31 Mayıs 2010 Pazartesi

GAZZE


Haritadaki yerini bilmem, oradaki insanların ne yaşadıklarını hayal bile edemem... Neredeyse on yıldır gazete okumadığım ve ajans - dedem ajans derdi rahmetli... - takip etmediğim için bilgim yok kim kimi kesiyor ve kim kimi yakıyor... Ama yardım gemisini görmüştüm, biz neden burnumuzu sokuyoruz anlayamamıştım cehaletimden. Şimdi anladım. Anladım, haber okudum, ajans baktım... Eeee ne oldu? Şimdi İsrail Hükumeti farklı mı davranacak? Yoksa Gazze'deki ölü sayısı hop diye sıfıra mı düşecek? Şimdi ben ne hissetmeliyim acaba? Sahi siz ne hissediyorsunuz? Yok yok soruyu tekrar soruyorum, hatta cevaplamadan evvel fotoğrafa bakın da söyleyin: bir şey hissediyor musunuz?

30 Mayıs 2010 Pazar

KULİNDAĞ IV

"NEYİ ÖĞRENMEYE İHTİYACIMIZ VARSA, ONU ÖĞRETMEYE YÖNELTİRMİŞ HAYAT". BEN HOCAMIN YALANCISIYIM. BU DURUMDA, DAHA ÖNCE DE YAZDIĞIM GİBİ KOŞULSUZLUĞU, KURALSIZLIĞI, KOYVERMEYİ, KENDİM İÇİN YAŞAMAYI VE DANS ETMEYİ ÖĞRENMELİYİM. BU YÜZDEN DE YILMAMALI VE DAHA ÇOK ÇOCUK, DAHA ÇOK OYUN DİYEREK DEVAM ETMELİYİM.
SOSYETİK, PİMPİRİKLİ VE MUTSUZ VE DE UYUZ ANNELERDEN KORKMUYORUM. KAÇMIYORUM. DERSİMİ ALMADAN OLMAZ, GİTMİYORUM:))

KULİNDAĞ III

BEN MANİKÜR DİYE BUNA DERİM. LEYLA HANIM'I İZLEMEYE DEVAM EDİN:))

KULİNDAĞ II


SALYANGOZ, KAPLUMBAĞA, KİL TABLET, ÇİÇEK... AKLINIZA GELEBİLECEK HER ŞEY İÇİN 20 LİRA YETER. HASAN USTA'YA GİDİP, ÇAMUR ALIN VE EĞLENİN. BENCE BU, GÜNÜN EN EĞLENCELİ KISMIYDI. ÇAMURA DOKUNURKEN AKLIMA "HOW TO COOK YOUR LİFE" GELDİ; HAYATI FIRINDA UNUTUYORUZ NEREDEYSE!

KULİNDAĞ I

ÇOCUKLARI GÜN BOYUNCA HİZAYA SOKABİLDİĞİM BU TEK VE TARİHİ ANI FOTOĞRAFLADIĞI İÇİN SİR'E TEŞEKKÜR EDERİM. HANİ BU KAREYE BAKINCA Bİ HALT YAPMIŞIM GİBİ GÖRÜNÜYOR:) BÜTÜN BU OYUNLARDAN, KEK VE ÇİKOLATALARDAN ÇOCUKLAR NE ANLADI YA DA NE ÖĞRENDİLER BİLEMEM. AMA EĞLENDİLER, BU KESİN.
KENDİ ANLADIĞIM GÜNÜ ÖZETLERSEM:
1 - HİZA NEDEN HEP BENİM ANLADIĞIM ŞEKİLDE OLMALI? BELKİ DE BEN HİZADA DEĞİLİMDİR:) ÖBÜR HİZALARI ARTIK GÖRMELİ...
2 - İLETİŞİM NEDEN KONUŞMAYARAK OLMALI, BELKİ DE ARTIK SİNİRLENMEK YERİNE KONUŞMAYI ÖĞRENMEMİN TAM ZAMANIDIR...
3 - CERRAHİ OPERASYONA GEREK OLMADAN KALP ÇAKRAMIN DÜZELMESİ İÇİN NE YAPMALI? ÇOCUKLAR BENİ AMELİYATTAN KURTARABİLİR Mİ?


28 Mayıs 2010 Cuma

Hocam ne demiş....



Yarın ashramda pay günü, kapı herkese açık. Ben orada olur muyum bilemem.... zira benim içimdeki kapı bir açık, bir aralık.... Ama siz gidin derim:




Şems

“Giden her bir Şems-i Tebrizî için başka bir asırda,başka bir mekanda, bilinmedik bir isim altında bir Şems daha gelir*“ miş…

“Kimisi Şems olarak doğar ,

Kimisi Şems olarak ölür**“müş.

H.z Pir’in Şems’le başlayıp, AŞK’la yanışı ortada

Haşa,

İnsanın kendi Şems’ini bulunca Mevlana olası geliyor,

Ne yazık ki benim Şems’im Şems olduğunu bilmiyor. Vebali boynuna,

Uğruna yazılacak, 6 ciltlik yeni mesnevi’yi harcadı boşuna.


Hiç bilenle ,bilmeyen bir olur mu?

Hatırla,

Ustalar böyle diyordu.

Ben onların yalancısıyım.

Al bir söz daha sana

Beğenmezsen sil.

‘Yeni bir hayata doğmak için Ölmeden önce ölmeli’***.

Bunu da ben demedim,

Söyleyen Şems-i Tebrizi

Öyleyse bil,

Bilde söyle,

Neyle değiştin beni!

Beni verdin de ne aldın yerime?

Kendini,

beni sattın.

Ne kaldı BİZ’den, ‘BİR’den geriye???



nazmi gür gurudwara

27 Mayıs 2010 Perşembe

FLY ME TO THE MOON


ALTIN BOYNUZ


İstanbul dipsiz kuyu; neresinde sondaj yapmaya kalksak toprağın her karışında bir kültür tabakasıyla karşılaşıyoruz. Bununla kalsa iyi, yaşanmış tüm hayatların ve bu kentte nefes almış tüm insanların toprağa kavkı olmuş hikayeleri de cabası! Hadi bakalım ayıkla pirincin taşını!


İyi bildiğimi sandığım arazide turist oldum aylardır. Kazdıkça malzeme fışkıran cömert bir zeminde eşelenip duruyorum. Bu gece Haliç sularında olacağız. Altımızdaki denizin kimleri uyuttuğunu, cariyelerin umutsuz aşk hikayelerini, Venedik kadırgalarını, artık orada yaşamayan palamutları, dertlere şifa olan azizleri, Bulgarları, yahudhanelerin hazin sonunu ve Roma'nın unutulan mirasına sahip çıkan Rumları anlatacağız. Gönül isterdi ki bu geziyi sandalla yapalım, güzel sesli bir hanende bize eşlik etsin... Ne yazık ki şimdilik mümkün değil. Sir'den öğrendiğime göre Ahmet Kaptan'ın motor epeyce ses yapıyormuş. Yani ben bile muhtemelen derdimi anlatamayacağım:)


Bu akşam mönüde sandwich, şarap ve dolunay var. Bol bol da hikaye... Artık oturup hikaye çalışmıyorum. Yanımdaki notlara da bakmıyorum. Okudukça ve anlattıkça şehrin hikayesi benim oluyor sanki... ve benimki de onun... İkimizin birbirine karışmış hikayesini anlatıyorum artık. Yani ne çıkarsa bahtına!

26 Mayıs 2010 Çarşamba

LEYLA!

Önümüzdeki ay Leyla'nın doğumgünü, tam 3 yaşında olacak. Onun hakkında size uzun uzun yazacağım. Ama kısaca özetlemek istedim bu akşam Leyla denilince benim aklıma neler geliyor:
Hız
Korkusuzluk
Çikolata
Peter Pan
Pembe
Korsanlar
Tükürüklü öpücük
Namaste



ESKİCİ




1980'ler... Komik saçlar, havlu eşofmanlar, vatkalar... Evet, bütün bunlara rağmen isterdim 1980'leri. Bir gün 2000'lerin bir kısmını da isteyeceğimi bilmenin korkusuyla, kah açılıp kah kapanan zihnimdeki yüzlerce karışıklığa rağmen isterdim.


Geçenlerde çok sevimli bir kadınla tanıştım; ruh eşini arıyormuş. Deliler gibi seyahat ediyormuş. Biraz duygulu bir şey anlatsam gözleri sulanıyor ve kimselere çaktırmadan içinden ağlıyordu sanki. Bir ona baktım, bir de bulduğuyla yetinenlere; bulduğuna alışıp, bağlananlara. Sadece gülümsedim. Zorla, sıkıntılı ve içime sinmeyen küçücük bir gülümseme dudaklarımın ucunda dolaşıp, gitti. Daha fazlasını yapamazdım.


Bana sevgili ya da koca adayı aramayı bırakın arkadaşlar. Daha azına asla razı olmayacağım. Bu hata bir defa yapılır. Ben de yaptım zaten. Ama hala yapmakta olduğum hatalar var. İşte orada yardım edebilirsiniz. Mesela kolumu daldırıp geçmişin kan dolu kovasından bir inci tanesi çıkartmaya çalıştığımda ya da umutsuzluktan iki seksen yere uzanmış ruhumu tekmelemeye başladığımda beni durdurabilirsiniz. Çok makbule geçer doğrusu, tabii farkedebilirseniz...


