30 Ağustos 2008 Cumartesi

Part Time Lover, Full Time Friend.


Part time lover, full time friend. Dün akşam izlediğim filmin adı bu. Son karede iki sevgili karşılıklı gitar çalıp bu şarkıyı söylüyorlardı. Pek beğendim:)) Sonra düşündüm. Hani eş dost durmadan sorar ya, hayalindeki erkek nasıl diye, işte böyle: "part time lover, full time friend!"

Ben hep buldum sandım ama nedense hep yanıldım. Daima denge sorunu yaşandı; bazen adamlar lüzumundan fazla aşıktı ve benim içim bayıldı, bazen de ben fazla arkadaşça davrandım onlar dayanamayıp kaçtılar! Ayarı tutturamadık gitti. Oysa teoride gayet mümkün gibi görünüyor değil mi? Mesela en iyi anlaştığın arkadaşını al, sevgili yap kendine. Oh, hayat amma kolaylaşır.
Ve fakat işler böyle yürümüyor...

Kalp denen gerzek bir organ var. İşte o devreye girince denge bozuluyor. Çünkü arkadaşça sevmek kavramı var. Hani siz kıza deli gibi aşıkken, karşınıza geçip der ya "ama ben seni arkadaşım gibi seviyorum!". Bu maalesef oluyor. Bahsi geçen talihsiz sahneyi defalarca yaşamış bir insan olarak acısını çok iyi bilirim. Adamın zerre kadar kusuru yoktur ama bir sevgili gibi kucaklaşmanız da imkansızdır! Her defasında sorarsınız kendinize: "bendeki arıza nedir?" diye.
Cevap: Bilinmiyor!

O erkekleri değersiz ya da önemsiz bulmanız değildir sorun, aksine çok kıymetlilerdir sizin için. Gel gelelim, koluna girdiğinizde içiniz huzurla dolarken, eli saçınıza ya da yüzünüze yanlışlıkla bile değse irkilirsiniz. Bir garip duygudur bu, sanki günah işlemek gibi, ensest gibi. Tarifsiz...

Peki içinizi hoplatan, hastalanıp yataklara düşmenize sebep olan erkeklerle dost olmak mümkün müdür? Nadiren de olsa; evet. Oradaki tehlike ilk haftalardaki "full time lover" sürecine nasıl katlanacağınızla ilgilidir. Eğer siz de ayılıp bayılıyorsanız, o süreç katlanılabilir hale gelir, hatta epeyce eğlencelidir ama ben kendi adıma o kelebekli, çiçekli zamanlarda epeyce sıkılıyorum. Zorlanıyorum.

Kalan hayatımda, o dönemi bile yaratıcı zekasıyla şenledirecek bir adam istiyorum. Mesela bana çiçek vermek istediğinde durmadan en sevdiğimi almak yerine, bir sabah mevsim sebzelerinden bir demetle gelmesini hayal ediyorum! Semizotu, pırasa... Güldürsün beni. Klişe saçmalıklarla, aslında hayatımızın devamında yeri olmayacak zevzekliklerle oyalanmasın. Zaten geçmişimde yeterince kurutulmuş ot, gül vs. var. Üstelik ben gül sevmem!

Velhasıl kelam, bence ideal sevgili "full time friend, part time lover" olmalı. Yoksa canım cicimle ömür geçmez. Bu beklentiyle de mutlu olunmaz. Klasik anlamdaki romantizm ve sürünmeye neden olan imkansız aşklar bence eskidi. İçinize mutluluk, neşe ve huzur vermeyeceğini sezdiğiniz, gırtlağınıza çöken duygulardan kaçın. Hiç şans vermeyin.

Ah unutmadan, son deneyimime dayanarak söylüyorum: asla sizden daha düşük zekada ve algı sorunu yaşayan adamları/kadınları sırf pek bir nazikler diye tercih etmeyin. Nezaket genellikle öfke kontrolünün maskesidir. Ve düşük zekalı bir adam/kadın ne yazık ki full time friend olamayacağı gibi aşık olarak da kısa sürede içinizi bayacaktır! Benden söylemesi.

28 Ağustos 2008 Perşembe

Hem Kadın Hem İnsan Ya Da Pilatescadısı.

Pilatescadısı bugün televizyondaydı. Gerçi her sabah gönlümdeki ekranda ama yine de bütün ülkenin izlediği bir kanalda onu seyretmek müthiş heyecanlıydı.
Hem izledim hem de gün boyu onun hakkında düşündüm. İşin aslı tanıştığımızdan beri onun hakkında düşünüyorum. Enerjisi, iyi niyeti, zekası, yorumları, öğrenme açlığı... İlginç bir kadın Pilatescadısı. Bir erkeğin hatta pek çok kadının kabusu olabilecek kadar kendisi! Bu haliyle de epeyce tehditkar:)))

Öyle her dakika karşılaşıp, her mekanda tanışabileceğiniz biri değil. Orjinalliği, orjinal olmak gibi bir çaba içinde olmayışından kaynaklanıyor. O tevazu gösterdikçe, sanki gözlerindeki ışık daha da içinize işliyor. Kadının ışığı var. Üstelik bu ışık hem insanca hem de kadınca. Ne kadınlığı insanlığını, ne de insanlığı kadınlığını ezmiş. Doğrusu ben bu haline, yani sırf şu söylediğim özelliğine bile başlı başına hayranım.

İtiraf ediyorum benim çok az kadın arkadaşım oldu. Hatta 28 yaşıma kadar neredeyse hiç olmadı... Nedense hep bir noktada tıkandık. Ya ben onların dişiliğine ayak uyduramadım, ya da onlar benim ne demek istediğimi anlamak için çabalamadılar. Ama Pilatescadısı, bana olgun sayılabilecek yaşlarımın en karışık döneminde beklenmedik bir armağandır. Kendiyle barışık, çalışkan, yaratıcı vs. vs. bir insan olmanın dışında, beni doğru üslupla eleştiren gerçek bir savaşçıdır. Bütün silahlarımı kuşandığımda "dur saçmalama " diyen, çırılçıplak soyunduğumda ise yastığımın altına bir hançer saklamamı öğütleyen gerçek bir savaşçı...

Onun geçmişiyle hesaplaşmış ve geleceğine gülümseyen hali, kadınlığıyla barışık söylemleri sizi şaşırtabilir. Enerjisini ise anlatmaya sayfalar yetmez! Ruhunun tüm örselenmişliğine rağmen, en moralsiz günlerinde bile asla derin sularda uzun süre kalmayan bir "dip balığı"dır. Onunla sohbetlerimizi serin ve temiz denizlerde yüzmeye benzetiyorum; sanki yan yana dalıp çıkan yunuslar gibiyiz. Ona baktıkça hem yüzmekten, hem de denizden daha çok zevk alıyorum.

