30 Eylül 2009 Çarşamba

MEHMETUS IS HERE!

NEREDEYSE TAM 18 AY ÖNCE KADIKÖY'DEYDİK... BÜTÜN KABUSLARIN BAŞLADIĞI ZAMANLARDAN AZ EVVEL MEHMETUS, DORA VE BEN ALİBABA'DA İÇMİŞTİK. NE OLDUYSA O GECE EVE DÖNDÜĞÜMDE OLDU. AMA BU GECE DORA'NIN YÜZÜNDEKİ KOSKOCAMAN GÜLÜCÜĞE BAKARKEN VE YAN MASADAN GELEN FASIL HEYETİNE KULAK KABARTMIŞKEN - "... BİR ZAMANLAR SEVGİNLE ALEVLENEN BAŞIMI...." - BÜTÜN İÇTENLİĞİMLE DİLEDİM "EY YARABBİM, MADEM UNUTMAYI BENDEN ESİRGİYORSUN BARİ HATIRLAMAYI DAYANABİLECEĞİM HALE GETİR!"
ŞEREFE MEHMETUS; HASTALIKTA SAĞLIKTA, ALZAYMIRDA PARKİNSONDA ÖLÜM BİZİ AYIRANA KADAR! HOŞGELDİN!!

28 Eylül 2009 Pazartesi

Barones'e Mektup



Sevgili Barones,


Bugün telefonda konuşurken hiç farkına varmadan seni gücendirmiş olduğumu, çünkü kendimi iyi ifade edemediğimi - ne zaman ettim ki diye sorma sakın... -anladım... Bu mektup aramızda "dağ dağa küsmüş, tavşan yahni olmuş..." trajedisi yaşanmasın diyedir. Sana değer verdiğim içindir...


Zor zamanlar bunlar, dağ gibi, taş gibi durmayı gerektiren zamanlar. İşin özüne bakarsan yaptığımız da tam olarak bu değil mi? Baksana hala aramızdan bileklerini kesen yok, dama çıkıp atlayan da yok. E demek ki bir şekilde durmayı başarıyoruz!
Ama oğulllarımıza tutunarak, ama yoga yaparak... Bence fena da değiliz. Vazgeçmek için hala çok erken. Etrafımda olumsuzluk istemediğimi durmadan tekrarlayıp, seni yalnız bıraktıysam affet. Mazeretim büyük...


Ben, hayatı korkular içinde geçmiş bir anneyle büyüdüm. Bize sımsıkı sarılan ama sevgisi nefes kesen, tıpkı bir sarmaşığın genç bir ağacın gövdesine yapışıp, dallanıp budaklanmasını engellemesi gibi ruhumuza dolanan bir anneyle. Ne kadar sevildiğimi, ama ne kadar da yanlış sevildiğimi anladığımda, güdük bir makiydim artık... Bu ruhsal raşitizmin bedelini fena halde ödedim.
Sevememe korkusu, sevilememe korkusu, kaybetme endişesi... DNA'lar sadece kaşı gözü değil, endişeleri de geçiriyor dostum. Geceleri odanda uyumana izin vermeyen ve seni kolları arasına alan bir anne her zaman iyilik yapmış olmuyor... Korumuş olmuyor... Bazen hiç istemeden korkularını miras bırakıyor.


Aradan yıllar geçtikçe kim kime destek, kim kimin annesi ya da koltuk değneğidir bilinmez... Ortalık karışır. İki yarım da bir tam etmez. Yarım olduğunu farkettiğin an, seni yarım kılan olumsuz tavırlara karşı savaş açarsın. Tıpkı benim yaptığım gibi. Farkındalık anı önce çok öfkelendir insanı. (Aşık olduğun insanın senin üzerinde kurduğu hakimiyeti farkettiğin anı hatırlasana? Sonra ona açılan savaşı... İnan hepsi aynı!)

Ömrümün büyük bir kısmı onun memnuniyetsiz, kaygılı, korkulu, sevgisiz tavırlarıyla savaşarak geçti. Hiç korunup kollandığımı hissetmedim. Bir süre sonra buna ekmek kadar su kadar ihtiyacım olduğunu anladım ama iş işten geçmişti... Bütün bunlar ve daha da fazlası için kızgın olduğum annemden ve onun cümlelerini, bakışını yakaladığım herkes ve her andan kaçmaya başladım. Farkındalık öfke ve ardından reddetme getirdi. Şimdi şimdi sakinleşmeye başladım inan... Anlamaya, affetmeye... Bir gün iyileşeceğime inanmaya... Hatta iyileşmeyi başlattığıma...


İçinde bulunduğumuz karmaşanın, cesaretimizi yalayıp yutan rüzgarın, kafamızdan aşan dalgaların farkındayım.... Kolay olduğunu söylemiyorum. Bu bir fırtına, asla reddetmiyorum.. Sadece Benim tepkim farklı. Korkmayı durduramıyorum ama onu beslemeyi durdurabiliyorum. Bugün yüzümü güneşte ısıttıysam, yarın tekrar ıslanıp, üşüyeceğimi düşünmüyorum. Bugün rüzgar beni üşütmemiş ve sadece saçlarımı uçuşturup dostça davranmışsa, ona geçen günün hesabını sormuyorum. Geçmişi ve geleceği olumsuzluklarla besleyip, bugünü yaralamayı reddediyorum.


Yani reddettiğim dertleşmek, kötü günlerden kaçmak ya da sıkıntıları paylaşmak değil. Olumsuz cümleleri, kaygıları beslemeyi, rüzgara ve dalgalara küfürler savurmayı reddediyorum. Dostlarımı değil... Hatta annemi bile reddetmiyorum. Sadece onun penceresinden bakmayı reddediyorum. Çözümsüzlüğü kabul etmeyi reddediyorum. Bir tek ölüme çözüm yok. Ama zaten o da bir son değil. Bu durumda bir çözüme ihtiyacı yok....


Zordur benim annem. Mutlu olmayı bilmez. Nadiren "ne güzel bir gün oldu" der. Oysa her sabah bir hediyedir bize... Annem bunu bilmez. Bilmedi ve bilmeden ölecek. Ben onun öğrenmeyen, kalan ömrünü geçmişin karanlık hatıralarıyla gölgeleyen halini izlemeyi reddediyorum. Ne yazık ki yardım edemiyorum...


Sana anlatmaya çalıştığım bu sevgili dostum. İyileşmek ve sağlıklı olmaktır önerim. İnanmaktır istediğim. Kendine inanmak, hayata inanmak. Depresyona girmemek için direnmek değil, depresyondan geçerken bile geleceğe inanmaktır. Nasıl olsa öleceğiz, nasıl olsa hastalıklar bizi bulacak. Neden onları çağıralım? Acelen mi var daha da trajik ve gücünün yetmeyeceği şeyler yaşamak için?


Ben buradayım. İyi ve kötü günde, hastalıkta sağlıkta, "parkinsonda" ve "alzaymırda" da ... Ölüm bizi ayırana kadar...


Yanlış anlaşılmaktan ve kavgadan korkmam ben Barones ama karşılıklı susmaktan ve laf sokuşturulmasından çok korkarım. Kocaları boşadık gitti. Giden de el oldu gittiği yerde kaldı. Ama dostları boşayamayız. Aileleri boşayamayız... Beni boşama:))


Kendimi ifade edemediğim ve Pazar günü yalnız kalmana neden olduğum için affet..


Sana Sir A.'nın Trilye sahilinde çektiği fotoğrafı yolluyorum. Bak, rüzgar ve dalgalar taşları nasıl güzelleştirmiş. Bütün bu hırpalanmalar bizi gün be gün daha iyi, daha güçlü ve güzel yapacak sevgili dostum. Şekilleniyoruz, parlıyoruz.... Bana inan. Trilye'ye gittiğimizde sana o taşların birlikte durdukları kıyıda nasıl bir müzik yarattıklarını dinleteceğim. Güneşin altında nasıl parladıklarını... Rengi, formu ve büyüklüğü birbirinden farklı olan o taşların uyumunu ve doğanın getirdiklerini kabullenişlerini göstereceğim... O zaman bütün bu satırlara gerek kalmayacak zaten...


Sevgilerimle....
e.

YALNIZIM+4


Adını vermek istemeyen - özellikle bu yazıda :))- asil bir arkadaşımızın doğumgününü kutlamak üzere bir diğer asil arkadaşım Leydi Agi ile anlaşıp, hep berber Kadıköy'de buluştuk. Bir önceki günü malum, eski İstanbul'da taban teperek geçirmiştik ve C.tesi gününü de Trilye'de geçirince, şehre saat 22.00'de ulaşabildim. Takdir edersiniz azıcık(!) yorulmuştum. Yine de asıl olan doğumgünüydü.


İsis'in bahçesinde başladık geceye. Ben bir saat kadar geciktim ama vallahi suç feribotun. Yoksa yüzerdim amma Sir A. çok naziktir, soğuk suya girmeme izin vermezdi. Zaten bence gecikme sebebimiz Aziz G. idi ya, bu başka bir blog yazısı:))


Sakin ve neşeli başlayan doğumgününde sufleler üflendi, hediyeler açıldı, bol bol gülündü. Geceyarısının geçince de dans edebilmek üzere mekan değiştirmeye karar verildi. Gerçi bana kalsa daha da yayılabileceğim bir yerde azıcık içer, sonra uyurdum ama diğer iki abla dans etmeyi seviyorlar...


Yeni mekanımızda daha evvel de bulunduğumuz için bu kez rahattık. Nasıl olsa emniyetli bir yerdi ve nasıl olsa bu kez bir öncekine göre daha nettik. Ne demişti Barones? "Ayağa gelen topa vurulacak!"


Neyse, içkilerimizi aldık, Leydim dans etmeye başladı, doğumgünü sahibi diğer asilzade de ona eşlik ederken, kendi aramızda gayet keyifli bir şekilde eğlenmeye başladık. Özellikle kendi aramzıda diyorum çünkü her ne kadar ayağa gelecek olan top için koca koca laflar ettiysek de, gözlerimizi aramızda kurduğumuz güvenlik üçgeni dışına kaçırmamaya dikkat ediyorduk.