Ben de seyahate çıkmaya karar verdim. Bu yılın sonuna kadar, başlattığım işlerin ardını bırakmayıp, sonra aralarda uzun uzun yollara düşmeye karar verdim. Bu karar beni rahatlattı. Gerçi dedem bu seyahatlerin yorgunluk dışında bir şey getirmeyeceğini söylerken inanıyorum ki samimiydi ama o bir şey daha demişti; "... bu yol acılarla dolu, ama yürümek lazım. Yürü... "


İçime doğru yürümekten yoruldum. Şimdi başka bir şey denemek istiyorum: bir adım içeri, iki adım dışarı... Bakalım daha farklı bir sonuca ulaşabilir miyim?


İnsanlar alışkanlıklarını, konforlu rutinlerini çoğu zaman denge ve uyumla karıştırıyorlar. Oysa ne büyük yanılgı... Bazen, herkesin aile olmayı başardığı, hatta birinci turda burun üstü çakılanların bile ikinci denemeyi yaptığı şu fani dünyada neden bu kadar düşünür ki insan diye aklımdan geçmiyor değil. Ama biraz yakından baktığımda çoğunun kısık ateşte hafif hafif ısınan bir suyun rehavetine kapılmış kurbağacıklar olduklarını anlyorum. Söylüyor muyum? Elbette hayır. Çünkü bana söylendiğinde çok sinirlenmiştim!


Hem kimbilir, belki de kendini akıllı zanneden kurbacıkların buz tutmuş bir gölün kıyısında gözlerini gökyüzüne dikip, "güneş açsa ve şu buzlar erise" diye dua etmelerinden çok daha iyi bir seçenektir ruhunu hayat çorbasına bulyon yapmak!


Gezgin kadın beni düşündürdü. Geçmişe ve içe doğru yapılan seyahatlerle, gezegen üzerinde yapılanların benzer ve farklı taraflarını düşündüm... Hala da düşünüyorum. Bu arayışın sonu içinse bir beklentim yok. Şehrin, mücevherin, kumaşın, kalemin, kitabın, hatta müziğin bile eskisini seven ben, acaba yeni bir hayat kurmak için bir gün hazır olabilecek miyim?


25 Mayıs 2010 Salı

SÜLEYMANİYE'DE RÜYA

Sabaha karşı uyandığımda neredeyse her saniyesini hatırladığım rüyamda, sen bana uzun uzun olmasa da pek çok şey anlattın ama ben kalkıp bütün bunları yazmak yerine, olmayan uykumu çağırıp başımı yastığıma yapıştırdım! Sonuç olarak da bana kalan üç beş kare dışında ne dediğini hatırlayamıyorum...


Kocaman, şişko tekir kediyi sırt üstü debelenmekten kurtardık. Sanırım sen kurtardın. Sonra Süleymaniye'ye gittik. Neden Süleymaniye bilmiyorum. Orada durup Galata Kulesi'ne baktık. Bana tuvaletleri gösterdin. Osmanlının helaları. Yan yana taş plakalar üzerindeki anahtar deliklerini andıran çukurlar... Oraya çocukların tekbaşına girmesi ne kadar tehlikeli olur diye düşündüm...


Sonra camiinin ya da kütüphanenin içindeydik. İki farklı renkte cilt vardı. Bana kırmızı cildi eline alıp adını söyledin, sonra da yeşilin. "Gülruğ" gibi bir kelimeydi.. Hatırlayamıyorum ki...


Oturduğun yerden kalkarken elini beline götürdün, bir tek o sahneyi hatırlıyorum: "onbir yıldır ağrıyor" dedin. Ben de sana " benim bir chiropractic uzmanım var, ona git" dedim. Bütün hatırladığım bu karşılıklı konuşma... Ne şimdi bu?

24 Mayıs 2010 Pazartesi

LALE FORMU DÜŞÜNÜLEREK TASARLANMIŞ BİR GELİNLİK VAR MIDIR DİYE MERAK ETTİM, VARMIŞ:)


İÇİMDEN KIRILMAK

"İçinden geçenleri bilebilsem keşke..." demiyorum artık. "İçimden geçenleri bilebilsen keşke" de demiyorum. Çünkü içimden geçenlerinin hızına da, içime tutunup kalanların inadına da yetişemiyorum. Pes ettim. Bu inadın devamında hastalık, karanlık ve akla gelebilecek her türlü kötücül hal var...
Oysa daha dün gece görmek istediğim ülkeleri sıralamadım mı ben? Bunun için sağlıklı olmam lazım, ayakta kalmam lazım. Bana verilen hayatı ve kalan enerji kırıntılarımı doğru düzgün işlere harcamam lazım.
Dün akşam Monty ile Postman seyrederken, onun kocaman gülücüklerle yanıma sokulması, yatıp yuvarlanıp sonra tekrar tekrar gelip minicik kollarını bana teslim etmesi içimi rahatlattı. Demek ki hala içim çok kirlenmemiş... Eğer öyle olsaydı yani zihnim kadar kalbim de pislenmiş olsaydı, çocuklar ve hayvanlar bu kokuyu hemen alırlardı. Emin olun ilk kaçanlar da onlar olurdu.
Monty beni ayılttı. Yardım beklemenin manasızlığını gördüm. Ayrıca bu yardımlarla değil, ne istediğimi bularak ayağa kalkabileceğimi gördüm.
Aslında gitmek istediğim yerler gibi bir kırgınlıklar listesi de yapabilirim. Canımı yakan hiçkimse de kurtulamaz bu listeden... Ama yapmayacağım. Neden? Zira içimden kırılmayı da öğrendim. Hayatın on numara derslerinden biri içinden kırılmakla ilgiliymiş meğer...
Onun neden kanser olduğunu artık biliyorum. Yaralı bir ruhu kaç yıl edebiyatla, seyahatle, şiirle ya da ticcaretle oyalayabilirsiniz ki? O, çok kazanmış, çok gezmiş, çok güzel bir kadınlar evlenip, bana sahip olmuş. Sonuç? Bütün bunlar onu yaşatmaya yetmemiş. Ölüm sebebi kanser gibi görünse de bence içindeki kırgınlıklardı...
Onun kadar erken ölmek, onun kadar yarım kalmak istemiyorum. İçimi kıran herkese bir çift sözüm var. Sahiden sizin kalbinize siniyor mu bu yaptığınız? Hiç durup düşünüyor musunuz hayat koşuşturması içinde bana ne yaptığınızı? Aklınıza geliyor mu karşılıklı konuşulmamış kırgınlıklar? Bir kayıp mıyım hayatlarınızda? Yoksa görmezden gelmek yetti mi size?
Benden vazgeçenlerden vazgeçmeyi beceremiyorum. Terketmek benim tarzım değil. Ertelemek de değil. Ben koleksiyonerim, biriktiriyorum; kırgınlık biriktiriyorum.
Ve içimi hasta edene kadar taşıyorum onları.
Hiç haketmediğim sözler, davranışlar, vazgeçişler ve suskunluklar var koleksiyonumda. Kalbime mıhlanan suçlayıcı bakışlar, görmezden gelmeler, konuşmak istemeyen bir ağızdan dökülen düşük volüm kelimeler... Daha neler neler...

23 Mayıs 2010 Pazar

evren istediğimde veriyorsa, ben de istiyorum o zaman!


GÖRMEK İSTEDİĞİM YERLER
Kuzey Kutbu, Kuzey Buz Denizi: KASIM
İskoçya, Edinburg: HAZİRAN
İrlanda, Belfa: MAYIS
Çin, Tibet:NİSAN
İtalya, Venedik: ŞUBAT
Portekiz, Porto:MAYIS
Norveç, Fiyortlar:MART
Almanya, Hamburg:ARALIK
Hindistan&Nepal:EYLÜL, EKİM

İHTİYACIM OLAN
20.000 EURO VE CESARET

GEREKLİ ZAMAN
2 YIL



22 Mayıs 2010 Cumartesi

KULİNDAĞ

SÖZ VARDIR, KESKİN KILIÇ GİBİDİR; SÖZ VARDIR, İLKBAHAR MEVSİMİ GİBİDİR.


Dostlarla konuşurken, çok dikkatli ve ihtiyatlı hareket etmelidir. Çünkü söz vardır, keskin kılıç gibidir; dostluğu keser, öldürür. Kalpte tedavisi imkansız yaralar açar. Kalp bahçesindeki yeşilikleri, sevgi çiçeklerini kış mevsimi gibi öldürür.

Bir de söz vardır, ilkbahar mevsimi gibidir. Her tarafı süsler, güzelleştirir; sayısız yararlar sağlar.

Mesnevi, Mevlana

21 Mayıs 2010 Cuma

IF THERE IS NO HOPE...

Şiir seven bir arkadaşım - o kendine şair demez ama bence şair - intihar notu yazmış geçenlerde. Yayınlasam mı diye soruyordu... Açıkcası çok beğendim, hani ben yazsam nasıl yazardım diye de düşündüm. Edebi bir şey mi olurdu? Kızgın mı? Suçlayıcı mı? Bilemedim.

Herhalde yazmazdım. Gerçekten ölmeye karar vermişsem demek ki yaşamak için sebebim, sevenim, dinleyenim, sarıp sarmalayanım kalmamıştır... Bu durumda neden yazayım ki? Zaten yazarak varılabilecek bir yer olsaydı Boris Vian* kalp yetmezliğinden geç yaşta ölmez, Tezer Özlü, Slyvia Plaht gibi daha niceleri canına kıymazdı. Hala konuşacak ve yazacak gücü olan neden ölsün ki?

Ölüm, lafı bitenler için... Gerçekten intihar edecek olsam asla bir not bırakmazdım. Ben yaşarken bir kez olsun ne hissettiğimi, ne düşündüğümü merak etmeyenlere artık yaşamayacağım bir dünyada neden bilmek istemedikleri cevapları bırakayım ki?