Sözleri, beni "kadın olmak" üzerine düşünmeye teşvik ediyor. Bebeklerle ilgili müthiş deneyimler yaşamama sebep oluyor sürpriz davetleri. Kalbimin bana bile gizli köşelerindeki sırlarımla tanışıyorum sayesinde. "Nedir benim varlığımın amacı?" sorusuna doğru gün be gün emeklerken, gönlüm onun cümleleriyle coşuyor. Ne zamadır benim kanımla beslenmeyen, karşılıklı beslenebileceğim bir insanın özlemindeydim ve hayat bana birden fazla kadın yolladı. Pilatecadısı en değerlilerindendir.

İçimdekini gösteren yönlendirmeleri, kendime söylediğim küçücük yalanları bir anne gibi yakalayan gülüşü ile geleceğime umut serpen kadını anlatmak istedim bu gece.

İçimden sana teşekkür etmek geldi Pilatescadısı; olduğun gibi göründüğün için...

Asıl Olan Dharma Demiştin, Hatırla.


Bu gece bir kadın inancını kaybettiğini anlatmış satırlarında... Onu anlıyorum. Onu seviyorum. Bazen ben de "artık oynamıyorum, halim kalmadı" demek istiyorum. Aslında böyle bir hakkımız var; yüksek duvarlar ardında... Hani şu seninle hep konuştuğumuz çizgi; tebeşirle çizip bir sağına bir soluna düştüğümüz. Anımsadın mı?
Ama üzülme, inanç dediğin nedir ki? Aç karnını doyurmak için ekmek, aç ruhuna da inanç! İnan onsuz da bir süre idare edilebilir. Yeter ki vicdan ve umut hala avucunda olsun. Bunu anladığına eminim.

Düşünsene; biz kimsenin gözyaşına basıp yürümedik, hiç kimsenin kalbini kilimlere dokuyup* bencilce saklamadık, hiç bir canlıyı bilerek ve isteyerek öldürmedik. Yeri gelmişken yolda bilmeyerek üzerine bastığım tüm karıncaların yakınlarından özür dilerim!!!
Kısacası bana sorarsan masumuz; tüm inancını kaybedenler kadar! Çünkü tüm oyuna katılıp kaybedenler kadar da kırgınız... Ama geçecek. İnanç dediğin şey, şu bana anlattığın aslında: "dharma". Bence inanç o. Ama işkoliklerden bahsetmiyorum, biliyorsun. Onlar hasta, benim hiç bilemeyeceğim bir alemde efsunlanmışlar... Oranın kapısı kapalı bizlere.

Şimdi uyan, geceyi kokla. İnanç bugün gittiyse, öbür gün gelir. Bizi kurtaracak olana odaklan: cesaret! Cesur olmayan tüm adamları, tüm kadınları unut. Söz veriyorum inanç geri dönecek.


*Tutku, J.W.

26 Ağustos 2008 Salı

Dersaadet: Mutluluk Kapısı.


Kapalıçarşı'ya, daha doğrusu tarihi yarımadaya olan bağlılığım, tutkum yakın çevremdekiler tarafından gayet iyi bilinir. Her ne hikmetse Haliç (Altın Boynuz) ve Galata civarı da dahil olmak üzere oralarda beni çeken bir şey olduğunu düşünürüm. Nedir derseniz, cevap yok; bir şey işte! Ya da her şey!

Tekrar üniversite okusam yine İstanbul Üniversitesi'ne gitmek isterdim ve eğer bir gün dükkan sahibi olacaksam da mutlaka oralarda olsun isterim. Her sabah vapurdan bakayım şehrime; Kızkulesi'ne, Saraya... Canım sıkılınca Şark Kahvesi'ne gidip bir kahve içeyim. Sonbahar gelince olur olmaz saatlerde Ayasofya'nın bahçesinde turlayayım. Soğuk kış günlerinde artık okuyucusu kalmamış kütüphanelerde, hiç anlamadığım bir dilde yazılmış kitaplara dokunup, onları renklendiren nakkaşları hayal edeyim... Yaz başlangıcında iş çıkışları Aya İrini'de müzik dinleyeyim... Ooooo başka bir güzellik istemez.

Benim her tarihi yarımada gezim ayrı bir keşiftir. Belki de bu sebeple orayı çok seviyorum. Asla tekdüze değil ve asla sıkılmama fırsat vermiyor. Beni her defasında kendine bağlayan, her baktığımda gönlümü çelmeyi başaran bir cazibe! Kokular ve renkler cenneti...

Bazı günler planlamadan çıkıyorum evden, okuduğum bir kitapta anlatılan sokakları arıyorum, şairini bilmediğim bir beyitte geçen çınar ağacı hala yerinde mi diye gidip bakıyorum. Esnaftan öğrendiğim lokantalarda eski mutfakları kokluyorum. Yaşlı bir aile dostumuzdan duyduğum değerli bir sadekarın peşine düşüyorum... Çoğunlukla geç kalmış oluyorum. Kimi taşınmış, kimi de ölmüş oluyor ben güzelliklerinin farkına varana kadar... O zaman üzülüyorum. Kendimi tembel ve yavaş hissediyorum. Yine de babamın ve dedelerimin adımladığı caddelerde dolaşmak bana inanılmaz iyi geliyor. Her adımımı hissediyorlar diye düşünmek güçlendiriyor, tazeliyor. Bazen onların hayaletleriyle sarmalandığımı düşlüyorum, bazen de görünmez olduğumu...

Zaman zaman güzel tesdüfler yaşıyorum. Mesela Sevan Bıçakçı'nın kolleksiyonunu gördüğüm gün gibi. Hiç ama hiç ummazken aniden aklıma gelip, adresini sorduğum birisi, "tam kapısının önündesiniz" dediğinde ne kadar şaşırmıştım. Ben ki mücevher sevmem, onun şehrimi ve topraklarımın tarihini bir yüzüğe işlerken gösterdiği incelik karşısında büyülendim! Bu şehri seven her kadın bence onun takılarından etkilenecektir. Yüzüklerin konuları, renklerindeki zarafet akıllara zarar. Her yüzükte aynı duyguyu yakaladığımı söylersem abartmış olurum, fakat öyle yüzükler denedim ki, benim olsa uyurken bile çıkartmazdım! Oysa alyansımı bile düzenli takabilmiş biri değilimdir!!

Kıssadan hisse, sonbahar geliyor... Dersaadet bizi bekler. Mutluluk Kapıları'dır şehrimin eski adı ve içeri girebilenlere türlü hediyeler sunar. 6 Eylül'de ilk gezimizi yapıyoruz; Maviay, Külkedisi, Hayaltaciri, Burhan ve ben... Belki Lehistan Kralı da katılır?
Eğer bu büyüyü yaymayı becerebilirsem, Ekim gezisine herkes davetli olacak. Haber vereceğim.