Bir ara müziğe küçük bir müdahalede bulundum ya, aslında özellikle Leydim rap dinlemekle ilgili epeyce memnundu! Onlar dans ederken, ben tünediğim bar taburesinin üzerinden etrafa bakmaya başladım. Kimseyle göz göze gelmeden çevremi izlemek kabiliyetini Londra'da kazandığım için hala güvendeydik.


Ama keşke bakmasaydım... Gördüğüm her kare birbirinden acıklıydı. İnsanların eğleniyor gibi görünmelerinin sebebi yüzlerindeki ağır makyaj ve fondaki müzikti! Önce garson kız takıldı gözüme. Onu Leydi Agi gördü. Minicik, soluk yüzlü kız çocuğu elinde dört koca bira bardağı ile sağdan sola koşuşturuyordu. Cehennemin ortasında kanatları yolunmuş bir melek; mutsuzluğu yüzünde iyice yerleşmiş, saklamak için ise hiç çabası yok...


Tam önümde bir kaç metre ileride iki genç adam kızlarla dans ediyorlar. Bir topluluk oluşturmuşlar ama o ikisi çok yakınlar. Sevgililer! Demek ülkemde de artık hemcinsinizle aşkınızı sosyal hayata taşıyabiliyorsunuz. Bunun için özel bir mekana ya da evlerde saklanmaya gerek kalmamış. Vay be!


En fazla takıldığım salonun neredeyse diğer köşesinde dans eden çift... Gerçekten ama gerçekten inanılmaz acıklıydı. Gözlerimin önünde yaşanana inanamadım. Balıketli genç bir kadın artık her ne içmişse, "olmuş" ve kendini kaybetmiş bir şekilde değil ona, kıçındaki şorta bile mukayyet olamayan bir oğlan çocuğuyla dans etmeye çalışıyordu. Ama aralarında yaşanan - ya da yaşanamayan şey - danstan ziyade halka açık mastürbasyon ya da ucuz bir striptiz gösterisi gibiydi.


Kadın - kız çocuğu -, aşırı tutkulu ve incelikten uzak figürleriyle tamamen içgüdülerine teslim olmuşken, genç adam orada sadece etrafında döndüğü ama gecenin sonunda birlikte debelenebileceği bir "direk" gibiydi. ( Vay be dedim içimden, demek artık kadınlar da erkekleri hiçe sayıp, hızlı tüketilebilir mal haline getirmişler, peh! Helal olsun ablalara. ) "Debelenmek" kelimesi burada gerçekten önemli, bu kadar feci dans ediyorlarsa, en az o ana kadar içtikleri kadar daha içmezlerse, muhtemelen sevişmeye çalışacaklar ve bu da debelenmenin ötesine geçemeyecek. Gerçi zaten onların ötelere bir yerlere geçmek gibi kaygılar beslemedikleri gayet ortadaydı ya, ben gördüğümü hazmedememiştim. Oysa içinde bulundukları anı görmedikleri, duymadıkları ve kokusunu almadıkları çok açıktı. Bütün bunlardan daha kötüsü benim bu sahneleri yakalayıp hayıflanacak kadar büyümüş* olmamdı!


Daha fazlasını görmek istemedim. Onlara bakmayı kestim. Zaten bütün bu paragraf üç dakika sürdü sürmedi. Ama bıraktığı duygu ağzımın tadını kaçırmaya yetti.


Barmen kara tahtaya yazmış: yalnızım+ 4. Asilzademiz gidip sordu. Meğer barmen ve dört arkadaşı yalnızmış. Aman ne hoş.


Gece devam ederken beklenmedik sürprizler olduysa ve hatta ayağımıza top geldiyse de vurmadık. Hatta top ayağımızdan seke seke kafamıza kadar çıktı, yine vurmadık. Çünkü pinpon topuyla futbol oynayamazdım! Asilzade de oynamazdı elbette. E Leydi Agi zaten oynamazdı. Kocasına aşık, iki güzel kızı olan bir kadının ayağa düşmüş bir sporla ne işi olabilir?


Sonuç, Kadıköy dahi olsa, güvenli üçgende bile kalınsa tacizden kurtuluş yok. Haddini bilmez çoluk çocuk her yerde. Ülke hemcinsinle barda yiyişecek kadar ilerlemiş amma üç hatun çıkıp eğlenecek kadar emekleyememiş. En fazla yemekli bir yerde şarap içersiniz, ama barlarda bira içip eğlenmek yok diyor sayın toplumumuz. Umurumuzda mı? Elbette hayır! Yine çıkacak mıyız? Tabii. Hem benden on yaş küçük bir adam asıldı diye üzülmek yerine sevinçten tavan yapmalıyım herhalde. Neyse, alışacağız ya, bakalım nasıl?


*yaşlanmış demeye henüz dilim varmıyor:))

25 Eylül 2009 Cuma

NURUOSMANİYE.


Bugün yeni projem* için değerli ortaklarımdan sevgili Leydi Agi** ile İstanbul sokaklarında gezerken ve güneş canımıza okumuşken, oralarda, tarihi yarımadada çalışmadığıma üzülmeyi bıraktım. Beni o bölgeden uzak tutan güce eğildim. Bir kez daha, her işte bir hayır vardır lafına geldim. İnandım!


Her şey tam da olması gerektiği gibi oluyor aslında. Ve tam da olması gereken zamanda. Ne az önce, ne de az sonra... Hocamın dediği gibi "kabuk çatladı artık"; Kaplumbağa kafasını çıkarttı bir kere. Darısı buna hazır olan diğerlerinin başına...


*İstanbul için özel bir planım var, birazcık sabır:))

** Leydi Agi'ye sonsuz teşekkürler. İki meleğini bırakıp bütün gün benimle taban teptiği için.

24 Eylül 2009 Perşembe

CİF


"CİF, GENÇLİK HATALARINI BİLE SİLER"


Bence gelmiş geçmiş en iyi reklam sloganlarından biriydi. O gün bugündür Cif kullanırım ve hatta Cif'siz asla diyenlerdenim!


Nazmi Hocam, bugünden memnun olmadığımızda hayatın bize, geriye dönüp bugünü yaratan sebepleri düzeltme şansı verdiğini anlattı. İnanılmazdı. Hatanın başladığı yere kadar söküp, yeniden örmek dışında şans yok!


Şimdi uyumaya gidiyorum. Yanıma da bir Cif alacağım. Kim gelirse önüme iyice silip temizleyeceğim. Bakalım sabaha kadar çalışırsam yarını ne kadar aklayabilirim?


23 Eylül 2009 Çarşamba

DOZ AŞIMI

Şekerin, çikolatanın, sanatın, halka karışmanın, okumanın ve çalışmanın, kısacası yaptığım her işin dozunu kaçırdım bayramda! Önce üç günde iki kilo alma sanatını, bu sanata sponsor olan Nutella kavanozunu ve bademli kurabiyeleri mi yazsam, yoksa Bineal sonrası Eminönü gezisinin beni ve Mustafa'yı nasıl dağıttığını mı?

Malum Ramazan beni pek ilgilendirmemişti. Her yıl olduğu gibi bu yıl da bana göklerin kapısı açılmadı. Zaten bana açılsa açılsa... O da varsın kapalı kalsın! Hem zaten pek dargınım kendisine, bu saatten sonra değil kapılarını, bilumum pencere ve bacalarını dahi açsa girer miyim mekanına bilmem!

Şekerlemeler ve verdikleri geçici haz bir yana Bienal kapsamındaki Tütün Deposu'nu gezdim dün. Sanat sepet insanlarına bakarsak "... geçen yıllara göre zayıfmış, katılan işler pek yeni değilmiş, sanatçılar fazla lokalmiş...." gibi laflar vardı. Bana sorarsanız, gitmeye değer. Nedenini antrepo ve okuldaki işleri de görüp öyle yazacağım. Sadece şunu söylemek isterim ki adamlar dertlerini anlatmanın bir yolunu arıyorlar. Ve bu arayışı sanat çerçevesinde yapmak, üstelik çağın doyumsuz insanına sunmak hiç kolay olmasa gerek. Elbette benim gibi klasik dönem sevdalıları için hiç kolay değil bu işleri anlamak ama ne güzeldir ki rehberler var! Birbirinden cici hanım kızlar meraklısına hem sanatçı hem de eser hakkında bilgi veriyorlar.

Ağlayarak izlediğim işler oldu. Özellikle baka kaldığım cümleler... Ben ve modern sanat kuzey ve güney kadar uzağız ya, yine de Bienal kesinlikle görülmeye değer. Hiç olmazsa bu şehirde ne oluyor diye bakmak için gerekli. Ancak rica ederim çıkışta bizim hatamıza düşüp Eminönü tarafına geçmeyin... Gerçi bayram bittiğine göre azıcık daha iyi durumdadır ama insan gerçekten merak ediyor, "Eminönü Belediyesi uyuyor mu?"

Etraf nasıl pis, çoluk çocuk nasıl bir leş vaziyette anlatılır gibi değil. Alt geçitlerden burnumu kapatarak ve insanları iterek geçtim. Çöplerin ortasında bayramlık kıyafetleriyle oturup balık ekmek yiyen ailelerin, sevgililerin ve özellikle mini mini bebeklerin durumu ciğerimi acıttı. Şehrin göbeği varoşa kalmıştı bayramda. Onlar da bütün hırslarını alırcasına sıçıp sıvıyorlardı!

Gidiş, gidilen yol çok korkutucu arkadaşlar. Bu haksız paylaşım ülkede iç savaşa yol açacak diye korkuyorum. Öyle garip şeyler pompalanıyor ki, gördüğüm manzaradaki insanların gaza gelip camı çerçeveyi kafamıza geçirmesi an meselesi...