Evet evet, kesinlikle not bırakmazdım.

*Dünyanın en güzel aşk romanını yazmıştır ve hayatı boyunca aradığı kadını bulamamıştır. Acaba aramış mıdır? Bulsaydı da Günlerin Köpüğü'nü yazar mıydı? Karşılaştığımızda soracağım:)

20 Mayıs 2010 Perşembe

DİVANYOLU


Yol ve yolculuk üzerine ne zaman düşünmeye başladığım belli değil. Bildiğim tek şey doğum anım - neredeyse - Bodrum Söke yolunda gerçekleşiyormuş. Dilerim ölüm anım da bir seyahatte olur; sevdiklerimi üzmeden, beklenmedik bir anda, şaka gibi ve hızlıca!

Bu sabah Burhan Bey ile geçtik karşıya. O okula gitti ben avareliğe çıktım sokaklara. Bu defa ona buna değil, kendime hediye ettim caddeleri. Kimseler için değil, kendime keşfetmek istedim daha önce yüz kere bastığım ama bir kez olsun kulak kabartmadığım kaldırımları. Ha, kulak kabartmak demişken, sağ kulağım hala duymuyor. Bazen saat tiktakları gibi garip sesler geliyor derinlerden ama ciddi bir işitme kaybı oluştu. Ne diyelim, her şey Allah'tan:)

Divan Yolu. Herkesin bildiği Çemberlitaş - Sultanahmet arasında uzanan, sağında solunda içine edilmiş medreseler, yüzüne bakılmayan türbeler, hanlar, hamamlar ve türlü şekilsiz mağaza ile donatılmış, bütün bunlar yetmezcesine, tam ortasından tramvay geçen cadde!

Okula giderken aylarca, yıllarca adımladığım cadde. Bu güne dek bir kez bile ziyaret etmediğim II. Mahmut, Sultan Abdülaziz Han, Esma Sultan, Hatice Sultan gibi Osmanlı soylularının uyuduğu, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın medresesinin sessizce yaşamaya devam ettiği, Köprülü Kütüphanesi'nin ise artık okunmayan kitaplarıyla küskün küskün boynunu eğdiği çok bakılıp, hiç görülmeyen zenginlik!

Yüzbin defa taşlansa, binlerce ayaklanmada yıkılıp yansa, hatta kör, sağır ve dilsizlere yurt olsa da azalmaz İstanbul. Sen, ben yüzüne bakmasak da güzelliğinden yitirmez... Yok sayıldıkça çoğalan, gözden kaçırıldıkca kalplere sızan sihirli bir kent burası.
Bir daha yolunuz o tarafa düşerse lütfen Laleli'de inin tramvaydan ve sağa sola bakarak yürümeye başlayın Divanyolu'nda. Sizi Beyazıd Camii'nde oyalanmadan Çemberlitaş önüne yönelmeye davet ederim. O zavallı sütuna bir bakın. Hristiyanlık tarihini besleyen, efsanelere ilham veren rölikler hala altında bir dehlizde olabilir mi sizce? Kimbilir... Belki de Tabernaculum hakkında okumanızın zamanı gelmiştir? Mimar Sinan tarafından yapılan şu hamamı görüyor musunuz? Ne kadar ucuzlatılsa, ne kadar turistik bir pavyona benzese de orayı Sinan yaptı, unutmayın...

Devam edelim... Viyana Harbi sonrası başını sultana teslim eden Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın medresesi içindeki kitap satış mağazasına girip Kemal Bey ile tanışın. Size mutlaka bir çay ısmarlayacaktır. Ona kitaplar hakkında her şeyi sorabilirsiniz. Bu tanışıklık sizi çok zenginleştirecek, tabii paradan başka değer biriminiz kaldıysa... Oradan çıkıp Köprülü Kütüphanesi'nin bahçe kapısından girip, sol tarafınızdaki beyaz gülü koklayın. Bir an için şehrin keşmekeşinden nasıl da alıp çıkartacak sizi...
Yorulduysanız azıcık daha dayanın ve ister Sultanahmet tarafına devam edip saraya gidin, isterseniz benim gibi Nuruosmaniye caddesine yönelip turistlerin arasına karışın. Buraya kadar gelmişken biraz halıları ve mücevherleri seyredin. Sonra kahve satan dükkanlardan birine oturup yeni kitaplarınızın tadını çıkartın! İstanbullusunuz siz unutmayın:)

19 Mayıs 2010 Çarşamba

YAĞMUR

Bu gece cnbc-e Pan'ın Labirenti'ni veriyor. Kaçıncı kez olacak emin değilim ama yine seyredeceğim. Bana şu an ve geçmişte olmuş ve olmakta olan ve hatta gelecekte olabilecek pek çok şeyden daha gerçek gelen bu filmi, bir şişe şarap eşliğinde ve her zamanki gibi salya sümük ağlaya zırlaya seyredeceğim. Zaten gözlerim açık unutulmuş musluk gibi sızdırıyor günlerdir.

Lüzumsuz bir hassaslaşma seziyorum yine. Belki ashram toplantısından, belki Valide Atik Camii'den ve kimbilir belki de Zonguldak maden işçilerinin yerin yüzlerce metre altındaki son nefeslerini hissetmekten oldu... Gerçekten bilmiyorum. Neredeyse iki haftadır neyi beklediğimi bilmeden, neyi terk ettiğimi bilmeden manasız, bol uykulu, amaçsız, hedefsiz saatler geçiriyorum.

Şimdi de balkonda oturmuş kargaları seyrediyorum. Az sonra yağmur gelecek. Onu da seyredeceğim. İçimden söyleyeceğim sözleri hazırladım bile: "... düşüncelerinizi bırakın, bir yaprağın yağmurdan sonra kaldırım kenarından akan sularda sürüklendiği gibi sürüklensinler. Onlara müdahale etmeyin, durdurmaya çalışmayın. Sadece seyredin...."

Namaste

KIRMIZI YENGEÇ'İN EVE DÖNÜŞÜ III


Küçücük bir dal parçasını ustaca aralığa sokmuş çocuk ve Kırmızı Yengeç daha "hop bir dakika dur bakalım, ne oluyor?" diyemeden, kendini önce havada uçarken, sonra da çocuğun ayaklarının dibinde bulmuş. Tam kaçmaya yeltenecekmiş ki hızlıca bir kovaya atıvermiş onu iki küçük parmak!

Sonra büyük bir çalkantıyla kovanın içinde debelenmeye başlamış. Ama nafile, artık her şey için çok geçmiş... Denizin kokusundan uzaklaşmaya başladıklarını anlayan yengeçcik iyice umutsuzluğa kapılmış. Artık duyduğu tek ses kalabalık bir caddenin uğultusuymuş.

Yol bitmiş, sesler iyice azalmış. Çocuğun evine gelmişler nihayet. Evde hiç tanımadığı sesler ve kokular arasında korkuyla beklemeye başlamış Kırmızı Yengeç.
Az sonra çocuktan daha uzun boylu bir kadın görünmüş kovanın ağzında. Kadın elindeki kalemle dürtmüş yengeçciği ve "aa yaşıyor bu yaratık, hadi onu suya koy canım" demiş çocuğa. Huzursuzca kımıldanmış Kırmızı Yengeç, ama suya gireceğini düşündükçe içi rahatlamış. Bir kaç gün öncesine dek onu en çok korkutan şey değil miymiş su?

Ve cup diye atmışlar onu mavi bir kaseye. Her yeri kaygan ve ağzına kadar dolu kasede su varmış olmasına ama bu su tuzlu değilmiş ki! Ağlamaya başlamış yengeçcik. O ağladıkça sudaki tuz miktarı artmaya başlamış. Hatta o kadar artmış ki, musluk suyu neredeyse deniz suyu kadar tuzlu olmuş sonunda.

Akşam olup, ev halkı odalarına çekildiğinde Kırmızı Yengeç son bir gayretler kaseden çıkmaya çalışmış. Ama boşuna; kasenin kenarları çok yüksek ve kayganmış. Birkaç kez denedikten sonra iyice yorgun düşmüş yengeçcik ve duvar saatinin tik takları eşliğinde ağlamaya başlamış. O ağladıkça kasedeki sular yükselmiş yükselmiş ve nihayet o kadar yükselmiş ki sonunda taşmış! İşte tam o anda yengeçcik yüzmeyi ve kaseden aşağıya atlamayı akıl edebilmiş. Hayatında ilk kez yüzüyormuş! Küçücük kıskaçlarıyla sımsıkı tutunmuş kasenin kenarına ve atmış kendini aşağıya.

Bundan sonrası hiç kolay olmamış... Günlerce onu yemeye çalışan kuşlardan, otomobil lastiklerinden ve yakıcı güneşten saklana saklana, susuz, aç ve çok yorgun bir halde saatler boyunca gücünün son damlasına kadar direnerek kaçmış.

Ve nihayet üçüncü günün akşamında denizin kokusu gelmeye başlamış burnuna. Bu koku Kırmızı Yengeç için ev demekmiş; bunu iyice anlamış. Bir yengeç olduğunu anlamış. Yavaşça kayalara tırmanmış, usul usul kıskaçlarını suya daldırmış. Ay, tam gözlerinin üzerindeymiş, yolunu aydınlatıyormuş. Yakamozlar etrafında halka olmuşlar, yıldızlar bir bir göz kırpmışlar ona. Ve dalgalar en güzel şarkılarını mırıldanmaya başlamışlar. Bütün arkadaşları eve dönüşünü kutluyormuş Kırmızı Yengecin.