Unutmadan, sırada Kumkapı Meyhaneleri var ki, orası için Gökay Bey kardeşimizden yardım alacağız:))

23 Ağustos 2008 Cumartesi

İz Bırakmak...


Kumrularda iz bıraktı annem, o uykuya dalsa bile kumrular daima aynı saatte penceredeler... Annemi seviyorlar, bekliyorlar. Mehmet bebek de bende iz bıraktı. Onu haftalarca görmesem bile yüzünden geçen gülümseme geliyor aklıma ve dudağımın ucu kıvrılıyor, gülümsetiyor beni. İz bırakıyor. İz bırakıyoruz kalplerde...

Birileri bizde, biz de birilerinde iz bırakıyoruz. Bakarak, yazarak, konuşarak, kaybolarak... İz bırakıyoruz.


Nazmi Hoca dün gece Külkedisi'ne uzun uzun anlatmış amaçsız yaşamanın doğru olmadığını... Haklı. Onun amaçsızlıkla ilgili sözleri bana eski bir sevgilinin cümlelerini çağrıştırdı: "bir insanı amaç edinirsen mutsuz olursun" demişti. Bir sevgiliyi, evladı, dostu... Dinledim onu, bir insanı amaç edinme hatasına düşmedim. Ama dönemsel heyecanlarımı bir yana bırakırsak asla kalıcı bir hedefim, amacım da olmadı. Olamadı.


Şimdi, kırkıma az kala sanırım bir hedef belirmeye başladı önümde. İz bırakmak istiyorum. Özellikle çocuklarda. Bildiğim en etkileyici ve tek yolla, yazarak ve anlatarak kalplerine dokunmak, unutulmaz sahneler işlemek istiyorum. Karşılığında ise ben de iz bırakmalarını istiyorum. Kalbimi küçücük ellerine bırakıp, güvenli sularda uyumak istiyorum.


Çünkü benim en güzel ve en vazgeçilmez anılarım pek çok insan gibi çocuklukta. Bugün yazarken ve okurken derin bir hislenme içindeysem, bunu 0-6 yaş aralığında etrafımda olup, bana masallar yaratanlara borçluyum. Şimdi ben de aynısını yapmak istiyorum. Bu dünyaya yeni gelmiş ruhlara masallar yaratmak, ya da kendi masallarında yürümeleri için ayakkabılar ısmarlamak istiyorum. Hayat onları küstürdüğünde, dirençlerini sınadığında binlerce yüz arasından ve yüzbinlerce söz arasından bana ait olanlarla canlanmalarını, güçlenmelerini, gülümsemelerini istiyorum. Benim hedefim kesinlikle bu olmalı. Bir tek çocuğa hayat veremediğim bu dünyada belki çok daha fazlasını yapabilir ve yüzlerce çocuğa ilham verebilirim!


Ne dersin Külkedisi? Düşün; masallar paketlenmiş, kurabiyeler sarılmış renkli kağıtlara, noel ağaçları ışıl ışıl, ramazan sepetleri akide şekerleriyle dolu... Yüzlerce minik surat... Olabilir değil mi?

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Şeker Kız Candy Ve Karamelize Kızlar!

Bizim çocukluğumuzda yani 80'li yıllarda çizgi film kuşağı olurdu televizyonda. Ve bu çizgi filmler genellikle fiziksel şiddet içermezdi. O çizgi filmlerin yaratıcıları duygusal şiddet taraftarıydı muhtemelen! Nasıl derseniz, ben de derim ki bakınız Şeker Kız Candy. Bir kuşağın kadınlarını bitirmiştir bu sevimli karakter.

Zengin bir aile tarafından himaye edilen öksüz ve yetim kızımız, daima duyguları ve mantığı, macera ve düzen arasında kalmıştır. Daha lise yıllarına gelmeden kendine birden fazla platonik aşk bulmayı başarmış ve neticesinde bütün bu oğlanlarla gezerken, bizim gibi ekran başındaki şabalakları da ardından sürüklemiştir. Erkeksi tavırlarındaki tehditkarlık ve lüzumunu aşan öz güveniyle evde kalmamızın mimarıdır kendisi!

Candy aslında ilk önce Antony denilen abiye aşık olur. Kocaman masmavi gözeri, düzgün taranmış saçları, annesinden kalan gül bahçesine ilgisiyle Antony adeta bir prenstir! (Bugün bakıyorum da aradan geçen zamanda edindiğim tecrübeye ve gözlemelere dayanarak, aslında Antony'nin gay, en iyi ihtimalle biseksüel bir arkadaş olma ihtimali kuvvetle muhtemel!!!:) Gayda çalması ve etek giymesi de cabası!! Ve fakat Candy bunca iyi özelliğe rağmen bu aşkı çabucak unutuverir. Yeterince canı yanmamıştır ve bu sebeple tatmin olmaz!!!

Antony devreden çıkınca Antony'nin kuzenleriyle (erkek kardeşleri de olabilir, unuttum; malumunuz çok zaman geçti) kolej yıllarının tadını çıkartmaya başlar. Bu arada Candy'nin en yakın arkadaşı olan Anne, gayet makul ve ne istediğini bilen bir kızdır. O seçimini oldukça normal olan, orta dereceden yakışıklı abiden yana yapar ve geleneksel yoldan mutlak mutluluğu yakalar. Anne sesiz, fedakar ve ne istediğini bilen kadının sembolüdür. Bu yönüyle annelerimize benzer.
Ama bu hikayede asıl kahraman Candy'dir. Dolayısıyla Anne ne kadar makul davranırsa davransın bizim onunla alakamız olmaz. Tabii ki kafası darma duman olan ve her şeyi isteyen Candy'dir idolümüz..

İlerleyen bölümlerde ikinci esas oğlan, Candy'nin uçarı ve maceracı tarafına fena halde hitab eden Tery çıkar sahneye! Yemyeşil gözleri, umursamaz tavırları, koyu kestane rengi uzun saçlarıyla inanılmaz çekicidir. Bu noktada Candy ve biz, ekranın karşısındaki tüm kızlar Antony'yi tamamen unuturuz. Zaten güller, gayda, etek vs iyice baymıştır. Ağla ağla sıkılmıştır Candy!

Tery ile Candy arasında şiddetle başlayan ve hatta Tery'nin küstahlığıyla iyice alevlenen fırtınalı bir aşk yaşanır! Fakat bişi olur ve Candy bu aşkı da neticelendiremez! Şimdi anımsayamıyorum ama garip ve manyakça bir tarafı vardır Candy'nin. Sevdiği adamlara asla neden onlardan uzaklaştığını anlatmaz! Adeta sır küpüdür. Her defasında ağlaya ağlaya ve tabii yaşları uçuşa uçuşa uzaklara gider. Elinde ise daima ufacık bir valiz vardır. Hala merak ederim ne koyuyordu içine acaba?