Bir yanda Bienal, diğer yanda yoksulluk, üzerine tıka basa şeker yemenin vicdan azabıyla allak bullak oldum üç günde. Hayat hiç adil değil, zaten bize vaad edilen şey de adalet değil. Yine de kayıtsız kalmak imkansız... Biz ruhsal sorunlarımızın ya da vitrindeki ayakkabının peşinde mızıklarken dışarıda garip, çok garip şeyler oluyor. Ne radyo, ne gazete bizi aydınlatmıyor. Satılmış bir ülkenin, satılmış inanları olarak en akıllımızdan en alığımıza mal gibi yaşıyoruz.

Değil ülkedeki yoksulluğu anlamak, aldığımız nefesin, ölümlülüğümüzün bile şuurunda değiliz. Çok konuşup, az iş yapıyoruz. Kimileri para, kimileri yatak hikayesi biriktirirken, alkole bulanmış hayatlarında mışıl mışıl uyuyanlar, kitaplarına gömülüp herşeye kelimelerin ardından bakanlar... Ve daha nice firari var bu ülkede. Siz hangisisiniz?

Hapis yatmış arkadaşım var benim, bir dönem bedenini satıp para kazanmış bir arkadaşım. İçki sofrasında ülke kurtaran, aile birliği bozulmasın diye evli kalıp karısını eşşekler gibi aldatan da var. Kadın koruma evlerine yardım edip, eve dönüşte kocasına ana avrat küfürler ederek aile içi şiddetin dibine vuran da. Var da var... Bu gidiş gidiş değil. Bu değersizlik duygusu katlanılır gibi değil. Hep beraber köşeye sıkışmış durumdayız. Her yerde doz aşımı var; ahlakta, sekste, parada, içkide, yalnızlıkta, değersizlikte, kaygıda, belirsizlikte...

Ben şeker yemeyeyim de kim yesin!

20 Eylül 2009 Pazar

KÖR

Babama, anneme ve hatta kendime bile benzemediğim, yediğimin içtiğimin tadını alamadığım ekşi bir bayramın ilk gününü bitirmek için olmayan enerjimden harcarken, akşam yemeğinde ne giyeceğimi değil, seni düşünüyorum.

Herkesi ve her şeyi affettiğim, affetmenin kuranını yazdığım cehennemimde ne alevler, ne de içinden geçtiğim yol değil, senin aklıma sinmeyen ihanetindir uykularımı kaçıran. Kusamadığım, yutamadığım, çiğneyip çiğneyip ağzımın içinde oraya buraya çevirdiğim tadın, gözlerimi kapattığımda beliren yüzün, beynimin içinde dönüp dolaşan sesin…

Kalbimin dişleri yok benim, seni çiğneyemez. Kalbimin elleri yok benim, seni boğup atamaz… Unutmaya inanmak dışında çaresizim. Ne dostlarımın, ne hocalarımın ne de yeni aşk hikayelerinin yardım edemeyeceği bir çile odası bana varlığın, kapısını içeriden kilitlediğim.

Bütün öğleden sonra, sonbahar güneşi altında rüzgarı ve yaprakları dinlerken senin içinde olmadığın bir geleceği istemediğimi, yaşamak için hiç gücüm kalmadığını ve bana verdiğin zararı üzülerek kabullendim. Sonunda, bende yarattığın yıkımı ve hiç sağlam duvarım kalmadığını gördüm. Tek başınalığımı derin bir yalnızlıkla takas ettiğim kumarda, masaya neyi sürdüğümü nihayet anladım…

Bunları sevin diye yazıyorum sanma. Üzülmenin de anlamı yok. Sadece deli bir kadın gibi kendi kendime konuşuyorum. Okuma yazması olan, yazabilen deli bir kadın gibi yazıyorum. Delirmemek için direne direne sonunda gerçeğe teslim olmuş biri gibi.

Önce inkar ettim, şimdi yüzleşiyorum aşkla. İçinden geçeceğim ve kabulleneceğim güne doğru yürüyorum düşe kalka. İyi bayramlar sana, iyi bayramlar vicdanına, iyi bayramlar aklının sığınağına…

18 Eylül 2009 Cuma

COŞKU NEREDESİN?


Çok şey kaybedip, çok şey bulmuşumdur hayatta. Buna evin içinde "amman kaybolmasın" diye saklayıp, sonra deli gibi aradıklarım da dahil! Ve fakat daha evvel hiç kaybetmediğim bir şey kaybettim şimdi. Coşkumu kaybettim! Onu kaybettiğimi kabullendim...


Oysa bayram geliyor, prensesler bize kahvaltıya gelecekler. Sırf onlara yapacağım sürprizin bile beni havalara uçuruyor olması gerekirdi. Ama nerede... Gülümsemekte dahi zorlanıyorum.


En tuhaf gelişmelerden biri ise canımın hiç kahve istememesi. Galiba Marduk gerçekten geliyor. Yoksa bendeki değişimler hiç normal değil, olsa olsa kıyam habercisidir bu işaretler!


Külkedisi bana çay ısmarladı. Bayıla bayıla içtim. Sıcaktı, berraktı. Yanındaki sohbet huzurluydu. Tadını almadım. Sadece içtim. Uzun zamandır yediklerimin tadını aldığımdan emin değilim. Lezzet ve lezzete bağlı haz beni terketti sanki... Ege, "yemek yemek hayattaki en büyük haz" demişti... Bence hazla ilgisi yok. Sadece doğa boşluk sevmediği için tıka basa dolduruyoruz ağzımızı. Bir tür direniş yoksulluğa... Yoksunluğa.


Bol bol şeker yediğimiz, içkinin dibine vurduğumuz, sohbetli, keyifli bir bayram olsun...


Olsun bakalım.

17 Eylül 2009 Perşembe

GÜLE GÜLE M.


New York'lu yarim bugün evine dönüyor... Dün bütün bir günü sanki o hep buralarda yaşarmış ve biz arada bir buluşup şahane zaman geçirirmişiz gibi kaygısızca ve kasmadan yaşamak bana çok iyi geldi. Kafam boşaldı. Onun hayatı yoluna sokmasına; planlarına ve hayallerine saniyeler kalmış olmasına içimi ferahlattı. Bu sabah, uzaklara gitmek için çantasını çoktan toplamışken, gidiyor diye üzülmek bir yana, deli gibi seviniyorum. Benden uzak ama kendine yakın yaşayacak... Biz hep yılda bir kez görüşmelerle yetineceğiz... Yine de bileceğim ki olduğu yerde mutlu.


Dün M. onu yalnız bıraktığım yarım saat içinde kitapçıya girip Küçük Prens'i aldığını söyleyince "pes" dedim. Rüyasında görmüş! Sonra da bu hikayeyi hatırlayamadığını farketmiş. Hayat ne tuhaf, bizi yazı üzerinden kovalayan bir prens var. Kaçmıyorum.


M., benim bebeklik arkadaşım. Çocukluğumun ilk yıllarını hatırlayan, durduk yerde babamın ya da kendi babasının sıradan bir gününden bahseden, yani günlük hayatımda kimseyle konuşamadığım geçmiş zaman izlerini sakince anımsatan biri. Özlediğim, zaman zaman burada olmayışına gücendiğim biri. Uzaklara gidebildiği için alkışladığım biri.


Şimdi çocuğu olacak. Evlat ediniyor! Kırkına sayılı gün kalan ama hala kıçındaki donu toplayamayan pek çok kadına ve erkeğe inat, tek başına ailesini kuruyor. Köpeği, çocuğu ve kendisi! O kadar güçlü ve inançlı ki. O kadar anda ve o kadar gelecekten uzak ki... Benim yoga yaparak, arada bir yüzerek ya da harıl harıl okuyarak eşiğine dahi yaklaşamadığım kapılardan geçmiş ve içerideki divanlara yayılmış bile!


Sevgiyle izledim onu. İnancımı tazeleyen haline tavrına hayran hayran baktım. Şefkatli bir yetişkin olmuş benim bebeklik arkadaşım. Çocuk heyecanı sarmış varlığını. Saçlarını döküp, hafiften göbek salmış salmasına ya hayata bağlılığı on numara! İnsan gibi insan olmuş. Erkekten erkek, kadın gibi kadın.


Bayramın ikinci günü yılın son tekne partisinde onun için kadeh kaldıracağım boğazda. Hayatımdaki en eski, en acılı ve en vazgeçmeyen M. için şerefe diyeceğim. Güle güle git canımın içi.

16 Eylül 2009 Çarşamba

GUGLİ GUGLİ GUGLİ....

Çok korktuğum zaman, düştüm düşüyorum diye iyice ödüm patladığında sihirli sözcüğü tekrarlıyorum. Böylece korku kayboluyor!
Gayet basit: GUGLİ GUGLİ GUGLİ diyorsunuz ve hooop korku gitmiiişşşş!
Denemesi bedava!