Öfke, korku, endişe her ne varsa uçup gitmiş oracıktan, sadece derin ve tatlı bir huzur varmış artık. Kiraz ağacı, yavaşça Kırmızı Yengece doğru eğilmiş, ona en olgun kirazlarından birini vermiş. Tatlı tatlı gülümsemiş yengeçcik ağaca. Kıskaçlarıyla tuttuğu bu tatlı kiraz tanesini sularını akıta akıta iştahla yemiş. Sonra da denizin ılık dalgalarına bırakmış kendini.
Sabah uyandığında kabuğu hala ıslakmış. Ve bu bir rüya değilmiş. Güneş gökyünde gülümsüyormuş. O gün Kırmızı Yengecin kalan ömrünün ilk günüymüş!

19 MAYIS GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI


18 Mayıs 2010 Salı

MASAL?


VAKTİYLE ZEKİ VE GÜZEL BİR PRENSES VARDI, ÖYLE HASSASTI Kİ BİR GÜVENİN ÖLÜMÜ BİLE ONA HAFTALARCA IZDIRAP ÇEKTİRİRDİ. AİLESİ BUNA ÇARE BULAMADI. DANIŞMANLAR ELLERİNİ OVUŞTURDULAR, BİLGELER BOYNUNU BÜKTÜ, CESUR KRALLAR MURATLARINA NAİL OLAMADAN DÖNÜP GİTTİLER. BU BÖYLECE YILLAR BOYU SÜRDÜ, TA Kİ BİR GÜN ORMANDA YÜRÜYÜŞE ÇIKAN PRENSES SİHRİN SIRLARINA VAKIF, YAŞLI KAMBUR BİR KADININ KULÜBESİNE VARANA KADAR. KADİM VARLIK, PRENSESİN SON DERECE ENERJİK VE BECERİKLİ BİR KADIN OLDUĞUNU İDRAK ETTİ.


"YAVRUM" DEDİ, "SEN KENDİ ALEVİNLE YANMA TEHLİKESİYLE KARŞI KARŞIYASIN."


KAMBUR KADIN PRENSESE ARTIK ÇOK YAŞLANDIĞINI VE ÖLMEK İSTEDİĞİNİ, ANCAK BİRÇOK SORUMLULUĞU NEDENİYELE ÖLEMEDİĞİNİ SÖYLEDİ. BASİT İNSANLARIN YAŞADIĞI KÜÇÜK BİR KÖY ONA BAĞLIYDI, KÖYLÜLERİN DANIŞMANI VE DOSTUYDU. ACABA PRENSES ONUN YERİNİ ALMAK İSTER MİYDİ? GÖREVLERİ ŞUNLAR OLACAKTI:


1 - KEÇİLERİ SAĞMAK

2 - HALKI EĞİTMEK

3 - FESTİVALLERİ İÇİN ŞARKI BESTELEMEK


GÖREVLERİNİ YERİNE GETİREBİLSİN DİYE ÜÇ BACAKLI BİR TABURE İLE KAMBURA AİT BÜTÜN KİTAPLARA SAHİP OLACAKTI. HEPSİ BİR YANA KADININ HARMONYUMU DA HESABA DAHİLDİ, PEK ESKİ VE DÖRT OKTAVLI BİR ÇALGI. PRENSES KALMAYI KABUL ETTİ, SARAYLA GÜVELERİ AKLINDAN ÇIKARDI. YAŞLI KADIN ONA TEŞEKKÜR ETTİ VE ANINDA ÖLDÜ.

16 Mayıs 2010 Pazar

Kalplere pomat: Valide Atik Camii


Oradayım. Ne geçmişte ne de gelecekte. Geçmişten gelen kareler var gözümün önünde ve onları kovmak için artık uğraşmıyorum. Fark ediyorum ki, ben kovmak için uğraşmayınca, onlar zaten yavaşça çekiliyorlar yolumdan. Yol devam ediyor. İstikamet Çinili Karakol:)
Vay be, bu ne güzel şey. Alacakaranlıkta kaybolduk! Bu mahallede neler oluyor? Şu fındık güleriyle kaplı ev, karakol binasında nöbet tutan güleryüzlü genç polis, biri beton, diğeri ahşap iki tılsımlı ev. Her şey gerçeküstü.

Selamsız'a, selamın aleyküm dedik ve o kadar içten bir aleyküm selam aldık ki gönlümüz hoş oldu.

Bakkala girdik, gazoz ısmarladım Sir'e. İki tane Çamlıca gazoz aldık. Kapaklarda: ŞANS BU KAPAKTA! yazıyordu. Doğruydu da; bir tekrar dene, bir adet de çokoprens kazandık! %50 umut vardı, hayattaydık:) Kahvehanede yapılan düğün, halay çeken insanlar, ılık bir yaz akşamı kokusu ve Çamlıca gazoz. Alüminyum kaplı fakirhanelerin arasında atılan adımlar... Sana geliyoruz Nurbanu Sultan!

( Bir dakika, orada sokağın sonunda bir şey var. Aaaa koskocaman bir kilise. Duvarlarında Dali, Leonardo ve daha pek çok ünlü ressamın tabloları asılmış dar, sevimli bir sokak. Tanrım bu ne ya? Koskocaman bir sanat galerisi* ve kilisenin işbirliğiyle sürpriz bir sokak oluşmuş Üsküdar'da. Mektep Sokak, yolunuzun düşebileceği bir yerde değil, ancak elinizde adresle veya bizim gibi kaybolarak ulaşabileceğiniz bir hediye. Ermeni nüfusun henüz terk etmediği, okuluyla, kilisesiyle İNADINA yaşayan, gizli saklı sessiz ve çarpıcı birşey! Birşey dedim zira, kilisenin bahçe kapısı açılıp içeri girdiğimde ard arda dönen anahtarlar ve ardı sıra açılan kapılardan yüzüme çarpan enerji öyle bir kucakladı ki, Tanrı kesinlikle oradaydı. İnanmayanlar için bu cümleyi şöyle de yazabilirim: Tanrıya inananların yarattıkları enerji, saf sevgi ile iyice çırpılmış ve şimdi kapıdan giren bizlerin üzerine yavaşça dökülüyordu.

Sir de, ben de bizi misafir eden kilise sorumlusuna teşekkür edip, bir Pazar ayininde buluşmak sözüyle oradan ayrılırken, hala konuşamıyorduk. Salakça ve koskocaman bir gülümseme vardı suratlarımızda; salakça ve koskocaman! )

Şimdi Osmanlı'nın izini sürmeye devam. Çinili Karakol'dan Çinili Camii ve Çinili Hamam'a gidiyoruz. Yol, iz bilmeden, sora kaybola, gazoz içerek yürüyoruz.

İşte camii. Çinili Camii'nin eşiğinde son yudumunu içiyorum Çamlıca gazozumun. İçeriden inanılmaz bir Kuran sesi geliyor. Sir, son cemaat yerinden de geçip kapıya kadar gidiyor. Bu gezegene ışınlanmış uzaylılar ya da periler diyarına gizlice sızmış çocuklar gibi gülüşüyoruz. Bize ait olmadığını düşündüğümüz, o güne dek kendimize içinde yer bulamadığımız bir resmin içindeyiz. Sanki aslında hep oraya yaşamışım gibi hissediyorum. Kuran sesinin bu kadar davetkar olmasına hayret ederek, bunu algılayacak hale gelmiş olduğum için şükrediyorum.

Hamamı gösteriyorum Sir'e. Bu hamamda yıkanmaktan ne kadar hoşlandığımı, soyunma odalarını, kurnalarını anlatıyorum. Göbek taşına gelene kadar her tarafımı, sanki bende olan öbür kadınlarda yokmuşcasına nasıl sakınıp, sonra da köpüklere teslim olurken bütün dünya baksa umursamadan nasıl soyunabildiğimi anlatıyorum. Anlatırken de gülüyorum ve hala o güne şaşırıyorum. Daha sık hamama gitmediğim için hayıflanıyorum.

Çinili Camii ve hamam ardımızda kalırken, bir kez daha kayboluyoruz Üsküdar'ın karanlık sokaklarında. Karanlık dediysem aklınıza zifiri karanlık gelmesin sakın, evlerden ve henüz kapanmamış dükkanlardan sızan sarı ışık, akşam yemeğini yemiş ve komşusuna ev gezmesine giden aileler, sokaklarda çekirdek çitleyenler hala buradalar. Güvendeler. Korunuyorlar. Seviyor ve seviliyorlar.
( Kendi mahallemi, o "elit" insanları ve "elit" hayatları düşünüyorum da, biri bize akşam çayına gelmeyeli asırlar olmuş... Evde yemeğimiz olmasa kapısını çalacak kimsemiz yok... Vay be, kim zengin kim fakir acaba şu hayatta Elvan Hanımcım? )
Valide Atik Külliyesi'nin duvarı buralarda olmalı diye düşünürken - çünkü Çinili Hamam'a ilk gelişimde restorasyon vardı ve yıkanamadan sokaklarda turlamıştık Macar kızlarla:) - daha da ilginç bir sokağa giriyoruz ve dar, loş bir merdiven bilin bakalım bizi nereye taşıyor? Valide Atik Camii'nin avlusundayız!

Avluda dev çınar ağaçları, şadırvan ve pek çok dini mekanda yakalayamadığımız tanımsız bir huzur var. Koskocaman, saran sarmalayan, ısıtan, sakinleştiren ve kollayan biri var burada. Kesinlilkle var.