Şimdi, "ne yani alt tarafı çizgi film, amma uzattın" diyenler burada bir mola versinler. Sebebini açıklıyorum : Şeker Kız Candy, bir nesli yani bizi, erkekler hakkında allak bullak eden, kendisiyle birlikte hepimizi olmadık ikilemlere düşüren, o sevimli çilli suratın ardında gerçek bir ruh hastasıdır!

Biz, yani onun ardından sürüklenen şabalaklar bakınız otuzu devirdik ve hep beraber "o mu?", "bu mu?" derken karamelize olduk! Bütün bunlar şerefsiz Candy yüzünden!

Bitirdin bizi Candy, sen de karamelize ol inşallah!

19 Ağustos 2008 Salı

İstanbul'dan Ayrılmadan Evvel Mutlaka...

Galata Köprüsü'nde dolunay zamanı rakı içip, sarayı seyretmek.
Kuzguncuk'da kahvaltı.
Refik'de aile ve dostlarla rakı içmek.
Topkapı Sarayı'nda bir gün geçirmek.
Kapalıçarşı ve civarında dolaşmak.
Rumeli Hisarı Kale Cafe'de Kahvaltı yapmak.
Anadolu Hisarı'na vapurla gidip, Ceneviz Kalesi'ne çıkmak.
Üsküdar'da Mihrimah Sultan Camii avlusundan şehri seyretmek.
Pandelli'de öğle yemeği yemek.
Four Seasons'da Türk Kahvesi içmek.
Galata'da dolaşmak.
Mısır Çarşısı'nda Cankurtaran'a gidip kahvaltılık almak.
Beylerbeyi'nde midye tava yemek.


Bunlar ilk aklıma gelenler. Kimbilir neleri atladım:)))

16 Ağustos 2008 Cumartesi

KANATLI SÖZCÜKLER.


Zamanın bir yerinde gri asfaltlarla boğulmuş karanlık şehrin, denize bakan tek kıyısında yaşayan bir avuç kadın varmış. Ortak tutkusu "hayat" olan bu kadınların yaşları, renkleri ve kokular farklıymış. Yalnızca, bazı geceler aynı rüyayı görmek gibi özel bir durumları varmış.

Birbirlerinin rüyalarında gezilebileceklerini de fark ettikten sonra, kendi aralarında kimsenin bilmediği ve aslında herkesin bilip sadece anımsayamadığı bir posta sistemi kurmuşlar. Büyük bir bilgisayar şirketinde çalışan güzel gözlü kadın, açık kalp ameliyatlarında ustalaşmış olan kuş sevdalısı dostundan aldığı ilhamla metal bir kuş tasarlamış!
Uyurken bile zihni çılgınca projeler üreten bir diğer kadın ise o kuşa tüyler, kristaller ve bir ses bandı eklemiş! Karanlık şehirde bunlar olup biterken, kırmızı elbiseli şair kadın kuşların kanadına şiirler yazmayı önermiş! Ondan ilham alan bir diğeri ise kayıp çillerini aramaktan vazgeçip, hiç tanımadığı insanların uykularına masallar göndermeye niyetlenmiş...

Böylece üzerine notlar, şiirler ve masallar iliştirilen ve hatta zaman zaman şarkılar, kahveler ve hayat üzerine denklemler yüklenen kuş, bu tuhaf kadınların rüyalarında kanat çırpmaya başlamış. Gel zaman git zaman karanlık şehrin derin uykulara gömülen insanlarından bir kaçı daha katılmış bu haberleşme ağına. Böylece rüyalara inanan ve yaşamak konusunda gayet kararlı bir yeraltı örgütü kurulmuş!

Bedenlerinin ölümlü, rüyalarının ölümsüz olduğu konusunda mutabık kalmışlar. En moralsiz ve karamsar gecelerde bile rüya görmekten vazgeçmemişler. Aralarında rüya görmekte zorlanan olduğunda onu masallarla, şiirlerle, şarkılarla sakinleştirmişler. Böylece, haftalarca ve aylarca o rüyadan diğerine kanat çırpmış metal kuş.

Sonunda güzel bir yaz gecesinde kocaman olmuş dolunay. Bütün örgüt üyeleri gece saat onikiyi vuruken kadim sözleri tekrarlamışlar... O geceden sonra bir mucize gerçekleşmiş; kuşun aracılığı olmaksızın, üstelik geceye ve uyumaya bile ihtiyaç duymadan görebilmişler birbirlerini. Herkes bir diğerini elinden tutup rüyasına götürebilmiş. Kabuslarına tek başlarına katlanmaktan kurtulmuşlar! Çünkü sözcüklerin gücüne inanmışlar... Sözcüklere kanat takılabildiğini görmüşler ve birbirlerine sonuna kadar açmışlar rüyaların, masalların ve hatta kabusların kapılarını...

Tekrarlanmaması gereken tüm kötü düşünceleri mühürleyip, unutmuşlar. Unutmanın özgürleştirici gücüne sığınmışlar. Kuş mu? Simurg onu geri almış krallığına; ihtiyacı olanlara yollamak üzere dinlendiriyormuş sarayında. İsterseniz çağırabilirsiniz. Kalben çağırırsanız duyabiliyor ancak.
Bu gece ona "gel" demeyi deneyin.

15 Ağustos 2008 Cuma

Ay, Saray, Sabun ve İyi Hissettiren Kokular...

Ne olduysa oldu, biz birkaç kadın - bazılarının tanımıyla cadılar ya da prensesler de diyebilirsiniz :)) - geçtiğimiz haftalarda şehrin açık kalan logar kapaklarından yuvarlandık ve karanlık tünellerde buluştuk. Hayatlarımızı ertelememek ve ipleri elimize almak konusunda gizli toplantılar yaptık. İkili ve üçlü görüşmelerle, saray önlerinde içerek, msn de hayat kurtararak, yelken gezilerinde iki tramola arası, yanımızda olmayana verip veriştirerek belli bir noktaya geldik... Yani dönüşü olmayan bir yerdeyiz...

Benim Ay'la hikayem çok eskilere dayanır. Sarayla olan da öyle. En yeni bağımlılığım sabundur ki, onunla da sekiz yılı devirdik! Lush'dan "deniz sebzeli" sabun. Bana inanılmaz iyi geliyor. Kısaca şöyle anlatayım; uzaklardaki bir cadıyla sohbet etmek, ayakkabı almak, kahve ve nane likörü içmek gibi ve hatta Gümüşlük'de yüzmek gibi... Daha nasıl anlatılır bilemedim:))) iyi geliyor işte.