14 Eylül 2009 Pazartesi

KARŞILIKSIZ SEVMEK

bu gece aramızda olamayan sevgili dostum neler oldu bilsin diye yazıyorum....


ashramdan döndüm az evvel. orada burada, Burma'da -ya da evinin balkonunda- yoga yaparak, düzeltiyorum "yogayı yaşayarak" dün olduğundan daha iyi bir noktaya ulaşabilmek için çaba sarfeden bir adamla, bir rahiple tanıştım. kıçında kot, üzerinde "unconditinal love" yazan t-shirt ile oldukça sıradan ve oldukça iddasızdı. tabii sözleri hariç. ne dedi? it gibi bildiğimiz, derinlerde hissettiğimiz gerçeği haykırdı. aslında fısıldadı. ama kelimeler kafamda patladı benim.




hayatta hepimizin içine doğduğu, kimilerine göre dersini öğrenmek için bilerek seçtiği bir aile var. kimi bu aileye geliş sebebini unutmayı ve sadece hayatın önüne koyduğu tabaktakileri yiyerek göçüp gitmeyi tercih edebilir. buna da saygılıyım. daha doğrusu bu mantığımın almadığı tavrı saygıyla karşılamayı yeni yeni öğreniyorum.




sıkıldım ben elalemin kurtuluşu için salakça çabalara girmekten. benim zaten yok ki böyle bir misyonum. ben kendi ruhumun kurtuluşuna baş koydum. benim derdim kendimle.




dersimi görmeye, dersimi vermeye ve yola devam etmeye çalışıyorum. kıçımı başımı değil, ruhumu biçimlendirmeye gayret ediyorum- ki o da şekle girse hayat daha da güzel olur:)) - öfkemi izlemeye, inançsızlığımı koyvermeye, karşılıksız sevgiye inanmaya çalışıyorum. gelecek kaygımı sıfırlamaya, anda kalmaya çalışıyorum. çok zor. ama deniyorum. bunu istediğime karar verdim. daha da doğru ve tam haliyle "inanmayı seçiyorum". tıpkı bazı dostlarımın Ramazan ayına ve o ayın kutsal saydığı şeylere inanmaları gibi, tıpkı teyzemin her gece odasına çekilip dua okuması gibi, tıpkı Leydi Agi'nin çocukları için yemek pişirmesi gibi, tıpkı annemin geçmişteki öfkelerine tutunup durmadan onları canlandırması gibi.... ben de kendi kurtuluşım için "gerçeğin peşine düşmeyi" ve bunu yoga yoluyla yapmayı seçiyorum! kime ne?




işe yarıyor mu? yavaş yavaş ama yarıyor. gelecek kaygılarımın günümü bloke etmesi azaldı. olumsuz kelime ve tavırlarımı beslemiyorum. kendimi her gün daha çok seviyorum. tam olarak değilse de bir gün epeyce iyileşeceğime, içimdeki ayrık otlarının neredeyse hiç görülmeyeceği kadar güzel bir insan olacağıma inancım tam. bu isteğimin uğrunda çabalamaya değer oldugunu hissediyorum. bacaklarımda selülit kalmasın diye haftada üç gün terden sırılsıklam olduysam, şimdi aynı emeği neden ruhuma harcamayayım? ondan başka neyim var ki?




hem tersi olsa ne olacak? ağzıma sıçıp giden eski sevgilime kin mi güdeyim? adam ne yaptı yahu? kendi penceresinden bir öneride bulundu nihayetinde. bok gibi para, şerefsiz bir hayat! ne uğruna? onun şerefli hayatını korumak uğruna. kızmaya hakkım yok. karşıma geçip konuşması için ben izin verdim. yoksa asla cüret edemezdi. demek ki öfkemi anlamak ve bu sayfayı geçmek durumundayım. yoksa hazmedilir, rafa kaldırılır, unutulur cinsten değil!




içimdeki öfkeleri, o öfkeyi yaratan "kendimi" yakaladım ben. suçu ona buna atmayı bırakalı çok oldu. bana iyi gelmeyeni de, iyi geleni de belli mesafede tutmayı öğreniyorum. bir bebek gibi iyi insan olma, içine iyi şeyler yerleştirme haline ısınıyorum. adım adım, saat saat...




korku, kaygı, sıkıntı zaman zaman ensemde tabii, ama beslemiyorum. taşımıyorum. kaçmıyorum. durup seyretmeyi, içimi sakinleştirmeyi ve gücüm yerine gelince de devam etmeyi seçiyorum. ben iyileşmeyi seçiyorum.




fakat bugün üzülerek anladım ki, hala etrafımdaki negatif tavırla başa çıkamıyorum... öz annnemden kaçmamın nedeni bu. pek çok dostumu ardımda bırakma nedenim de bu. hatta kocamı da biraz bu yüzden ittim sanki. umutsuzluk beni yıkıyor. inançsız, tembel, geçmiş tramvalarına sığınan insanlardan, geleceği inşa edebileceğine inanmayan insanlardan korkuyorum. istesem de bir yerden sonra sevemiyorum. acımak ağır basıyor... çünkü beni hep geri düşürüyorlar. çok güçlü değilim ki ben...




karşılıksız sevmeyi öğreniyorum. içime güzel şeyler ekmeyi, öfkemi izlemeyi ve ona yenilmemeyi... vücudumu sevmeyi. hiç kolay değil. oturup dua okumaktan, oruçtan ve hatta ah vah edip ona buna kin güdmekten çok daha zor.




yolun sonu neresi bilmiyorum. bu anda, sadece "şimdi"de olmayı başardığım her dakika için kendimi seviyorum. en basit başarılarım için bile aklım uçuyor mutluluktan. mesela banyoda yıkanırken sadece sabunu koklamayı, elimi fincana uzatıp bir yudum kahveyi ağzımın içinde dolaştırmayı seviyorum. biriyle sohbet ederken aklımı tam olarak ona vermeyi, durup dikkatlice yüzüne bakmayı seviyorum. yemeği ağzımda bir dakika kadar tutmayı, lezzetini iyice algılamayı öğreniyorum.




kim ne derse desin, kim ne yolu seçerse seçsin ben halimden memnunum. vücudumda çıkan lekeler, etrafımdaki inançsız tavırlar, zaman zaman düşmek bile beni durdurmayacak.




hindistan'a gideceğim. tibet egzersizlerine devam edeceğim. yarına inanmayacağım. yarını düşlemeyeceğim. gelirse yaşayacağım. anda kalmak için direneceğim. geçmişin beni ele geçirmesine izin vermeyeceğim. bir ömrü bu egzersilerle geçirerek gerçeği bulmak için debeleneceğim.




bu benim yolum. tartışmaya, eleştiriye açık değil. tıpkı dua okuyana gidip, "niye okuyorsun, ne halta yaradı şimdi bu?" demediğim gibi. oruç tutana "aç kaldın da ne oldu gökten biri mi geldi?" demediğim gibi. biraz saygı. biraz izin istiyorum. inanmama izin versinler istiyorum. giden gittiği yerde kalsın istiyorum.




bu akşam rahibin söylediği mucize bir kelime yoktu. farkındalık yazıp gezin google da. hepsi bu. ama anın biricikliği. önyargısız yaşamak. her bir nefesin tek ve benzersiz olduğu. gelecek için zihne olumlu tohumlar atılması gerektiği. zaman zaman zorlanmanın hayatın gerçeği olduğunu kabullenmenin mucizesi. koşulsuz sevmenin büyüsü. yok saymanın çare olmadığını anlamanın değeri. hepsi çok önemliydi. zor ama başarılabilir. dört yıl önce yoga yapanlarla dalga geçen ben bunları söylüyorsam, rüyalara bile inanmayan ben bir rüyanın peşinden iş kurmaya kalkıyorsam düşünmeye değer.




değişiyoruz. kabul etsek de, etmesek de. farkına varsak da varmasak da. dinle, büyüyle, aşkla, parayla, hastalıkla değişiyoruz. hayat değişiyor. bedenlerimiz değişiyor. azıcık düşünenler bunları anlamlandırmaya, bütünün içinde varlığına anlam bulmaya çalışıyorlar. binlerce yolu var bunun. ben yogayı seçtim. sen istersen sema yap, oruç tut, pilates yap, akşamcı ol, önüne gelenle seviş... ne istersen yap.




anlatabildim mi bilmem. ama ben anladım. anlamaya başladım. içimdeki öfke de bütün bunları bunca yıldan sonra anlamış olmama... yavaş yavaş azalması için çalışıyorum. peki sen ne yapıyorsun? umurumda değil ya, merak işte!




işte bu gece bunlar oldu dostum...




DOST


Uzun zamandır etrafımdaki kadınlar hakkında yazmadığımı şaşırarak farkettim. Oysa bir zamanlar bu bol baharatlı yemeği ısıtıp ısıtıp sofraya getirmeyi çok severdim. Yaşadıklarımız, hayal kırıklıklarımız, olmadık düşler... Ne mi değişti? Sanırım yaşamaktan, hem de koşa koşa yaşamaktan yazmaya gücüm kalmadı. Zaman zaman onlardan kopup gelen özlü sözler olmakla beraber, nedense aralarından birini seçip uzun uzun anlatacak hal kalmadı...


Fazla karıştık birbirimize, fazla anlamaya başladık birbirimizi. Herkes yarasını beresini, acısını, defosunu saklamaz oldu. Yorgunluklar, kırgınlıklar, öfkeler günlük sohbetlere çay şekeri yapıldı... İkili üçlü sürpriz randevular, mutfakta içilen biralar, gecenin sabaha döndüğü saatlerde yataktan fırlayıp sohbete dalmalar... Aldatılma hikayeleri, yanılma kabusları, gelecek iyi günlerin ayak sürüyen ve candan bezdiren yavaşlığı... Ne desem ki?


Bu şehirde yaşayan mutlu kadınları müzelerde korumalı. Ama gerçekten mutlu olanları. Yoksa gözünü, kulağını kapatıp elindekine inatla sarılanlar değil... Gerçi ne hikmetse onlara karşı da bir acıma duygusu oluşmaya başladı bende. Bir tür hastalığa yakalandıklarını ve aslında en çok onların yardıma ihtiyacı olduğunu düşünmeye başladım.


Son günlerde erkekleri yarı şaka, yarı ciddi blog malzemesi yaptığım için eş dost kusura bakmasınlar lütfen. Amaç kötü değil. Sadece kızlar arasında serzenişler işte. Birazcık eğlenmek, gülmek için kendimizi, olmadı birbirimizi gıdıklıyoruz. Oysa işin aslı bir erkekten ziyade, bir deste iskambil kağıdıyla şatolar inşa ettiğim çocukluk günlerimi, o günlerin kokusunu, huzurunu, enerjisini özlüyorum...


Kadından dost olmaz diye düşünürdüm... Yanılmışım. Asıl kadından olurmuş dost.


TEMBEL PAZARTESİ.


Güneşli, ısıtmayan, parlak ve neşesiz bir haftaya hoşgeldiniz. Günü renklendirmek için herkesi GURUDWARA ASHRAM'daki etkinliğe davet ediyorum. Davet ediyorum ki, ben de yan çizmeyeyim ve gideyim diye. Giderken terziden ceketimi de alayım diye...


C.tesi ve dün akşam beklenmedik gelişmelerin hem kurbanı, hem de talihlisi olduk. Selden de, güzel bir çay sofrafından da ve hatta günbatımında marinadan da nasibimizi aldık. Daha iyi olamaz mıydı? Elbette olurdu. Dahanın sonu mu var?