Ayakkabılarımızı çıkartıp usulca içeri giriyoruz. Namaz kılanlar ve mihraba yakın yerlerde rahlelerini açıp Kuran okuyanlar var. Ak sakalllı, nur yüzlü dedeler demek gerçekten varmış... Az sonra biri yanıma gelip, kalbimi sarsacak bir laf ederse hiç şaşmayacağım. O kadar hazırım ve o kadar hazırlıksızım ki aslında.

Sol tarafımda Sir, sağ tarafımda tiktaklarıyla dakikaları kafama kafama zımbalayan bir duvar saati var. İki camii, iki saat, iki derin sessizlik. Üçüncü camii neredesin?

Zamanın önünde engel değilim artık, zaman da benim önümde engel değil. Anladım.

Girdiğimiz gibi sessizce çıkyoruz camiiden. Avludaki çay ocağına ilişiyoruz gülümseyerek. Amcalar turist sanıyorlar bizi evvela, sohbet edince de seviniyorlar Türk olduğumuza. Az önce de İtalyanlar varmış burada, onu anlatıyorlar.
Nurbanu Sultan'ın camiisinde, yolu Venedik'den İstanbul'a kadar uzanan bu güçlü kadının ve elbette Sinan'ın nefesinde dinleniyoruz. Artık 16. yüzyıldayız. ( Bu yüzyılda sen yoksun. Seni yanımda getirmedim, bu avluda dinlenirken seni artık taşımak istemediğimi açıkca farkettim...Yoruldum.)

Çınar ağaçlarının gövdesine, kımıltısız duran yapraklarına, gecenin hafifliğine teslim olduk bile. Hem de hiç farkına varmadan, olmaya çalışmadan... Bu avludakileri bilmiyorum kaç yaşındalar ama külliyenin avlusunda 16.yüzyıldan bir çınar olduğunu biliyorum. Siz hiç dörtyüz yaşında bir ağaca sarıldınız mı? Ölmeden evvel yapılması gereken yüz şeyden biri bu bence.

Çınardan el almak lafını duydunuz mu peki? Sahi ya, nereden duyacaksınız ki, şimdilerde herkes google'dan el alıyor!

Sir, "bir yaz gecesi rüyası" diyor. Evet kesinlikle bu bir rüya. Biz ikimiz, aynı anda ve gözümüz açık rüya görüyoruz! Bakır cezvede kahve, billur gibi su, gönülden bir sohbet. Kahvem kaç yaşında bilmem fakat kahvemi pişiren el "seksen yaşındayım" diyor. Bacak bacak üstüne atamıyorum saygımdan... O, her masaya yaklaştığında sol bacağım kendiliğinden düşüyor sağ bacağımın yanına.

Bu avluda bütün bir ömrü geçirebilirim gibi geliyor. Tam ve kesin sessizlik, tam ve kusursuz bütünlük var her santimetrekarede. Hocamı bu avluya getirmeye ve bu yıl doğumgünümü burada kutlamaya karar veriyorum. 11 Temmuz'da 37.yaşıma girerken Nurbanu'ya, çınarlara, Sinan'ın aşkla şekillenen eserlerinden birine ve huzura yakın durmak istiyorum.

Yaprakların sesini duymaya az kalmış olsun diye dua ediyorum içimden. Gözüm çınarın yapraklarında. ( günlerdir salonun balkon penceresinden rüzgarda çırpınan yapraklara bakıyorum, bu görüntü yani rüzgarı görmek ve duyamamak beni hüzünlendiriyor. Daha kimbilir neleri duymadan yaşıyorum diye üzülüyorum... ) Etraftaki masalardan kulağıma fısıltı halinde gelen sohbetlerden uzak, içime yakın öylece oturuyorum. Limon veriyor kahveci amca, içiyorum. Bu kadar mı güzel olur limonatanın tadı, şaşkınlıklarımın ardı arkası kesilmiyor bugün. Minnetle bakıyorum Sir'e; düşünüyorum, O beni nereye taşıyan bir köprü acaba?

Kerubim müthiş bir proje olabilir. Bütün dünya bu şehri bizim sayemizde tanıyabilir. On yıl sonra büyük birer efsane hatta kahraman bile olabiliriz. Ya da Kerubim benim içsel yolculuklarımın anahtarıdır sadece. Bunun gerçekten hiç önemi yok. Bu bir yol, ben de yolcu. Geri kalan her şey anlamsız. Geçmiş yok, gelecek henüz gelmedi.

Artık dua etmenin anlamını, teslimiyeti, aşkı anlıyorum. Hani idrak yollarım tıkalıydı ya, hocam, dedem, Konya, Adnan kardeşimin hediyesi Mesnevi'm, aylardır durmadan gezdiğim ibadethaneler, yüzlerce ikon, onlarca çınar, içinden geçtiğim zamanlar ve hayatlar porçöz etkisi yaptı bende. Kalp damarlarımdaki tıkanıklık yerini ılık ılık akan bir kana bırakıyor. Hayat içimde akıyor. Vücudum iltihabını atıyor. Bu şehrin her mahallesi ecza dolabının kapağında unutulmuş bir pomat gibi!

SELAMSIZ HAYAT VOL I: UÇAN HALI YAĞCIBEDİR


Kerubim projesi başladığından beri durup durup rahatsızlandığım, bu değildi aklımdaki diyerek mızıldandığım anlar çok oldu. Yorulduğum, dinlenmem lazım diye feryat ettiğim, hatta hızımı alamayıp etrafımdakilere verip veriştirdiğim de oldu. Ama değdi, değiyor. Çünkü yoldan vazgeçmeyince yol da senden vazgeçmiyor.


Dün, Selamsız'da gezerken, camiinin avlusunda nutkum tutulmuş bir halde limon içerken, bu yol için teşekkür ettim. Hatta yatağa yattığımda da yüksek sesle "teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim" dedim. KALPTEN SÖYLEDİM.


Oysa hafta ne zor başlamıştı...


Cumartesi sabahı Dubai'deki prensimin annesiyle kahve randevum vardı. Kahveden sonra da ashramdaki toplantıya gittim. Ne toplantıydı... Sanki hocam gönlümden geçenleri okumuşcasına kısacık, bıçak gibi kelimelerle anlattı derdini. Derdimiz hep onun derdi olmuştu ve şimdi soruyordu: aslında derdimiz aynı mıydı? Onun derdi de bizim derdimiz miydi? Toplantı üç hafta sonra bu soruya vereceğimiz cevapları da cebimize koyup gelmemiz kararıyla sona erdi. Gerisi mi? Zuhurat!


Sonra Sir geldi; o gün için Üsküdar'a gidip keşif gezisi yapar mıyız acaba diye konuşmuştuk. Sir'e doğumgününde hediye edilen bir kitapta güzel rotalar vardı ve bize ilham verebilirdi. Verdi de!


Arabayı otoparka bıraktık ve Kanaat Lokantası'nın yolunu tuttuk. Sir'in en sevdiği garson bizi karşıladı. Gerçekten de o kadar güler yüzlü bir adam ki, yemeği bırakıp onunla sohbet etmek istiyor insan.


Grip yüzünden ağzımın tadı tuzu yoktu ama Kanaat'a kadar gidip su içecek değildim. Bir lokantada her şey lezzetli olabilir mi diye soruyorsanız, cevabım evet! Bu adamlar bütün yemeklere ya büyü yapıyorlar, ya da kilo kilo şeker boca ediyorlar! İnsan doyduğuna üzülür mü hiç? Kanaat ise doyduğu yer, üzülür!


Çıkışta Mihrimah Sultan Camii'ne gittik. Bu camii benim için özeldir. Hikayesini duyduğumdan beri ona bakışım, revaklarının altında dolaşırken kalbimden geçenler bambaşka olmuştur. Şimdi ekinoks zamanını bekliyoruz. Neden mi? Büyük bir mimarın, ay ile güneşin bile kavuşabildiği saatler varken iki insanın kavuşamayışını sanatına nasıl işlediği görmek için.


Gerçek aşk hikayeleri daima umut verir, sizin kalbiniz bomboşsa da birilerininkini dolduranlar vardır ve bu bile yaşama bağlar insanı. Çünkü saniye saniye her şey değişir... Dün canınız zannettiğiniz hiçkimse olmuştur. Ve şu an adını bile bilmediğiniz bir adam/kadın adım adım yaklaşmaktadır. Kimbilir?


Üsküdar'da kaybolmak nicedir istediğim bir şey idi. Kısmet 15 Mayıs akşamınaymış... Yemeğin ve camiinin büyüsünden kurtulamadan Özbekler Tekkesi yokuşunda bulduk kendimizi. Kulağımda Halide Edip Adıvar'ın hikayesi ( Sir elindeki kitaptan okumaya devam ediyor ) Bülbüldere'ye doğru iniyoruz... On yıl sonra yeniden bu mezarlığın kapısına ama bu kez iş için geliyorum. Ferit dede içeride, kapılar kapanmış... Oysa başucuna gidip af dilemek isterdim... Verdiğim sözleri tutamadığım için, onu bayramlarda ziyaret etmediğim için...


Bülbüldere Mezarlığı ve o mezarlıkla ilgili neler anlatabileceğim konusunda kafamızda azıcık hesap kitap yaptıktan sonra devam ediyoruz. İşte rüya şimdi başlıyor...


Burası bir yokuş. Denize paralel bir sokaktan yavaş yavaş tırmanıyoruz. Kokular değişmeye başladı. Renkler dönüyor. Terliyorum. Saat 18.30, neredeyse dokuz saattir sokaktayım. Fakat merak en temel dürtü, artık yoruldum diyemem!