Bu sabunda ne sebze var, ne de deniz ama ev gibi kokuyor. Ne zaman banyoda gözlerimi kapatsam kendimi Londra'da huzur içinde yıkandığım sabahlara ışınlanmış gibi hissediyorum. Suya karışan sebzeli sabun kokusu ve duş perdesinin ardından burnuma gelen mis gibi kahve kokusu... Kendime ait bir eve hazır olduğuma dair tehlikeli sinyaller!

Dün Mehmetus'la Bambi'de goralılarımızı yedikten ve Londra günleriyle ilgili bol bol heveslendikten sonra şair dostum Hakan'la buluştum. Ne zamandır ağız tadıyla dedikodu yapamamıştık. Hayatıma çifter çifter gelenleri mehter marşıyla yolladığımı söyleyince, Starbucks semalarında kahkahalar patlatacaktık ya, sıcaktan olsa gerek sadece gülümseyebildik! Oysa biz bir araya gelince acayip eğleniyoruz. Seri saçmalamada, Hakan'ın reklamcı kimliğinden ve deneyiminden yola çıkarak elbette benden çok iyi ama hani ben de epeyce ilerledim.

Baktık sıcak enerjimizi iyice almış, Meltem'in de aramızda olacağı ve onun mezuniyetini kutlayacağımız bir zamana erteledik kahkahalarımızı. kalan zamanda iş konuştuk. Konuşmanın sonunda en az iki ay daha buralarda kalmaya karar verdim. Sebzeli sabunuma kavuşmak için iki ay nedir ki?

Eh, eğer buradaysak ve ayın ondördü olmuş ise eş dost ile koşarak köprüye gidilip içilmeliydi. Öyle yaptık. Ben erkenciydim. Yarım saatten fazla gün batımında yavaş yavaş belirginleşen ayı ve sarayın geceyle örtülen silüetini seyrettim. Gerçekten hayatta daha güzel bir manzara var mı bilemiyorum. Ama bu görüntüde de ev gibi birşey var. Ay, sebzeli sabun ve saray kesinlikle ev duygusu veriyorlar bana. Kulağa pek sağlıklı gelmediğinin farkındayım ama zaten ben de pek sağlıklı sayılmam!!

Geçmiş zamanlarda bir sevgilim vardı, rutubet kokardı. Ayrıldık, yıllar geçti üzerinden ve hala ne zaman rutubet kokusu alsam aklıma gelir. Kokuların böyle manyakça bir gücü var işte. Tıpkı renkler gibi. Kimbilir bu durumda benim sebzeli sabun sevdamın ardındaki çağrışım ne? Ben bunu Londra'daki sonsuz huzurumla ilintilendiriyorum. Çünkü insanın yalnızca kendisi için nefes aldığı zamanlar öyle az ki hayatta. Hani kendin için uyanmak, kendin için çalışmak, kendin için gezmek, istediğin zaman temizlik yapmak ve hatta yapmamak, istediğin gibi giyinmek vs vs vs...

Her gün farkına varmadan bir bedel ödüyoruz sahip olduklarımız için. Oysa gerçek özgürlükte bedel ödemek yok. Belki derin duygular da yok ama en azından basınç altında değilsiniz. Buradaki tek tehlike, tekrar kafese dönünce hissedilen çaresizlik duygusu. Kimi kafasını kafese çarpa çarpa ölüyor. Yani mecazi anlamda. Kimi önüne getirilenle teselli bulup, parmaklıkların ardından seyrediyor yitirdiklerini. Kimisi de benim gibi kapının açık unutulacağı anı kollayıp, hayal kuruyor! Nasıl olsa açık unutacaklar....

Zor zamanlar ve kararlar bunlar. Yine de iyi günlerdeyiz ve daha iyilerine az kaldı. Nereden mi biliyorum? Kokusunu alıyorum. Hayatlarımıza isim vermekten daha fazla kaçamayız... Bunu anladık. Erteleyerek varılacak bir yer de yok. Kararsızlık ve anlamaya çalışmak zaten faydasız. Olanı tam da olduğu gibi kabullenmek tek çare. Geride bırakılanları didiklemenin ve "acaba" larla hırpalanmanın hiç manası yok.

Cevap vermeyi düşünmediğiniz mektupları açmayın. İçinde sizi havalara uçuracak cümleler bile olsa cevap vermeme kararı aldığınızı anımsayın... Bırakın geçmiş çekilsin önünüzden, sarayı seyredin siz. İçinizdeki sarayları onarın, her an konuk ağırlayacakmışcasına şen kalın. Karnınız için ve ruhunuz için güzel yiyecekler pişirin. Dostları kocaman sofralara davet edin. Güzel kokular sarsın etrafınızı. Benim sabunu mutlaka deneyin. Ah, bir de eğer benim gibi işsiz değilseniz mutlaka Camper'daki ucuzluğa bakın. Ayakkabılar beni bitirdi:)))

14 Ağustos 2008 Perşembe

Geçmiş Zamanı Ve Suat'ı Özlemek...