Şimdi yeni bir haftadayız. Yapılacak binlerce işim var. New York'a döneceklere "hoşçakal" demek lazım... Bayram için kızlara şeker almak ve hatta banka işlerini de halletmek... Of Puf!! Açım. Uykum var. Uykum yok! İşim var!

12 Eylül 2009 Cumartesi

12 EYLÜL 2009, C.TESİ.

Öncelikle son yazıma göstermiş olduğunuz ilgiye teşekkküür ederim!!! Sadece zor günlerde değil geyik yapmak istediğimde de kankalarım olduğunu bilmek gerçekten paha biçilmez. Ve fakat gözünüzü bile kırpmadan kalan her cümleyi harcadınız ya, pes! Ama adam yakışıklı tabii, haklısınız. Açıkcası benim de aklımı başımdan aldı!
Ben karar verdim arkadaşlar, bu iş böyle olmayacak. Durup durup abidik gubidik kararlar almama alıştığınıza göre 12 Eylül kararlarım sizi şaşırtmayacaktır. Zaten bildiğimiz şeyler ama belki keramet tarihtedir diyerek altını çizmekteyim. Evet, durum şudur: Öncelikle kesin olarak "avcı" moduna geçiyorum. Yani BİR.... ayağa gelen topa vuruyorum, İKİİİİİ .... İş konusunu hayatımda olmadığı kadar ciddiye alarak ve severek çalışıyorum....ÜÇ.... kesinlikle diyete başlıyorum....
Havanın büyüsüne kapılıp bütün gün deliler gibi çalıştım. Hala da akşam yapılacak ilk toplantı için çok heyecanlıyım. Heyecan dedim de, sakın bu ritim bozukluğu falan olmasın? Hani son haftayı hasta geçirince azıcık şüpheci oldum ister istemez. Olursa da olsun canım, ayrıca herkesin kalbi tekler di mi ? Hı?? Neyse bunu takamayacağım kafama, kimin yanında ölürsem o düşünsün artık:)))
Şimdi asıl işime geri dönüyorum. Akşama kadar çalışmam sonra da güzelce giyinip toplantı mekanında en sevgili dostları beklemem lazım. Bu muhteşem haftasonunda sevdiğiniz birilerine sokularak iyi vakit geçirmenizi dilerim. Keza ben öyle yapacağım.
NOt. Külkedisi, biz yine de bir kedi alsak mı? Hani ne olur ne olmaz ihtiyaten:))

11 Eylül 2009 Cuma

İNANÇSIZLIK

Kalbim güm güm atıyor son günlerde. Pamuk Prenses'in - ve Külkedisi'nin yüzüme bakıp bakıp gülümsemesinin - dediği gibi deri değiştiriyorum. Üstelik sadece dışım değil, içim de değişiyor. Bunu hissediyorum. Dün canım kadar değerli bir dosta "Tibet Egzersizleri'ne bi baksan google semalarında..." dedim, kahkahalarla güldü. O zaman kendimdeki değişimi daha iyi anladım. İnançsızlığın insanı nasıl çürüttüğünü; önce kalbi, sonra bedeni ve en sonunda kafayı sıyırıp alabileceğini anladım. Bunca yıl yaşamam ise kesinlikle hayret verici. İçimdeki onca çer çöple neredeyse şehir mezarlığını boylayacakmışım ya, Nazmi Hoca diye bir adam çıkmış ortaya. Kurtarıcı olmamakla beraber, insanın kendini nasıl kurtaracağını (SAVE YOURSELF:)) iyi bilen bir hocaymış. İşte Elvan Hanım'ın inançsızlığıyla mücadelesi böyle başlamış; hiç farkına varmadan...

Bir zamanlar uzak ülkelerin birinde aka boka ağlayan, ayağını vurmayan ayakkabı bulamayan, mutfak tezgahındaki karıncaları dahi öldüremeyen, ama en sevdiklerine zehir zemberek öfkesini kusan, kısacası kalpleri donduran bir cadı varmış... Bir gün o cadı, içindeki dinmez öfkeyi, kırgınlıkları ve yarım kalan - ki aslında kalması daha hayırlı olan savaşları - gram gram azaltarak, yerini inançla doldurmanın formülünü bulmuş.... Daha doğrusu formül onu bulmuş!
Formülü ele geçiren cadı, başlamış şifalı karışım için gerekli malzemeyi toplamaya. Bir taraftan elinde liste ile harıl harıl çalışırken, diğer taraftan da daha önce bunu başarmış insanların hayatlarına bakıp kah umutsuzluğa kapılmış, kah sevince boğulmuş. Çünkü yıllarca didinen de varmış, haftasına iyileşen de!

Cadı, düşünmüş taşınmış ve formülün bir kısmını diğerleriyle paylaşmaya karar vermiş. İşte cadıdan çaldıklarım:

*İnanmayan; aşka, iyi günlere, sağlığa, kısacası hayata ve getirdiklerine inanmayan insanlardan uzak duracaksın.

*Negatif cümlelerle olan biten trajik şeyleri tekrar tekrar dirilten zihniyeti hayatından çıkartıp atacaksın. Kesip atmadığın sağlıksız hücre bir gün mutlaka seni hasta eder, bunu hatırla.

*İletişim engelli insanlara şans tanıyacaksın, aşama kaydedenleri yanında tutup, diğerlerine tek yön bilet hediye edeceksin. Kalp kırmayacaksın, yol harçlığı vermeyi unutma!
Bugünlük bu kadar yeter. O formül öyle kolay ele geçmiyor. Takdir edersiniz ki tamamını vermeyecğim. Pardon, vermeyeceğiz. Zaten kişiye özel olduğu için herkesin kendi iksirini yaratması gerekiyor. Yani sizi siz yapan malzemeyi ne ben, ne de cadı bilemeyiz. Di mi ya?

Not. Fotoğrafın konuyla alakası yok. Sadece adamı beğeniyorum. En büyük hayalim elindeki çilekli turtayla bizim kapıya gelmesi:)) Yakında gelirse hiç şaşırmayacağım:)))


9 Eylül 2009 Çarşamba

KİLİSE

Gerçekleşen bir rüyaya...

Bu kilise hakkında yazmayı, daha da önemlisi onu yeniden görebilmeyi o kadar bekledim ki... Gerçekleştiği anda hissettiklerim ise anlatılır gibi değil... Yine de denemekte fayda var. Zaman insanın hafızasını çok zayıflatıyor, sanırım hafıza da yeni bilgiler için bazı kayıtları silmek zorunda kalıyor. Neye göre seçtiği ise belirsiz. Sanırım özellikle canımızı yakanları silip süpürüyor... Aylar önce pek değerli Virgilius'un hatırlattığı gibi "yazı gerekli", tekrar ve tekrar hatırlamak, unutmamak için...

Trilye halkından kesin bir yol bilgisi alamamakla beraber, kelimenin tam anlamıyla İngiliz centilmeni olan Sir A. E.'nin ( kendisi bu şehre nereden düşmüş Allah bilir, bir de şimdi bizim gibi yedi delilere bulaştı, hayırlara vesile olsun:)) cesareti sayesinde yollara düştük. Bol virajlı ama manzarası gayet güzel yollardan geçerek 20 dakika içinde köye ulaştık. Dereköy!

Zaman zaman çok arzuladığınız, fakat elde edemeyince, acıyı azaltmak için bilinçli olarak günlük düşüncelerinizden uzaklaştırdığınız ama ne hikmetse kalbinize çöreklenen şeyler vardır; birileri, bir yerler, anlar, hayaller... Dereköy'deki bu terk edilmiş Rum Kilisesi de benim için böyleydi. Hayatımda ilk kez başıma gelen bu tuhaf durumu bazen yoğun olarak anımsadım, bazen de haftalarca aklıma bile gelmedi...

Şimdi kapısının önündeydim ve bu anı o kadar fazla istemiştim ki, bir kaç saniye içeri girmemeyi bile düşündüm. Kalbim çarpmaya başladı, ellerim terledi, gözlerim doldu. Merdivenlerden yavaş yavaş çıktım. Çıktık. Külkedisi ve Sir A.E. neredeydiler emin değilim. Arada bir onlara cevap veriyor muydum, bir şey mi söylüyorlardı? Kimbilir...

Ana kapı aralıktı. Binanın ön cephesi dışında neredeyse hiç duvarı kalmamıştı. Çatı namına ise sadece bir kaç kalas; ha düştü ha düşecek... Avludan sonra gördüğüm manzara karşısında ağlamadıysam, ana inanamadığımdandır. Neredeyse rüyama geri dönmüştüm. Her şey tam da hatırladığım gibiydi. Mavi sütunlar, bitkiler... Herşeyi ama herşeyi yutmak istercesine seyrettim. Dakikalarca dolaştım çürümüş ahşapların, paramparça kiremitlerin arasında. Ne yılanlar ne de akrepler geldi aklıma. Kafam bedenimden ayrılmıştı, kafam benden bile bağımsız turlamaya başladı mekanda. Çürümeye yüz tutmuş ahşaplar, alçıyla sıvanmış dev mavi sütunlar... Ve delirmişçesine havlayan bir köpek! O bile anı bozamadı.

Evlenirken dahi bu kadar heyecanlanmamıştım. Gerçi o zaman hiç heyecanlamıştım da ne örnek vereceğimi bilemedim şimdi. Demek istediğim orada olduğuma inanmam dakikalarımı aldı. Kekeme bir aşık gibi neden sonra kendime gelip dilek dilemeyi akıl ettim. Ne yazık ki buraya ilk gelişimde, rüyamda ne dilediğimi hatırlayamıyordum. Yine de içimden muhtemelen şu an aklıma geleni dilemiş olmalıyım diye düşündüm. Eğer rüyalar bilinçaltının kapılarıysa, gerçek hayatta en imkansızı istemiş olmalıydım.