Yokuşu tırmanırken her köşede bir sürpriz beklemiyorduk aslında ama vardı, işte: Yağcıbedir! Yolun kenarındaki kaldırıma küçücük bir yağcıbedir serilmiş. Üzerinde patlamış mısır artıklarıyla gülümsüyor. O kadar özlediğim, o kadar tanıdığım ve o kadar ihmal ettiğim bir sahne... Oturuveriyorum halıya, sanki benimmiş gibi. Bacak bacak üstüne atıp, mahallenin atmosferine karışıyorum. Ben mahallenin atmosferine sızarken, mahallenin atmosferinden de birşeyler hatıralarıma sızıyor... İçim ılık ılık. Sir, o çok sevdiği yağcıbedire oturamıyor. O başka bir alemde. ASLINDA BİZ O DAKİKADAN İTİBAREN KOLUMUZDAKİ SAATLERİ, OTOPARKTAKİ ARABAYI, ÖNCEYİ VE SONRAYI BIRAKIP, GÖRÜNMEZ BİR DUVARDAN BAŞKA BİR DÜNYAYA GEÇİŞ YAPIYORUZ. ZAMAN YOK, UMUTSUZLUK YOK. SADECE KEŞFETMENİN HAZZI VE YALINLIĞIN UNUTTUĞUMUZ TADI VAR. TAM VE BÜTÜN OLARAK ORADAYIM. ORADAYIZ.


Yağcıbedirin sahibeleri geliyor tıngır mıngır. İki küçük hanfendü:) halıya izinsiz oturduğum için özür dileyerek, izin istiyorum. Olur diyorlar. İsimlerini soruyorum. Biri itiraz ediyor "herkese isim söylenmez!". Neyse ki sonra yumuşuyor. İki çift laf edip, tekrar buluşmak üzere ayrılıyoruz. Bir sonraki gelişimde yanımda oyuncaklarım ve bisküvi olacak diye söz vererek ayrılıyorum yanlarından. Bu halıda oturmaktan çok hoşlanacak küçük bir kızı da getireceğimi söyleyemiyorum... Ne kadar çok olmuş yol kenarında serili bir halı üzerine oturmayalı, bir bilseniz öyle çok ihtiyacım vardı ki diyemiyorum... Ne kadar iyi geliyor bu bana. Hayretler içindeyim.


Bu sokakta dantel perdeli, boyası dökülmüş yoksul hayatlar var. Ama paradan yoksul, sevgiden yoksun olmadıkları çok açık! Havada çamaşır, çedirdek, arkadaşlık, akşamüzeri gezmeleri, kapı önü çay molaları, bir tencere yemeği bölüşmenin kokusu dolaşıyor. Burun deliklerimizden içeri giren şeyin adı sevgi. Gözlerimizdeki bakışın adı hayranlık. Kulaklarımızdaki sessizliğin adı huzur.


Adım adım Selamsız'dayız. Selamsız adım adım bizde!


14 Mayıs 2010 Cuma

GURUDWARA ASHRAM'DAN GÜNÜN HEDİYESİ...


Ağır ağır ölür


Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,

her gün aynı yoldan yürüyenler,

yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler,

giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,

tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar,

beyaz üzerinde siyahı tercih edenler,

gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren

ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında

onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine

“i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler. ,

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler,

bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar,

hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler,

kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler,

ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler,

bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar,

bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman:

yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.


Pablo Neruda

13 Mayıs 2010 Perşembe

SORU:BOŞ ZAMANLARINIZI NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?


CEVAP: Savaşarak!
SORU: Kiminle savaşırsınız?
CEVAP: Herkes ve her durumla, eğer savaşacak kimseyi bulamamışsam da kendimle!
Evet, ego savaşlarına bayılıyorum. Görünmez bir el tarafından sağdan sola, soldan sağa her yanım çürük içinde kalana kadar hırpalanmak hobim!
Hani korku filmleri vardır ya; katil, katil olduğunu bilmez ve polislerle birlikte olayların peşine düşer. Ama bir süre sonra anlar ki, peşine düştüğü kendisinden başkası değildir! Bu defa iki yoldan birini seçmek zorunda kalır; ya polislere teslim olacaktır ya da kaçacaktır. Kimden kaçar katil? Kendinden! Kime teslim olur? Kendine!
Aylardır "ego", "iletişim", "teslimiyet", "adanmışlık", "aynı anda iki yerde olamamak", "zihinde olmak", "kalple bakmak" kavramları arasında tenis topuna döndü beynim. İnsanların günlük ekmeğini, ödenecek kirasını ve hatta içecek suyunu düşündüğü şu koskocaman şehirde kurtarılmış bölgedeki hayatıma kapanmış, zaman sonsuzmuşcasına düşünüyorum. Düşünüyorum da ne oluyor? Hiçççç. Zaten varılacak bir yer var denmedi ki, yürünecek yol var dedi, diyenler. Ben de yürüyorum. Sadece bazen kendimi yola samimiyetsiz davranırken yakalıyorum. Yolu oyalıyorum! Kendimi oyalıyorum. Nasıl mı? Yürüyüş bandı üzerinde yerimde sayarak!
Korktuğum nedir bilmiyorum. Belki varmaktan korkuyorum. Belki de varamamak halinde egomun alacağı yaradan... İyi de neden onu ardımda bırakıp yürüyemiyorum?
İnsan zihninin nasıl yavaş yavaş hastalanabileceğini anladım. Yaşadım, gözlemledim ve idrak ettim. Uykusuzluk, şişmanlamak ya da zayıflamak, kramplar, vücudun her yerinde çıkan yaralar, saç dökülmeleri, ödemler, kabuslar, az işitmek, az görmek ve nihayetinde kansere kadar uzanan hastalıklar. Bunlar hep ego savaşlarının sonucu.
Hocam haklı. Teslim olmadan huzur yok. Anın biricikliğine, her şeyin geçiciliğine aymadan huzur yok. Hiçbir şeyin sahibi olmadığımızı anlamadan huzur yok. Her şeyin hatta şu bedenin bile kiracısı olduğumuzu anlamadan huzur yok.
Ben bir ashram buldum. Şimdi bulduğum şeyin gerçekliğini sorgularken, kendimi de sorguluyorum. Bu ashram gerçek mi? Hocam gerçek mi? Ben gerçek miyim? Önümde mutlu olmak için bir yol varsa, acaba ben o yolda yürümeyi başarabilecek miyim? Yoksa tez zamanda pılımı pırtımı toplayıp akreplerle çiyanlarla dolu bir çukurda uzanacak mıyım?
Bedenim o çukurda uzanmadan evvel ruhumu kurtarmak zorundayım. Bu nasıl yapılır? Ego savaşlarıyla olmayacağı kesin. Peki bu "ego" denilen şey gerçekten bizim bir parçamız mıdır yoksa kendisiyle vedalaşmak olası mıdır?
Bu konudaki görüşlerinizi merakla bekliyorum. Zira ben hala polislerle birlikte gezinmeye devam ediyorum! İpin ucunu bırakmaya da niyetim yok:)

11 Mayıs 2010 Salı

LEYLA&TUNÇ


Binlerce yıllık bir oyun oynuyorlar. O gün tanıştılar ve bir daha görüşüp görüşmeyecekleri de belli değil... Büyüdükleri zaman o anı, o an yanlarında olan ama adını bile hatırlamadıkları arkadaşı özleyecekler. Üstelik neyi özlediklerini bile anlayamadan...
İnsan neden sahilden taş toplar? Neden tıpkı çocukluğundaki gibi denize fırlatmaz? Çünkü çocuklar anı yaşarlar, onlar için sadece o an ve andan aldıkları keyif vardır. Biz büyükler anları biriktirebileceğimiz yanılgısına düşeriz. Oysa an yaşanmak içindir, biriktirmek için değil... Biriktirdiklerimiz olsa olsa yaşanmamış anlardır. Tıpkı Duman Adamlar gibi....*
Sahilden toplanan taşlar eve gelmeye başlamışsa, içinizdeki boşluk tahammül edilmez halde demektir. Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki kurt neden yutmuştu nineyi? Aç mıydı? Masalda anlatılan açlık nasıl bir açlıktı acaba?
İçimize taşlar dolduruyoruz, boşlukların varlığına katlanamadığımız için. İçimizde boşluk olmayan günleri özlüyoruz; neyi özlediğimizi bilmeden...
Leyla ve Tunç dilerim çok daha akıllı davranır, çok daha şanslı olurlar hayatta. Dilerim bu fotoğraftaki gibi daima denize atarlar taşları; her birinin şekil ve ağırlığına göre farklı sesler çıkardığını duyup, ellerindeki sıcaklığını hissederek!
*Bakınız. Momo!

10 Mayıs 2010 Pazartesi

EDİRNE

16 Mayıs 2010 Pazar günü yapılacağını umduğumuz - onbeş kişinin altında kalırsak yapmamaya karar verdiğimiz - Edirne Gezisi'nde ne umuyorsunuz bilmem, ben sadece Edirne'yi neden bu kadar sevdiğimi ve orada ne bulduğumu anlatabilirim. Bulduğu"M"u diyorum, zira eminim ki, Sir ve bizimle daha evvel bu geziyi yapan herkes başka başka şeyler buldular...