Bu gece uyumakla uyumamak arasında gidip gelirken, bunca zamandan sonra aklıma eski bir fotoğraf düştü. Nasıl ve neden onu düşünmeye başladım bilmiyorum. Belki Yasemin'in Şarkısı "Kuzgun" yüzünden oldu...
Sadece, aslında hayatıma ne kadar önemli bir etkisi olduğunu şaşırarak anımsadım. Belki ilk kez gerçekten onu özledim... Yıldızlara baktım, iyi ve mutlu olmasını diledim.
Bu kadın akademinin hala ve inatla akademi geleneğini sürdürdüğü yıllarda gelmiş İstanbul'a. Ailesi doğulu. Tabii ki upuzun siyah saçları ve simsiyah anlamlı gözleri var. Hırslı, derin hissedebilen, akıllı ve inanılmaz okuyan bir kadın. Hani okumak derken, her kuruşuyla kitap alan demek istiyorum. Üstelik okuduğunu anlayan ve anlatan bir kadın. Genç ama bilge. Yaşadığı coğrafyayı kavramakta ustalaşmış, sezgileri keskinleşmiş bir kadın. Aileden deli, ama gerçekten deli.
Karar verdiği zaman bütün dünya karşısında dursa bile asla vazgeçmeyen, ne yapacaksa sonuna kadar direnen. Gördüğüm en hayvan sever şahsiyettir de diyebiliriz onun için. Zaten kedi sevgisini pek çok tasarımında ve resimlerinde bol bol görmek mümkündür. Yani ben onu daima böyle anımsıyorum... Son yılları hiç aklıma getirmeden...
Suat, aslında adını hep duyduğum ve yıllar sonra tam ona ihtiyacım varken tanıştığım bir kadın. Onun kızının babası ile benim babam çok iyi dostlarmış geçmişte. Bu anlamda garip bir şekilde başladı bizim dostluğumuz. 1990'lı yılların başında sersem sersem sokaklarda dolaşırken kocasına rastladım. Çok severim ben Ali Güven'i. Ona selam söyledim. Fakat o bana hiç beklenmedik bir şekilde: "hadi bize git, bu ara iyi değil. Sana ihtiyacı var. Konuş onunla" dedi. Evi tarif etti. On dakika sonra kapıdaydım. Ben bile inanamadım bu hızıma.
Yorgun ve karanlık bir yüzle açtı kapıyı. Gülümsedik. İçeri davet etti. Bekliyor gibiydi, şaşırmadı. Oturduğu köşede daha yeni yapılmış bir kahve vardı. Bana da bir fincan kahve verdi ve sonra sandalyeye tünedi. O daima tünerdi, hiç otururken görmedim. Balaban'ın tablolarındaki kadınlara benziyordu: sırları olan bir ifadesi vardı yüzünün.
Ortak tutkularımızdan konuşarak başladık sohbete; müzik, ortaçağ, şövalyeler, kaleler, kargalar, efsaneler... Tam karşımda asılı resme baktım; kocaman bir kedi! Siyah, maskeli. Gözleri pırıl pırıl ve bakışları soylu. O gün isim verdim tabloya; Şövalye Kedi. İçimden ona da isim verdim ama hiç söylemedim.
İlerleyen günlerde bol bol kahve içtik, kitaplar verdi bana. Resimden, edebiyattan, ülkede olup bitenlerden, yaşadığımız yerin güzelliklerinden, dünyada yaşanan çılgınlıklardan... Şamanlardan, Selçuklulardan, Bizans'ın büyüsünden... Herşeyden konuştuk. Saatlerce, günlerce ve gecelerce... Onu tanıdıkça yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmayı anladım. Onu tanıdıkça güçlü kadınların kalpsiz olmadığını, aksine çok daha derin duygulara sahip olduklarını gördüm. Karşımda saatlerce konuşan kadının nasıl anlaşılmak istediğini gördüm. Kalbini güvenli bir yere bırakamamanın acısıyla kıvranan cümlelerine şaşırarak baktım. Onun gözlerinin içinde geleceğimi gördüm, benzer ve farklı yönlerimizle tanıştım. Kaçamadım.
O kadın 1995 yılında beni derin bir komadan çıkarttı. Elime tutuşturduğu kitap hayat hakkında okuduğum "en gerçek masaldı". Bana gerçeklerin safsata olduğunu, masalı da hayatı da yeniden ve yeniden yazabileceğimizi esinledi. Ve masalsı bir anlatımla karşımızdakini onikiden vurabilmenin tılsımızı bağışladı. Ben beceremesem bile, artık gücün kaynağını kavramıştım: Sadelik. Sadelik ve samimiyet! Bu nedenle masallarda hiçbir yerde olmayan tuhaf bir gerçeklik vardı, çünkü çocuklar sahtekarlığı hemen seziyorlardı. Suat'ın büyüsü içindeki saf taraftaydı.
Suat ve o kış okuduğum kitaplar kalbimde garip yerlere dokundu. Komadan çıktım ve bir daha asla o derece hasta olmadım! Ama birkaç yıl sonra o çok hastalandı. Sevdiği adama çocuk doğuracak ve bununla tek başına mücadele edecek kadar cesur olan kadın, tıpkı kuleleri bombalanan bir kale gibi düştü! İlk kez o zaman duydum prozac denilen ilacı. Ve ilk kez o zaman Mahler dinledim sabahın ilk ışıklarında. "Bu müzikte cenaze var ama bak hayat da var" diyerek bana, bedeninin o en yorgun saatlerinde bile umut vaad ediyordu.
Sadece yanında sessizce durabildim. Yaralarına dokundurmayacak kadar vahşiydi ama beni itemeyecek kadar yalnızdı... Bir kafeste gibiydik; o aç bir leopar ve ben, konuşabildiği tek dostu besili bir tavşan! O zamanlar bile bilgeliği ve donanımıyla büyülerdi beni, hatta düşünüyorum da depresyonu bile görkemliydi. Ruhunun her giysisi yakışıyordu ona.
Şimdi aradan geçen onca yıldan sonra inadına yaşamasıyla ürperiyorum. Değişen koşullara uyumu, inançlarıyla çelişen seçimleri, onu benliğinden uzaklaştıran ve ruhunu örseleyen bir adama gidişini... Orada kalışını... Sevdin mi onu gerçekten hala anlayamıyorum...
Ama sevmiş olmalısın. Gerçek aşk budur değil mi? İmkansız, yıkıcı ve öldürücü! Ve hatta bizi kendimize yabancılaştıran... Böyle midir?
Suat, 37 yaşından sonra kadın olmayı öğrendi. Aşık ve sevecen bir kadın! O zamana kadar insandı, belki sadece çocuk doğurduğu için kadındı. Ama sonrasında gitgide dişileşti. Dünya onu şifalı otlardan anlayan bilge bir kadından, içinde öfke patlamaları yaşayan bir cadıya dönüştürdü. Sivri dilli, yaralamaya hazır pençeleriyle daima savunmada...
Onu anmak istedim, bana masallar esinleyen, dostum olduğu günleri düşünmek istedim. Mutlu olmasını diliyorum. Onu hep küçük siyah kedisi Kömür'le ve tablodaki şövalye kediyle görüyorum rüyalarımda. Ve demek isterdim ki; benim de bir kedim oldu senden sonra, o da siyahtı ve adı Zeytin'di. Tanımanı çok isterdim...
Seni hala seviyorum. Artık hiç göremesem bile... Özlüyorum... Yazmak istedim bu gece.

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Kalbimize Küpe Olsun!

Aşağıdaki yazı bana bu akşam Nihal Hala'dan geldi. Geçenlerde dertleşmiş ve ilişkiler üzerine konuşmuştuk. Hepimize ders olsun diye taze taze yayınlıyorum. Gerçek dünyaya hoşgeldiniz!!!

Reha Muhtar'dan...

''Karımla aramız çok kötü'' diyen erkekler doğru söylemezler!..

Son günlerde meydana gelen birkaç olay, “karımla aramız çok kötü” diyen erkekler üzerine yazı yazmayı farz kıldı bana...Çünkü farkettim ki kadınlar, “karımla aramız çok kötü” lafına fena halde kanmaktalar...Artık kalpleri öyle istediğinden midir, içlerinden öyle geçtiği için midir, hangi kadını görsem, “karısıyla arası kötü olan erkek masalına” fena halde kanmakta...Onlara erkeklerle ilgili bazı sırlar vermeliyim...