Rüyamda bu kiliseyi gördüğümde bir dilek dilemiştim evet.. Etrafımda dolaşan birileri de vardı ama nedense onları uçuşan perdeler gibi görüyordum. Daha net olabilenleri ise tanımıyordum. Fakat bütün bu varlıklar bana açıklayamayacağım kadar da tanıdıktı. Rüyamda güvendeydim. Huzurluydum. Şimdi aradan geçen üç yılı aşkın süreden sonra gerçek hayatta burada olmak - ki diğerinin gerçek olmadığını kim söyleyebilir? - muhteşemdi.

Dileğimi diledim. Ki bu benim aynı dileği - P.tesi günü P. Özer'le Heybeliada'daki Terk-i Diyar Manastırı'nda ağzımdan çıktığında kulaklarıma inanamamıştım - bir hafta içinde ikince kez dillendirmem oldu. Ama diledim. İstedim işte.

Sonrası kafamı toplamaya çalışarak, etrafa daha dikkatli bakarak ve içimden "işte geldim, hadi söyle neden çağırdın beni?" diye mırıldanmaktan kendimi alamayarak dolandım.. Hafiften sıyırmış olduğumu kabul ediyorum. Ama hayatında yoğun tempolu bir iş, kafasını ütüleyen bir eş ve eteğine yapışmış çocuklar olmayan bir kadın sıyırmaz da ne yapar? Böyle olur işte, gerçek ve hayal karışmaya başlar:))

Yine de, yani böyle bir rüyanın izini sürerek buralara gelmiş olmasaydım ve yolum düşüp görseydim de, kiliseye hayran kalacaktım. Daha önce hiç görmediğim güzellikteki ahşap işçiliği, vazolardan taşan güller... Beyaz ve mavinin yeşile yenilen, daha doğrusu teslim olan naifliği... Muhtemelen her durumda beni benden alacaktı.

Bir hayalim daha gerçekleşti böylece. En imkansız dileğimi diledim kilisede. Ama bir farkla; inanarak diledim! Dereköy'deki kiliseye gitmeyi başarmıştım, bu dileğim için de bir fırsat olamaz mıydı?
O günden beri bu güzel kiliseyi yeniden canlandırmanın, onarmanın bir yolu bulunabilir mi diye düşünüyorum. Patrikhane bu kiliseler için ne yapıyor acaba? Cemaati olmayan kiliseler ölüme mi terk ediliyor? Ya da bizim devlet politikamız nedir bu konuda?

Yavaş yavaş araştırmaya başladım. Belki de bu kilise onu onarmam için çağırdı beni. Belki de dileğimin imkansızlığını kendi kafamda yarattığımı, zamanı gelen tüm dileklerin kabul olacağını söylemek istedi. Tıpkı benim kalbimin derinliklerinde onu bir gün ziyaret edeceğim gerçeğini saklı tutmam gibi.
İnançsızlık pusuda yatan yılan gibi yüreklerimizde. İnançsızlıkla barışmadan huzur yok kalplerimize....

Unutmadan, bu kiliseyi diğerlerin ayıran özellikler hakkında sanat tarihi kökenli olmadığım için fazla bir şey söyleyemeyeceğim ancak hemen hemen bütün duvarlarda aynı sembolün tekrarlanıyor olması ilginçti. Kilisenin en belirgin sembolü hava gurubuyla temsil edilen yani kartal simgeli Kerubim idi.* Bunu da İstanbul'a gelince yaptığım araştırma sonunda öğrendim. Tanrının tahtını koruduğuna inanılan ve dört elementi temsil eden altı kanatlı bir melek Kerubim. En yüksek mertebeli melek. Süleyman Mabedi'nden beri heykelleri dikilen hatta Ayasofya'da bile son dönem çalışmalarda bir örneğine rastlanan büyüleyici bir varlık kendisi.


*http://www.hermetics.org/Element.html buradan daha fazla şey öğrenebilirsiniz. Sağolsun Külkedisi de birazcık bakınmış.


Orada olmamı sağlayan sadece rüyalar ve melekler değildi, gerçek hayatta kalbimi avuçlarına bıraktığım dostlardı. Kankalardı:)) Sebep olan kankaların da Allah tuttuğunu altın etsin. Yok yok etmesin, altın kimi mutlu etmiş ki?
ÖNEMLİ NOT. Merak edenler için az önce bulduğum bir kaynak: http://books.google.com.tr/books?id=nlHhTdoTjoEC&printsec=frontcover#v=onepage&q=&f=false

8 Eylül 2009 Salı

KANKALARIN DEĞERİ, PAHA BİÇİLMEZ.....




HEPİNİZİN GAYET İYİ BİLDİĞİ BU BLOG KANKAMA AİTTİR. GEÇİCİ BİR SÜRE İÇİN AYNI EVDE UYUYAMASAK DA, KENDİSİNE GAYET NET BİR ŞEKİLDE HATIRLATIRIM Kİ KALBİMDEKİ ODASI BAKİDİR. KİRALANMAMIŞ, GAYET BİLİNÇLİ OLARAK SATILMIŞTIR! TAPUSU DİKKATLE SAKLANA:))


BUGÜN ONA GİTMEYİŞİMİN YA DA "GEL" DEMEYİŞİMİN SEBEBİ BENİ GÖRÜP ÜZÜLMEMESİ İÇİNDİ... SON ZAMANLARDA YAŞADIKLARIMA BEDENİM AZICIK TEPKİ GÖSTERMİŞ. PANİĞE GEREK YOK. GEÇEN YIL DA OLMUŞTU AYNISI. ADAMIN BİRİ SİNİR SİSTEMİMİ ÇÖKERTMİŞTİ... NE OLDU? GEÇTİ. UNUTTUM GİTTİ.


BÜNYEMİN KALDIRAMADIĞI ŞEYLERE KARŞI GARİP YOLLAR BULUYORUM KENDİMİ İFADE ETMEK İÇİN. SON NUMARAM DA BU; ASFALT GİBİ PARÇA PARÇA LEKELER YAPIYORUM ÜZERİMDE. AMA GÖZLERİM ÖZELLİKLE ŞAHANE; ÇİZGİ FİLM KAHRAMANLARI GİBİYİM. AMA NE KAHRAMAN; HEM KIZIL HEM DE ÇEKİK GÖZ!


UZUN UZUN VE KOCAMAN HARFLARLE YAZMAMIN NEDENİ ŞUDUR Kİ, OLANLAR SIKINTIDAN VEYA ÜZÜNTÜDEN DEĞİL, İYİLEŞMEKTEN OLUYOR. KELİMELERİM HİZAYA GİRERKEN, HAYAT BANA NE KADAR DEĞERLİ OLDUĞUNU ANIMSATIYOR, "BENİ CİDDİYE AL, BENİ YAŞA " DİYOR. YAŞIYORUM. VE ŞU HAYATTA HER ZAMAN GÖRÜYORUM Kİ; KANKALARIMIN DEĞERİ PAHA BİÇİLMEZ!

7 Eylül 2009 Pazartesi

DANTEL VE SARDUNYALAR ÜLKESİ TRİLYE.

Sir A.E. ve Külkedisi yolculuk konusunda bu yıl neredeyse tur bindirmek üzere ve hal 3 - 3 iken, sakin bir hamle yapıp Trilye'ye gitmek konusunda onları kandırdım! Sahi bunu niye yaptım? Bilmem, özledim Trilye'yi herhalde... Hem yarım kalan işlerim* vardı orada, gidip halletmeliydim. Sadece bu da değil, sanki oraya uğramanın zamanı gelmişti, sanki Külkedisi de görmeliydi... Bilmiyorum.
Sabah 8.30'da Sir A.E. önce beni, sonra Külkedisi'ni evden aldı. Gidişte körfezi dolaşmaya karar verdik. Daha doğrusu hem direksiyondaki adam, hem de ekibin fotoğraf üstadı olarak - ve elbette başımızdaki erkek olması da mühimdir - bu kararı Sir A. E. verdiler. Gayet de iyi oldu. Zaten ben o yola bayılırım, özellikle Hereke'den geçmek nedense çok hoşuma gider. Tren yolunun altında kalan evler ve evlerin ardındaki deniz görüntüsü alıştığımız İstanbul manzaralarından o kadar farklıdır ki, çok değil otuz kırk dakika sonra hafiflemeye başlar insan. Ayrıca misss gibi ipek halı kokusu gelir burnunuza. Tabii hayalgücünüzü küstürmemişseniz.


Gerçi biz bir önceki geceden hızımızı alamadığımız için sohbeti koyulaştırdıkça koyulaştırdık ve manzaraya pek hakkını vermedik ya yine de gözucuyla baktım denize. Gönül kahve de içmek isterdi tabii, amma Külkedisi öyle bir kahve yapmış ki, ölüyü diriltir! Yani benim içmem mümkün değil. Kendisi söz verdiler, bir sonraki kahve benim istediğim gibi olacak: su ve süt. Üzerine de azıcık kahve:)))


Neyse, sabah kahvemi içtiğim için fazla mızıklamadım, fakat fırsat ele geçmişti ve yol boyu ara ara kahve konusunda takılmayı ihmal etmedim. Yalova'ya kadar nasıl geldik anlamadık. İnternetten baktığımızda yol ortalama üç saat sürecek diyordu fakat muhtelen biraz daha sarkacaktı. Ne önemi var? Nasıl olsa bir yere yetişmiyorduk. Evde bekleyen bebeler de yoktu. Eee daha ne o zaman?


Sakin sakin kahvaltımızı yaptık. Köy ekmeğine yapılmış, köy peynirli sandwichler bitince de tıngır mıngır devam ettik yollara. Mudanya ben görmeyeli daha da güzelleşmiş. Şehre biraz para gelmiş olmalı, çünkü etrafı iyice onarıp, aklayıp paklamışlar. Sahil, sahildeki çay bahçeleri, restaurant ve otel - eski bir gar otel haline getirilmiş, acaba odalar nasıldı? - gerçekten iyi görünüyordu. Çarşı ve içinden geçerken şöyle bir gözümüze takılan kahve de gayet sevimliydi. Ama kalamazdık. Hedef Trilye'ydi ve devam ettik.