Edirne'ye ilk gidişim Verda'nın ( Verda Ferah: Arp ve Korno sanatçısıdır ) sayesinde olmuştu. O zaman üniversitede ders veriyordu Verda ve bana durmadan göçmen, çingene diye küçümsenen ailelerin çocuklarıyla ilgili akıl almaz hikayeler anlatıyordu. Nihayet Mart ayının sonu gibi, serin bir sabah yola döküldük. Semra teyze de ( Verda'nın annesi ) bizimleydi. Ben, o ana dek Verda'nın dedesinin Edirneli olduğunu bilmiyordum...

Bizi Verda'nın teyzesi ve eniştesi karşıladılar. Onlar Edirne'de yaşıyorlardı ve o gece evlerinde misafir olacaktık. O gün üniversitede tenleri kapkara, gözleri ışıl ışıl çocuklarla, altın sarısı saçları, nehir rengi gözleri olan çocukları bir sınıfta toplaşmış ve Verda'ya hayran hayran bakarken izlerken, arkadaşımın neden bu kadar heyecanlandığını anladım. Bu çocuklar inanılmazdı. Yetenek kelimesi gördüklerimi anlatmaya yetmez. Onları kaç saat dinledim bilmiyorum ama klarnet denilen alete karşı ilk kez o gün ilgi duyduğum kesin.

Verda ile Edirne gezisi Selimiye'nin arka sokaklarında, bahçe içinde, kendi haline bırakılmış bir evi ziyaretle devam etti. Ev belki otuz yıldır yalnızdı. İçeride eşyalar, kıyafetler, kap kacak... her şey tozu alınıp yaşamaya devam edilebilecek şekilde bırakılmıştı. Bu ev Verda'nın anneannesi ve dedesine aitti. Verda'nın anneannesi ve dedesi II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'da tanışmışlar. Anneanne dansçıymış. Dedesi ise yanlış hatırlamıyorsan okumak için gitmiş Almanya'ya. Her neyse işte, aşık olmuşlar. Evlenmişler ve işin en büyüleyici tarafı anneanne sular seller gibi Türkçe öğrenirken, dede de onunla dans etmeye başlamış! Ama tam bir profesyonel gibi. Evde ikisini dans ederken görüntüleyen bir fotoğraf vardı ki hala her santimetrekaresi gözümün önünde; dede anneanneyi iki eliyle havaya kaldırmış ve birbirlerinin gözlerinin içine bakarak gülümsüyorlar. Anneanne dedenin elleri üzerinde bir bulut gibi! Dede ise iki eli üzerinde bir kadını değil de havayı kavrar gibi! Bundan daha güzel bir aşk fotoğrafı hala görmedim.

Aşk hafif olmalı, varlığı bir bulut kadar yumuşak ve hava kadar sarıp sarmalayıcı olmalı. Boğmamalı. Kucaklamalı. O fotoğraf böyleydi...
Edirne'deki ilk gecemde aşktan, sanattan, müzikten, Mimar Sinan'dan bahsederek bir şişe rakıyı devirdik enişteyle. Masadaki harika peynir ve ciğerin tadı hala damağımda.
Bir sonraki Edirne gezim; çarşıda turlamak, üç beş sabun almak ve bir porsiyon Edirne ciğeri yiyerek geçti. Cenk kardeşle iş için gitmiştik o zaman. Yine de sabunların kokusu, Selimiye'nin kubbesi, kısacası orada nefes almak çok iyi gelmişti.

Üçüncü ziyaretim ise Sir, Gökhan, Burhan ve Muse ile oldu. Aralık ayıydı. Keşif gezisi yapmak için yollara dökülmüştük. Edirne'ye altından bir fon olmuştu çınar ağaçları. Yaprakları içime doldurmak, üzerlerinde yatmak, sonbahara ve Edirne'ye hapsolmak istedim! Çok az zamanda başarmışımdır anda olmayı, o gün sadece ve sadece Edirne'deydim!
Kale içinde dolaşmak, ayakkabıcıların ard arda dizildiği aralıktan geçerken hayretle dükkanlara bakmak, badem ezmesi ve mis gibi kokan sabunların kokusunu izleyerek arastalarda kaybolmak en zevkli Edirne oyunlarından benim için.
Selimiye güzeldir, güzel, buna asla itirazım yok. Kimsenin de olamaz ama bir Eski Camii varki, benim gibi dinsizi bile secdeye getirecek kadar büyüleyici. Nasıl Küçük Ayasofya'ya gidince çocuklar gibi yuvarlanmak ve dans etmek geliyorsa içimden, ne zaman Eski ( Ulu ) Camii'nin kapısından içeri girsem, çifte vav altına oturup saatlerce duvarlardaki hatları seyretmek istiyorum. Sir bu güzel yazıyı selamlamadan asla çıkmıyor camiiden.

Meriç Nehri'nin üzerinde gün batarken, güneşin sulara bıraktığı renkleri çantama doldurmak, Adalet Kulesi'nin pencerelerinden birine tırmanıp sonsuza kadar orada yaşamak istiyorum. Her Edirne gezimizde bir başka güzellik keşfetmekten adeta sarhoş oluyorum. Ama ahdım olsun ki bir daha gittiğimizde Tahtakale Hamamı'nda - ki şimdilerde burası bir meyhane - sarhoş olmadan, Rüstem Paşa Kervansarayı'nda Türk Kahvesi içmeden dönmeyeceğim.

Hem üç gün önceden diyete başlayacağım ki sadece karnım değil, gözüm doyana kadar ciğer yiyebileyim!

Unutmadan, Edirne'de en çok sevdiğim şeylerden biri şoparlar. Sir bu kelime için bana yine kızacak ama ben şopar derken hayatın anlamını sonuna kadar kavramış, müziğin, eğlencenin, acının, açlığın ve hatta bitlenmenin ve hastalığın dibine vurmuşların gönlümdeki tahtından bahsediyorum. Benim gibi ödlek olmayan, gerçekten kanıyla canıyla hayatta, ruhu meydanlarda insanlardan bahsediyorum. Edirne onların kalesi. Yalnızca sultanların, kralların değil, çingene diye elinizi sürmeye tiksindiğiniz insanların kalesi!

Artık içinden tren geçmeyen hüzünlü garıyla, Karaağaç semtindeki kavaklarıyla, Tavuk Ormanı'nın ıssızlığıyla masalını anlatmaya devam eden bir şehir burası... İddia ediyorum Muradiye Camii avlusundaki mezarlıkta soluklanmadan, sarayiçine egemen olan bu muhteşem tepede bir zamanlar Allah diyerek sema eden dervişlerin ruhlarına dua etmeden ve şehrin rüzgarında uçurtma uçurmadan dönerseniz, Samed'le tanışmazsanız eksik olur... Daha ne yazmalı bilmem, hala merak etmiyorsanız benden pes!

16 Mayıs Pazar günü yapılacak Edirne Gezisi için http://www.kerubimstorytellers.com/ adresinden ya da facebook sayfamıza üye olarak bilgi alabilirsiniz.

9 Mayıs 2010 Pazar

ANNEMİN ÖFKESİ


Annemin şiddetli öfkesi, sinirlenince kendini nasıl kaybettiği ve benim bu konuda hiçbir şey yapmamam mutlaka hakkımda konuşanların dilinden düşmüyordur.
Davranışları hakkında ne düşündüğümü ve kendisini nasıl değiştirebileceğini söyleyebilirim, fakat o beni ve düşüncelerimi küçük görmeye decam edecektir. Hiçbir şey yapmayacağım. Tavsiyelerimi isteyen herkes daima bana gelebilir. Fakat birisi istemediği halde ona tavsiyelerde bulunmak, üzeri kelimelerle dolu sayfaları ateşe atmak gibidir.
Dervişler yaptıklarını niçin yaptıklarını, yapmadıklarını niçin yapmadıklarını açıklamak zorunda değiller.
Sudaki Kitap, Bahaeddin Veled

8 Mayıs 2010 Cumartesi

ARE YOU HAPPY TODAY?


Hastalığım hakkında konuşmak için değil, kimin ilgilendiğini görmek için hastayım diyorum. Açık bir kalp arıyorum ama çok nadir bulabiliyorum. Kendi kalbim ise çok uzun zaman önce rüzgarlara atıldı. İnsanlar yemek yiyemeyen veya göremeyen ilahlara adaklar adıyorlar. Yemek yemeyi ve etrafa bakmayı kesecek olsam bir puttan daha az değer görmeye devam eder miyim?

Her sohbeti ve hareketi, kalbimi içine attığım şu rüzgar gibi görmeye başladım. Etrafımdakilere durmadan soruyorum: Duyuyor musunuz? Kafasını pencereden dışarı çıkaran kör bir adam gibi dinliyor görünüyorsunuz, fakat duyduğunuzun ne olduğunu anlıyor musunuz?