1) Bir erkeğin “karımla aram çok kötü... Ayrılacağız herhalde” sözüne hiç inanmayın...Bu sözü söyleyen yüzde 90 kısa süre içerisinde ayrılmayacaktır...Aslında çoğu size tam olarak yalan da söylemiyordur...O anda sizin karşınızda yelkenleri suya indirdiğinden, havası ve duygusunu öyle gerektirdiğinden bir miktar öyle hissediyordur...

2) Bu hissi tamamen yanıltıcıdır...Bir süre sonra eve gittiğinde hanımefendi ona tam tersini hissetirecektir, kuşkunuz olmasın...

3) Bir erkeğin “Karıma aşık değilim... Onu sevmiyorum...” lafına da inanmayınız...Bir erkeğin karısına aşık olmadığı bir miktar doğru olabilir, ancak onu sevmediği kesinlikle yalandır...
Sevmiyorsa karısıyla zaten kalmazdı...Erkek organizması farklı çalışır...Karısını, ailesi, çocuklarının annesi falan filan diye önemser ve alttan alta annesiyle özdeşleştirerek sever...Bu aşk değildir, bir nevi bilinçaltında anne kaynaklı psikopatik bir bağlanmadır ve o kadın çoğunlukla vazgeçilmezdir...

4) Bir erkek karısını sevmiyorsa ondan zaten hemen ayrılır... Erkek evli kalıyorsa “Karısı mutlaka kendisi için bir şey ifade ediyordur... Ve bu ifade ettiği şeyi öteki kadında bulamayacağını düşünüyordur...”

5) Evli ve karısını seven bir erkek, başka bir kadına sadece cinsel değil, duygusal olarak da ilgi duyar...Sever sevilir...Ancak, “Çocuklar için devam ediyoruz... Aslında evliyiz ama evli gibi değiliz...” lafları tamamen maval okumadır...Erkek aslında çocukların annesi olan kadını “mazbut bulup, kader arkadaşı görüp” tutmak istemektedir...Yoksa hiçbir erkek sadece çocuk için evliliğini sürdürmez...Evlilik olmadan da çocuğun babası olacağını bilecek kadar akıllıdır...

6) Çocuğun büyümesini ve sonra boşanmayı düşünen genelde kadındır...Kadınlar kendileri böyle düşündüğü için erkeğin de böyle düşenebileceğini zannederler...Oysa erkek için çocuk evliliği bağlayıcı bir faktör değildir ve olamaz... Sadece kendisini ve çevresindekileri aldatmak için bu tezi işler...

7) Erkeğin ayrılmadığı karısı, sanıldığı gibi bitmiş bir ilişkinin figüranı değil, esas kadındır ama bu öteki kadınla duygusal bir ilişki yaşamasının önünde engel değildir...

8) Şimdi kadınlar için önemli ipucu:Erkek öteki kadına gerçekten çok aşıksa, ne yapar eder peşinden gider...Çünkü hiçbir erkek fena halde aşık olduğu kadını çok fazla uzağında tutamaz...Yalnız bırakırsa, kaçacağından korkacak, bunu göze alamayacaktır...

12 Ağustos 2008 Salı

Huzur Doğuda...



"I know a falling star can’t fall forever.

But let’s never stop falling in love."

İçimdeki kaset - gençler bilmez, eskiden kaset diye birşey vardı, en kabaca tanımıyla film makaralarına benzerdi ama karşılıklı iki tarafa da saran bir mekanizmaydı:)) - nedense durup durup bu şarkıyı çalıyor.

Garip ve anlamsız mutluluğum da devam ediyor. Külkedisi amman moralini bozma diye durmadan destek veriyor. Korkma, gayet iyiyim:)) Sanırım pilates ve Egemen'in Antep'den, Mustafa'nın Kayseri'den getirdiği yiyecekler beni manyakça güçlendirdi! Oh be sonunda deli gibi tatlı yiyerekten kilo almamanın yolunu buldum: pilates! Açıkcası evrenin sırrını bulmuş kadar mutluyum:)) E bu saatten sonra manken olmayacağıma göre daha ince olmak için bir sebep göremiyorum! Mustafa'ya da dedim; yorma kardeşim kendini, seni seven böyle sevsin! Sanki sadece yakışıklı adamlar ve güzel kadınlar mı mutlu? Peh!

Zaten etraftaki haberlere bakılırsa yakında hepimiz öleceğiz. Deprem, savaş, ya da doğanın isyanı sonumuz olacak. Mesela Marduk var değil mi? O gelip çarpabilir. Amman ne kadar korktum!

Vallahi yapılacak fazla birşey kalmadı kanımca. Nasıl olsa biz istesek de pek etkili olamıyoruz hayatın akışında. Büyüklerin dediği gibi: "sular akar yatağını bulur". Yapılabilecek tek şey sakin kalmak ve kadere inanmak. Çaba harcamayalım, yan gelip yatalım dedim sanıyorsa bazı omurgasızlar, heves etmesinler! Önerilen açık ve net olarak şudur: batılı hırslardan arınıp azıcık doğulu yönümüzü keşfetmek!

Elbette herkesin kendi ilacı var. Prozak ve benzeri ilaçlarla "aman bunlar bağımlılık yapmıyor zaten " diyerek uyuşup, asıl duygularını arkaya iteleyenler, ot içip "büyüklerimiz asırlarca içmiş, zararsız bu" diyerek mücadele güçlerini aşağı çekenler, buzdolabı önünde sabahlayıp, yiyerek çatlama rekoru kırmaya çalışıp, mutluluğu bu beyaz eşyada arayanlar, haftada bir aşık olup(!) salya sümük ağlayanlar ve "bu ne ya?" diye sorduğunuzda, "beni aşk* ayakta tutuyor " diyenler!!

Liste uzar da uzar. Ben bunların bir kısmını yaptım, hatta bir ara kendimi yollara da vurdum, benim olmayan hayatlarda yeni başlangıçlar bile yaptım. Olmadı, olmadı. İç huzur elde edilmedikçe hepsi kocaman bir yalan. Hayat sonsuzmuş ve zaman sabitmiş gibi yaşamak her geçen yıl kendimize yönelen öfkeyi arttırmaktan ve bizi uğruna fedakarlık ettiğimiz insanlara diş biler hale getirmekten gayrı işe yaramaz. Tecrübe ile sabittir bu cümle. Öyle bilmeden, denemeden gazel okuyor değilim.

Önerim mi? Sadece kendime bir önerim var idi onu da yaşıyorum zaten: Gün olup devran dönene kadar "iyi bir gün daha "yaşamakta inat etmek. Herşey yoluna girdiğinde elleri titreyen, tansiyon hastası, uykusuz bir kadın olmak istemiyorum.