Yol üzerinde sevimli bir yerleşim vardı. Önce orayı Trilye zannetti Sir A. E. ama liman falan görmediğimiz için "olamaz" dedim. Yine de eski bir kilisenin kubbesini farkedince bir bakmaya karar verdik. İyi ki bakmışız. Kumlukaya denilen bu şirin belde, köy ile kasaba arasında kalmış minicik bir kıyı yerleşmesi. Sokaklarda fazla insan yoktu. Muhtemelen bu durumdan Ramazan da sorumlu. Ama bikinili insanlar ve kahvede oturan amcalar birbirlerine diş biler gibi de görünmüyorlardı. Etrafta bizim gibi merakına yenilip gelmiş bir iki kişi daha vardı ya, yine de hepimizi toplasak sayımız yirmi etmezdi.


Kiliseye bayıldık. Tavanı çoktan çökmüş, içindeki freskler neredeyse tamamen yok edilmiş, kapısında 1800'lü yıllarda inşa edildiği yazan bir Rum Ortadoks kilisesi. Gerçi Bizans dönemi duvarlarını ( klasik tuğla işçiliği yüzünden ) anımsatan bölümler konusunda şüpheliyim. Daha da eski ya da zaman içinde ihtiyaca göre genişletilmiş olabileceğini düşünüyorum. Tek söyleyebileceğim hali içler acısıydı.


Sir A.E. uzun bir süre transa geçmiş gibi mırıldanarak deklanşöre basıp durdu. Ben bir tane daha harabe görmenin üzüntüsüyle öylece kala kaldım ortalık yerde. Külkedisi ise etrafı keşfe çıkmıştı. Daracık yolların kiliseyi nereye kadar çevirdiğine bakıyordu. Yaklaşık yirmi dakika kaldık Kumlukaya'da. Üzülerek çıktık güzelim kiliseden. Cemaatsizliği kadar, apar topar toprağından edilen komşularının anısına saygısız davranan geride kalmışlara da içim kırıldı. Yazık!


Yolumuza devam ediyoruz ve nihayet dalgakıranı gördüm. İşte bizim limancık! Liman demeye dilim varmıyor çünkü bir iki yat, kırık dökük sandallar ve balıkçı tekneleri dışında epeyce zayıf bir alandan bahsediyorum. Ama çok heyecanlandım! Gerçekten geldik işte!


Arabayla çarşıya giriyoruz. Liman Caddesi epeyce uzun ve çok güzel. Zaten buradaki tek cadde de o! Sevimli bir tuhafiyenin önüne arabayı bırakıp yürüyüşü başlatıyoruz. Aaaaa Tanrım, Ortakahve'yi yeniden görmek ne güzel. Külkedisi'ne kahvenin hemen yanındaki pideciyi işaret ediyorum. Öğle yemeği adresimiz burası: Cantık ve Pide salonu.


Sonra yavaş yavaş süzülüyoruz denize doğru. Hava inanılmaz sıcak. Yerel halk küçük küçük tezgahlar açmış denize karşı; zeytin, incir, salça, sabun... var da var yani. Sabunları koklamadan duramıyorum fakat hepsi o kadar. Uzun zamandır alış veriş keyfimi kaybettim. Nedense sahip olma arzumda korkunç bir azalma hissediyorum. Şükürler olsun ki Sir A.E. ve Külkedisi de aynı ruh halindeler. Bu normal olduğuma işaret, seviniyorum.


Kıyıdaki çay bahçesinde soluklanıyoruz. Hava mükemmel. Denizin sesi inanılmaz güzel. Sağdan soldan gelen insan sesleri de olmasa tam anlamıyla dalgaların kucağındayız! Hayatımın en lezzetli sodalarından birini içiyorum. İçim huzurlu, sakin.


Liman Caddesi'ne geri dönüyoruz. Ama girişimiz Baküs Şarapevi'nin imalathanesinin olduğu sokaktan. Kapı yine kapalı. Ama ne önemi var, sokak şahane! Çiçekler, saksılar dolusu sardunya ve fesleğen, karanfiller... İlk geldiğimde hissettiğim şeyi hissediyorum; gerçek olamayacak kadar güzel!


Liman Caddesi'nde kahvelere, dükkanlara, fırınlara ve köşedeki kule eve bakıp, ardından Taş Mektep'i görmeye gidiyoruz. Bir önceki yazıda üzerinde oturduğum koltuk da işte tam Taş Mektep'in kapısındaydı. Sanki yorulan biri olursa azıcık soluklansın diye bir hayırsever bırakmıştı kaldırıma. Oturduk. Soluklandık ve çok mutlu olduk bu hediyeyle.


Ne tuhaftır ki, bir hafta içinde sokakta gördüğüm ikinci koltuk kendisi. İlki P. Özer'le P.tesi günü Heybeliada yürüyüşünde ziyaret ettiğimiz Terk-i Diyar Manastırı'nın terasındaydı.... Aklım kalmıştı oturamadım diye. Utanmıştım. Ama şimdi aynı şansı ikinci kez yakaladığımda utancıma yenilmeyecektim. Yenilmedim de. Sanki biri "kuralları ihlal et!" sinyali yolluyordu bana. Her şey ve herkes kurallarımı sorgulamamı ister gibi; hangileri benim, hangileri dayatılmış olanlar?


Taş Mektep'den azıcık uzaklaşıp, köşeyi dönünce sokakta kocaman bir kazanla karşılaşıyoruz. Evet cadıyım ama vallahi bu kazanla alakam yok:)) Mahallenin kadınları konserve kavanozlarını kaynatıyorlar. Ancak, önünde poz vermek için müthiş fırsat! Kazan bana çoook yakıştı:)))
Sir A.E. ve Külkedisi'ni Trilye'nin balkonuna doğru yürütüyorum. Duvara diziliyoruz yan yana. Deniz kudurmuş. Rüzgar saçlarımda ıslık çalıyor. Tam iki yıl önce işte tam da bu sularda dinimi değiştirdim ben. O gün bugündür taptığım tek şey rüzgar! Ne güzeldir ki, müslümanlar için de kutsal bir zamanda yeniden buradayım. Bütün yollar aynı yere çıkmıyor mu nasıl olsa?


Rüzgarı dinliyorum. Bir sigara istiyorum Külkedisi'nden. Elbette iki nefes bana yetiyor. Alışmamış elde sigara durmaz:)) Orada bir kaç kare fotoğraf çekip, denizin güzelliğine bakıp usulca yola devam ediyoruz. Daha evimi göstereceğim onlara; Üçyol sokaktaki güzel evim... Ama o ne? Evin önünde hiç çiçek kalmamış... Hem beyaz bir sandalye vardı, o nerede ki? Yaklaşınca anladım, evi boşaltmışlar ve satıyorlar...


Hiç param yoksa da, merak ediyorum; acaba kaç paradır? İki gece evvel rüyamda gördüğüm ev, hani sana anlatmıştım Külkedisi, şu beyaz, ufak ev... Sence bu muydu?


Yine de önünde bir fotoğrafım olsun istiyorum. Külkedisi çekiyor. Sir A.E. de çekiyor. Kiremitlerine taşlar dizilmiş, yüzü kuzeye bakan bu evde rüzgarın sesini dinleyerek uyuduğumu hayal ediyorum.... Ne demiş şair "...insan hayal ettiği müddetçe yaşar...." Gözüm ardımda ayrılıyorum evden... Yıkmasalar bari de bir kez daha görebilsem...
Trilye'deki turumuzu pide salonunda bir molayla devam ettiriyoruz. Pidecide ikişer tane cantık yedikten sonra sıra Dereköy'de! Dereköy dönüşü mutlaka kahve içeceğiz Ortakahve'de ama şimdi gideceğimiz yer, yani bunca zamandan sonra orayı gerçekten görecek olmak beni çok heyecanlandırıyor. Rüyamdaki Rum Ortadoks kilisesine gidiyoruz. Dereköy'e gidiyoruz!İnanamıyorum!!!

Sanki uykumun arasında dönmüş ve bir rüyadan diğerine sıçramış gibiyim....








YOL


"Her şey ama akla hayale gelebilecek her şey konuşabilir" demişti M. E. ölmeden evvel. Bana söylediği son sözler değilse de, son sohbetimizin içinde durup durup vurguladığını cümle buydu: "Her şey konuşabilir, mesajları oku!"


Aradan geçen ondört yıldan sonra sanki farklı bir sürece girildi ve her şey konuşuyor. Eşyalar, insanlar, sokaklar, rüzgar, kitaplar, filmler... Zaman zaman ödümü patlatarak, çoğu kez soğuk soğuk terleterek!


Rüyalar anlam kazanıyor. Biyolojik ailemin dışında bir aile oluşuyor ve domino taşları gibi her şey bir biri üzerine yıkılarak, kendinden sonraki olayı tetikliyor. Kapadokya'da başladığını düşündüğüm bu süreçte ilk kez bütün gayretimle durmaya, anlamaya çalışıyor ve müdahale etmemeyi seçiyorum. İlk kez akıntıya direnmiyorum. Diğerlerinin nereye gittiğini görmek üzere çıktığım bu iç yolculukta zaman zaman pencerelerin buğusunu silip dışarıdakilere el sallıyorum. Kimileri zaten benimle, an be an yaşıyoruz akıllara zarar mucizeleri. Ve bazılarının şüpheli bakışlarını yakalıyorum yüzümde. Ama buna bozulmuyorum, çünkü şüphenin gölgesini silmek, öğretilmişliğinin tarihiyle savaşmak az buz iş değil. En taze savaşçılardan biri olduğumu varsayarsak, en iyi ben anlamalıyım olanı biteni.


Kocaman bir ormana serpilmiş minicik taşları toplaya toplaya yürüyen ve böylece evine ulaşmaya çalışan bir masal kahramanı vardı. Kimbilir hangi masaldan, kimdi? Halim azıcık onu anımsatıyor. Bana anlatılanları ceplerime doldura doldura, günden güne ağırlaşarak ama bir o kadar da anlaşılmaz şekilde hafifleyerek yürüyorum. Yolu sorgulamadan, yolcuyu hırpalamadan, gördüğüm her söğüdün altına çökerek ve hatta arada bir, "ay bişi unuttum" diyip ardıma göz atarak yürüyorum.