Bahaeddin Veled, Sudaki Kitap

TAHAMMÜLSÜZ


"Tekamül nedir?" diye sordu geçen gün Sir. "Olgun insan olmaya giden yolun evreleridir" dedim bilmiş bilmiş. Peki acaba insan kendi tekamülünü gerçekleştirirken nelere ihtiyaç duyar? Bir ustaya. Ve yüzlerce derse... O dersleri istediği gerçeğini unutmamaya... Dersi anlamaya, sınavı geçmeye odaklanmaya. Dersi verene karşı sabırlı olmaya...
Bunları anlıyorum. Ama ders içinde ders ve durmadan anda kalıp her kareyi yakalamak o kadar yorucu ki... O kadar yeni ki... Olduğun yerde, tam da yapmakta olduğun işi yaparak kalmak, ya da bir sandalyede oturup denizi seyrederken sadece ve sadece denizi seyredebilmek... Ne kadar kolaymış gibi görünüyor ama çok zor. Denizi seyrederken aklın başka denizlere gider. Başka sularda attığın kulaçlar gelir gözünün önüne. Sonra karnın acıkır. O olur, bu olur. Ve denizi seyredemezsin. Sadece bakarsın.
Hocama "etrafımda, gözle görünmeyen kafeslerde çırpınan kadınlar var, kendilerini yaralıyorlar ve ben neden onları seyretmek zorunda bırakılıyorum, anlamıyorum. Neden?" dedim. O da "sen ne yapıyorsun? Çırpınmıyor musun?" dedi.
Evet çırpınıyorum. Bütün dünya üzerime çökmüş, ben de kuyruğumu yıkıntıya sıkıştırmışım gibi çırpınıp duruyorum. Bazen egom bu gerçekle yüzleşemeyecek kadar tavan yaptığında kuyruğumun üzerini örtüp, her şey yolundaymış günlerine geçiyorum. Peki, ben aslında bir yıkıntı olmadığını, olduysa bile geçtiğini ve kuyruğumun sıkıştığını sanmamın sadece psikolojik olduğunu ne zaman anlayacağım?
Geçmişle yenişememek halinden hemen kurtulmalıyım. Bu durumda ısrar edersem - yani olmuş olanı kabullenmemekte - tekamülümün bilmem kaçıncı basamağında kamp kurmak zorunda kalacağım!
Oysa bakın resimdeki kedilere, dünyanın en eski tapınaklarından birinden geriye kalan üç beş parçanın tadını çıkartıyorlar. Ben de geçmişin üzerinde böyle oturmalıyım. Onu olduğu yerde, olduğu haliyle bırakıp devam etmeliyim. Tahammülsüzlük, tekamülümü geciktiriyor. Oysa ben aynı dersler için geri dönmek istemiyorum ki..
O zaman ben tekamülümün neresindeyim? Bir kedi kadar hayata bırakamıyor muyum kendimi? Biraz canım yansa, azıcık hayal kırıklığı yaşasam, hatta yanılsam ve yeniden başlasam... Bütün bunlar çırpınmaktan daha iyi değil mi?
Görünmez kafesleri kan içinde bırakan kadınlar, artık ne sebeple hayatımda olduğunuzu biliyorum. Kafesin kapısını açın, bırakın kediler içeri girsin, belki de bir kuş değilsinizdir!

7 Mayıs 2010 Cuma

ANNESİZ


Kedi buldum bir tane. İki gün önce yoluma çıktı. Önce gölgesini, sonra kendisini gördüm minicik tüy yumağının. Akşam eve dönerken alırım dedim içimden. Ama dönüş yolunda annesine sokulmuş, kafası önüne düşmüş, uyuklarken buldum onu. Hadi bir gün daha kalsınlar birlikte dedim. Ertesi gün kesin almaya gittiğimde ikisi; anne ve yavru oynuyorlardı, yine alamadım.

Yıllar sonra bir kedi buldum, şimdi onu annesiz bırakmaya kıyamıyorum. Çünkü annesizliğin ne demek olduğunu hissedebiliyorum...


6 Mayıs 2010 Perşembe




"Geleceğinde bir nefes olursa içimdeki rüzgarlar, korkar mısın?" dedi kadın.
"Çok korkarım, senden hep korktum" dedi adam.
Kırk yıllık eski bir tavlayı aldı, açtı. İçinde taptaze duran lalelere şaştı.
"Çiçeklere karşılık ne istesem acaba ?" diyerek gözlerine bakandan kaçtı.
Kaçtıkca kendine yakalandı.
Dondurulmuş çileklere benzeyen kalbinin, buzları erimeye başlayınca anladı;
daha fazla koşamazdı.
Çözülen duygulara biraz akıl karıştırdı. Sabaha kadar çırptı.
Ama kendinde bu karışımı pişirecek gücü bulamadı.
Yorgun ruhunun kalıbına döktü hepsini ve "dinlenmeli" diye düşündü.
Hiç olmazsa birkaç gün...
* Fotoğraftaki sanat eseri Victor Ocal'a aittir. Kendisiyle tanışmak büyük bir şans ve zevkti. Bu başlı başına bir blog yazısı olacak yakında....

BU NEYDİ?


Şimdi herkes hazırsa cahil cahil yazacağım zira biri bu blogu okur ve beni aydınlatır mı diye umudum var. Soruyorum dün gece ne yaptık? Biz alanı bıraktıktan sonra insanlar ne yaptı? Orada ne oldu ve bu neydi?

Hıdırellez denilen şeyin ansiklopedik karşılığını bile doğru dürüst bilmem ( neyse ki Virgilius var, o bize anlatır bir müsait zamanında :), bildiğim tek şey dileğimizi gün batmadan yazıp, gece yarısı gül ağacına asar, ateş üstünden atlar ve ertesi sabah da dileğimizi yazdığımız kağıdı denize bırakırız. Mümkünse şafak vakti.


Bütün bunların pagan inanışlarıyla bire bir örtüştüğünü de biliyorum. Fakat kafam karıştı, Ay takvimi, Ay töresi bu işin neresinde? Hıdırellez aslında Beltane mi? Avrupa'nın çiçek ya da bahar bayramı dediğine biz Hıdırellez mi diyoruz ? Şamanlar bu törenin neresinde? Ishtar işin içinde mi? Meryem Ana kadroda mı?


Dolunay'dan bir hafta sonra kutladığımız bu şenlikte aramızda kimler vardı acaba? Modern bir hayatın ortasında ateş yakıp dans etmekle yetinmeyen ve farklı güçlerle yaşamayı yol seçmiş birileri olabilir mi? Abartıyorum diye düşünebilirsiniz ama seri katiller, hırsızlar, sapıklar, melekler ve şeytanlar aramızda yaşıyorsa neden cadılar da burada olmasınlar? Belki onlar da veliler gibidir? Belki henüz cadı olduklarını bile bilmiyorlardır? Ya da diğer cadılarla tanışmak için Hıdırellez bir şanstır! Neredeyse yirmi milyonluk şehirde yılda bir kez buluşuyor olamazlar mı? Aslında sekiz tane tören olmalı, ikisi kabul töreni. Ben kitapların yalancısıyım. Dedim ya cahilim!


Çok büyük bir kalabalık vardı Ahırkapı'da. Gün batarken Küçük Ayasofya'dan çıkıp yavaşça aralarına karıştık. Nazlı ve Nazmi hocam, Sir, Barones ve prensi, hep birlikte deniz kıyısındaki cümbüşe doğru ilerledik. Benim için bu şehirdeki ilginç eğlencelerden biriydi Hıdırellez. Çünkü iki yıl önce adada yorucu bir gün geçirdiğim için ve geçen yıl da hasta olduğum için katılamamıştım. Külkedisi ile mumların üzerinden atlamıştık hap kadar bahçemizde.


Sadece bir kez gerçekten ateşten atladım. O da 2001 yılında İzmir'deydi. Teyzem beni çingene mahallesine götürmüştü. Kızlar deliler gibi eğleniyorlardı ve benim aklıma gelen dilek tekti. Diledim ve atladım. Tam bir yıl sonra dileğimin ortasında ve çok mutsuzdum! Ama olmuştu!


Daha sonra Ahiretliğim ile sokaklara resimler çizmek vs gibi komiklikler yaptıysak da o gece ateşten atlamak farklıydı. Neydi bu ateş? Eşikten geçmek gibi ateşten geçerek neyi tetikliyorduk acaba? Merak ediyorum...


Nazli ve Nazmi hocam onbeş dakika dayanabildiler curcunaya... Üzüldüm gittiler diye ama içimi bir elma kurdu kemirmeye başladı... Hocam ne algılıyordu bu alanda? Bir dakika için onun gözleriyle bakabilmeyi istedim. Sonra hemen aklıma başka şeyler getirdim çünkü hocam orada olmaktan mutlu değildi, gördüğü veya hissettiği şey ona iyi gelmemişti. Acımakla endişelenmek, çaresizlikle kabulleniş geçti yüzünden... Onu davet etmekle kötü bir şey mi yaptım diye üzüldüm. Kafam daha da karıştı. O ifadeden sonra, bulunduğum ortama karşı tedirginlik kapladı içimi.


Kızlar, erkekler su gibi içip dans ediyorlardı. Hava güzeldi. Yemek ve içki kokularına karışan deniz kokusu belli belirsiz hissediliyordu. Sahil güvenlik, sivil polisler ve her türlü önlem alınmıştı fiziksel bedenimiz için. Peki ya ruhlarımız? Onlar da aynı güvenceyle korunuyor muydu?


Birbirini kucaklayan erkekler, hiç tanımadığım bir enerjiyi kalçalarında, memelerinde titreştiren kadınlar... Bir saniye için göz göze geldiğim donmuş kalmış bakışlar... İşte Hıdırellez şenliğinden bana kalan.


Dönüşte Sir'le Büyük Saray'ın pencerelerinin altında durduk; Bizans'ın görkemli pencereleri... Küçük Ayasofya'da Küçük Prens'imle dans etmek ve o pencerelerin önünde neyi beklediğini bilmeden beklemek benim için gecenin yegane büyülü anlarıydı. Ah, bir de nihayet kavuştuğum kolyem var. Çok sağolun hocam. Sadece şekli değil, manası da iki kat büyük benim için artık...


Bu şenlikte kesinlikle cadılar vardı. Ve kesinlikle insanlar çok eğlendi. Ama çok hoyrattılar. Çok mutsuzlardı. Gerçek deriden maskeler vardı meydanda. Hayal ettiğim bu değildi... O zaman bu neydi?