizlere bayılırım!
 
Kırkıncı doğum günümü on gün süren bir şölene çeviren hayata ne kadar teşekkür etsem az. Beklenmedik sürprizler, yarım ağız kutlamalar J, yeni tanışıklıklardan gelen düşünceli incelikler, eski ve daimi dostların olgunluk dönemimi anlamlı kılan hediyeleri. Aslında en önemlisi de boşa geçmemiş zamanları hissetmenin, fazlasıyla almış ve vermiş olmanın paha biçilmez hazzıydı.
 
 
Hayatımı anlamlı kılan ama bir sebepten ötürü bugün yanımda olmayanları da anarak, onlara seçtikleri yolculukta canı gönülden bir eyvallah çekerek, kırk birime doğru gidiyorum. Gelen sağlar benimdir!