Hatta sokakta bulduğum koltuklara çöküyor ve o anları unutmamak için fotoğraflar çekip, çektirip görsel hafızama iyice işliyorum.


Rüyalarım gerçek oluyor, bazı hayaller ise usul usul içimden çıkıp gidiyor. Boş kalan yerlere gözünü dikmiş cesur birileri var etrafta. Cüretkar bir şekilde gülümsüyorlar... Ben de gülümsüyorum. Bugün, ama olamadı yarın Pazar gününü yazmak isterim. Tam söz veremiyorum çünkü New York'dan çok değerli bir misafirim var:))

5 Eylül 2009 Cumartesi

M.M. New York'dan Dönmüş.

Geçen hafta adı lazım olmayan ünlü bir restaurantın önünden geçerken duvardaki resimleri gördüm; O yapmıştı! Demek döndü New York'dan diye düşündüm. İçim hop etmedi ama yıllar sonraki karşılaşmamızı da hatırlamadan edemedim.

Orta okul arkadaşımdır M.M. Onu daima tertemiz gömleği, pırıl pırıl taranmış saçları ve gri mavi gözleriyle bana otuz santim kadar aşağıdan bakarken hatırlıyorum. O yıllarda malum, kızlar erkeklerden epeyce uzun boylu olurlar. E tabii ben de M. M.'den uzundum. Ne zaman yanıma gelse, kendimi minare gibi hissederdim. Onun nazik ve heyecanlı hallerini de epeyce komik bulurdum. Çocuktuk işte!


Aradan uzuuun yıllar geçti. Bir gün rahmetli kocamla caddedeki bir cafede otururken - ki nadir yaptığım bir şeydi o zamanlar - inanılmaz ama kelimenin tam anlamıyla inanılmaz yakışıklı bir adam vardı yanımızdaki kalabalık masada. Nasıl olduysa bir an göz göze geldik ve adam masadan fırladığı gibi bana doğru yürümeye başladı. Gülümsüyordu! Amanın, bu da neydi şimdi ve ben kocama ne diyecektim! Kalbim feci bir şekilde atmaya başladı. Ellerim terledi ve bütün bunlar sadece on saniyede oldu! Durduramadım, kontrol edemedim.


Adam geldi, yüzünde kocaman ve kendinden emin bir gülücükle "merhaba Elvan" dedi. Elvan? Nasıl yani ben onu tanıyor muydum? Ayağa kalktım. Kalkarken de kahvemi döktüm! Bu da yetmezmiş gibi kekelemeye başladım! Ne oluyordu yahu, sanki suç işlemiş gibi davranıyordum. Kimdi bu adam? Bakınız cevap da hemen geldi: "ben M. M., orta okulda beraber okumuştuk". Neeee? Hani şu dibimde duran çocuk?


Hayatımın sahnesi oldu arkadaşlar. O güzel suratlı velet, akıl almaz yakışıklı bir adama dönüşmüş. Boyu da 1.90 falan olmuş! Bu defa ben ona alttan bakmak zorunda kaldım. Fakat yine de bu manasız heyecanımı çözemedim. Gözle görülür şekilde titredim ve kekeledim. Tarihimde olmamış bir şeydi. Kendimi kontrol edemedim ve epeyce komik duruma düştüm!


M.M.'yi o geceden sonra görmedim. New York'a dönecekti yakında. Elbettte evli bir kadın olarak adresini ve telefonunu da soramadım. Gerçi bekar da olsam becerebilir miydim emin değilim. Orada sohbet ettiğimiz bir kaç dakika içinde güzel sanatlar fakültesinde resim okuduğunu, sonra da New York'a yerleştiğini öğrendim. Bir otelin lobisine resim yapmak için gelmişti.


Aradan geçen bunca yıldan sonra hala merak ediyorum neden o kadar dağılmıştım acaba? Eski bir okul arkadaşı bu kadar dağıtır mı insanı? Hem de kocasının yanında! Neyse ki medeni adamdı rahmetli kocam, olay yaratmadı. Ama onun bile sabrının sonu vardı, ciddi şekilde surat astığını anımsıyorum. Muhtemelen adamı eski sevgilim falan zannetti. Oysa bir şişe gazoz içmişliğimiz yoktu!


İnsanın kimyası bir tuhaf. Ne zaman ne tepki vereceğimiz belli olmuyor. Aşık olduğun adama domuz gibi davranırken, elin New York'dan gelmiş adamına zangır zangır titreyebiliyorsun!


Dün gece caddede dolunay yürüyüşü yaparken yine resimlerini gördüm... M.M. şehre dönmüş...


4 Eylül 2009 Cuma

HAYLAYF'LI HARİKA HAYAT!

Haylayf... Bir dönemin efsane bisküvisi. Benim bir dönemimin efsane yiyeceği...
Anneannem ve dedem hayattayken sık sık, neredeyse her hafta onları görmeye giderdik. Epeyce güzel olurdu bu yolculuklar. Fenerbahçe'den çık taaa Çemberlitaş'a kadar git. Hava güzelse ver elini Sultan Ahmet! Hatta annenin keyfi varsa Kapalıçarşı! Dedelerinin dükkanlarına ziyaret, esnaftan da bir ilgi bir ilgi... Boşuna kendimi Rapunzel sanmıyorum:))
Nihayet herkesin bizi havalara atıp tuttuğu, acayip güzel yemekler pişen ve karıştırmak için binbir güzel zımbırtıyla dolu o harika ev! Ne ev ama! Marmara Denizi'ne açılan kocaman pencereler ve tertemiz kokulu çarşaflar... Düzenli büfeler, ağzına kadar dolu buzdolabı! Sanki kıtlık çıkacakmış ya da akşama bir tabur asker bizde yiyecekmiş gibi.
Mesela anneannem beni her defasında mutlaka bakkala yollardı. Necati Amca'ya. Ne istenmişse alır - ki genellikle ekmek ya da süt gibi hafif bir iki parça olurdu, çünkü anneannem daha fazlasını taşımama kıyamazdı - , dedemin hesabına yazmasını söylerdim. Dedem her Cuma uğrar öderdi. Ne alındığını sormadan ödediği için teyzem zaman zaman mahalledeki fakir ailelere oradan torbalar hazırlatıp dağıtırdı. O zaman bunu gerçekten anlamıyordum. Görüşmediğimiz insanlara neden yiyecek alıyorduk? Teyzem melek miydi?
Bakkal ritüelinin en şahane bölümü Haylayf idi. Bakkala gitmek demek Haylayf kazanmak demekti. Hem zaten anneannem beni pencerede bekleyip sepet sarkıtırdı. Yani yokuşu çıkmak dışında paketlerle bir derdim olmazdı. Hiç mızıklamazdım. Çünkü Fenerbahçe'de annem bakkala göndermezdi. Bizim evin alınacaklar listesiyle babam ilgilenirdi. Bu yüzden Çemberlitaş'da bakkala gitmek mühim bir işti benim için. Hem sadece Haylayf değil, kuş lokumu da alma hakkım vardı.
Benim o zamanlar sonsuz ve sınırsız bir yaşama hakkım vardı. Derin derin nefes alır, yediğim her lokmanın tadına varırdım. Seviyor ve seviliyordum. Hiç aldatılmamıştım. Güvende olmamak gibi bir kavramdan haberim yoktu. Herkesi bizim kadar varlıklı ve sağlıklı sanıyordum. Herkesin babası, annesi, kardeşi, anneannesi ve dedesi olmalıydı. Hatta onu şımartan teyzeleri, havalara zıplatan dayıları... Başka türlüsü hayal edilemezdi. Hiç kuşku ekilmemişti içime ve ben daha hiç hasat görmemiştim.
Haylayf o zamanların en klasik sembollerindendir hayatımda. Ne zaman bu mavi paketi görsem içimi mutluluk kaplar. Haylayf ve bir bardak soğuk süt. Acıbadem ve bir bardak soğuk süt... Bunlar anneanne evinin açık olduğu yıllara yolculuk bileti gibidir.
O evde en gizemli oda dayımındı. Hani şu yakışıklılığıyla kadınları deliye çeviren dayımın. Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama onun odasından yayılan müzik sesiyle salonun yarısı cam olan - salon salomanje:))- kapılarının zangır zangır titrediğini gayet net hatırlıyorum. Bunlar kardeşimle beni yoldan çıkartan ve o odaya çeken şeytani sarsıntılardı. Dayımın evde olmadığı an, damlardık odasına. Plaklarını, bandlarını karıştırmaya, yumuşacık deri kulaklığını takıp sessizliği dinlemeye bayılırdık. Taa ki "play" tuşunu keşfedene kadar! Santana, Bob Marley, Gren Miller'la tanışmamız o yıllara denk gelir... Kim derdi ki seneler sonra dayımla Santana izleyeceğiz. Peh!
Haylayf'lı yılları özlerim... Anneannemin ekşili köftesini, dedemin ajans dinleyişini, sobanın kenarında sessiz sessiz dikiş dikilen akşamları... Huzurlu evleri özlerim...
Bugün teyzem beni bakkala yolladığında, yani markete- kendisi iki gün evde olmayacak diye bana bir haftalık yemek bırakıyor da - elimde parayla salına salına yürürken özledim anneannemi. Sonra mavi paketleri gördüm rafta; Haylayf'lı günlerden bir selam çaktılar sanki. Salak salak gülümsedim kendilerine.
Hücrelerimde kayıtlı olan mutluluğu tetikledi Haylayf paketleri. Kısacası Haylayf'lı zamanlara döndüm bu sabah ve bir daha hatırlamak zorunda kalmamaya söz vererek salak salak gülümsemeye devam ediyorum:))
Önemli Not. Haylayf gerçekten çok güzeldir ve kesinlikle bağımlılık yapar:))