Bu ay bitmeden yapılmasını önereceklerim ise şunlar olabilir:

Lotus Çiçek Tasarım Evi'ndeki çiçeklere bakın. Çünkü Ebru gerçekten yaratıcı bir kadın. (Bir daha evlenirsem kesin ona yaptıracağım çiçeklerimi:))

Pilatescadısı ile Powefull'da pilatese başlayın. Ve böylece ayrıca psikolog parası ödemeyin! (Bana ne kadar iyi geldiği ortada değil mi?)

Yelkene başlayın, hatta "Egeyat Sailing Club" üyeliğini araştırın ki, ucuza gelsin. (Üstelik beni de bol bol görürsünüz:))

Dolunay'da köprü altında için ve sarayın ardından doğan aya bakın. (Ben şahsen bunu hem bu hafta hem de gelecek hafta yapacağım:))

Vücudunuzun 3/4 ü sudan oluştuğu için** daima olumlu düşünceler içinde kalın, kendinizi mutsuz etmeyin ve asla kendi yalanlarınıza inanmayın! (Hala deniyorum ve her gün daha iyiyim).

Yani ben bu rotadayım. Uyanları alın, uymayanların yerine kendinizinkileri ekleyin. Hatta deneyip netice aldıklarınızı bana da anlatın. İnanın kurtuluşun tek yolu bu; arayacağız, deneyeceğiz ve bulacağız!

* Sakın aşka inanmadığım düşünülmesin, mesela Aylin ve benim Küçük Cadı feci şekilde aşıklar son zamanlarda:))) Sahtekar aşıklar var diye, gerçek prenslere haksızlık etmemek lazım.
**Bu konuya fazlasıyla takılıp kaldım, çünkü olumlu düşüncenin gücüne, hücre hafızasına ve kelimelerin yarattığı mucizelere artık iyice inandım.


11 Ağustos 2008 Pazartesi

İyi Bir Gün Yaşamaya Karar Verdim.

Yoğun, yorucu ve oldukça karışık bir hafta bitti. Diğeri ise bu sabah başladı. Yağmur diye inlemiştim son yazımda, bu sabah az da olsa yağdı gördünüz mü? Çünkü gerçekten ihtiyacım vardı ve gerçekten istedim!
İçimden inanmak geldi Burhan'ın Kuantum Fiziği ile ilgili söylediklerine. Dilerim doğrudur, nasıl olsa deneyerek kaybedilecek birşeyimiz de yok. Ne olur ki sabahları "iyi bir gün yaşamaya karar verdim" diyerek kalksam yataktan? Aklıma gelen öfkeleri, soruları kovalasam? Yapabilir miyim? Tabii. Özellikle güne Pilatescadısı ile başlıyorsam - ki kendisi bende fena halde alışkanlık haline geldi - bundan kolay ne var?

Aslında ben bilmeden epeyce yaklaşmışım Burhan'ın anlattıklarına. Yani yoga yaparken farkına varmıştım olumlu düşünmenin iyileştirici gücünün. Buna su ve bitkiler üzerinde yapılan deneyler ve bir kaç olay daha eklenince iyice emin oldum. Yani gerçekten istediğim her şeyin er ya da geç olduğunu anladım. Olmayanlar ya da olamayanlar ise benim kararsızlığımdan, yeterince istemeyişimden olmadı. Elbette aynı fikirde olmayıp, bütün bunlara züğürt tesellisi diyenler vardır bir yerlerde. Onlar da haklıdır, baktıkları yerden görülen tam olarak bu olsa gerek!

C.tesi günü yeni bir dostumun annesi vefat etti, gazetelerde ise çarşaf çarşaf savaş fotoğrafları vardı... Karnıma yumruk yemiş gibi hissettim. Oysa kısa bir süre önce Pekin Olimpiyatları'nın açılışı ile büyülenmiştim. Ve ne güzel bir gezegen burası diyordum... Bu karman çorman duyguların üzerine maneviyatı hiç gelişmemiş bir "adı lazım değil" ile kahve içme hatasına düştüm. Yalnızdı, hastaydı, üzülüyordum haline. Aslında değer veriyordum içindeki iyi tarafa. Fakat beni daraltan, acıtan ve çözümsüz kaldığım şeylere bu insan da eklenince iyice ikna oldum Burhan'ın anlattıklarına.

Tabii ki hayat toz pembe değil, tabii ki gücümüzün yetmediği şeyler oluyor ama şu bir gerçek ki olumsuz düşünce üreten ve her konuda kötümser cümleler savuran insanlardan kaçmalı. Hatta mümkünse telefon numaralarını unutmalı. Onlar sadece zaten zor olan hayatı daha da güçleştiriyorlar. Çözüm üretiyorlar mı ? Hayır. Bir sonraki buluşmada bir arpa boyu yol gitmişler mi? Hayır. Eeee? Ben hiç olmazsa etrafımdaki iyiliklerden mutlu olmaya gayret ediyorum; annemin artık iyice sapıtmış ve evin içine kadar giren kuşları, Külkedisi'nin yeni işi, Mehmetus'un Londra macerası, yazmakta olduğum masal ve hikayeler, Aylin'in yeni aşkı, Ali'nin yelken serüveni, Mehmet ve Semra'nın yeni evi... Bütün bunlar bana umut veriyor.

Sahip olmadıklarım ve olamayacaklarım üzerine düşünmemeye çalışıyorum. Kalp kaslarımı güçlü tutmaya ve akıl sağlığımı korumaya gayret ediyorum. Daha zor ve daha üzücü günleri görmekten kurtulamayacağımızı biliyorum. Ama onları zamansız davet etmiyorum hayatıma. Geldiklerinde düşüneceğim ne yapmam gerektiğini, şimdi değil. Yaptığım kaçmak değil, kabullenmek değil, uyuşmak ve ertelemek hiç değil. Sakin olmak sadece, olabildiğince...

Bu sabahla başlayarak kendimi günün hakkını vermeye ikna ettim. Yoga yaparken elde ettiğim enerjiyi anımsadım. Ayrıca son bir haftadır rüyalarımda güzel mekanlar görmeye başladım. Uyandığımda hatırladıklarımı aklımdan geçirip bir kez daha gözümde canlandırıyorum. Ve böylece beni mutlu edecek uzaklara hazırlanıyorum. Neyse ki internet her yerde ve benden kurtulamayacaksınız:)))

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Bozcaada ve Venedik.


Bu sabah kendimi alıp pilatese götüremedim - ama gün içinde Pilatescadısı'nı elbette gördüm - , çünkü bütün gece kalkıp kalkıp bulutları seyrettim. Ha yağdı ya yağacak diye kedi ciğere bakar gibi baktım. Yağmadı tabii. İçine tüküreyim benim yelkenciliğimin dedim. Havayı koklayamayan adamdan yelkenci mi olurmuş, peh! Al tekneyi yatır orsaya, bunu herkes yapar!

Az kaldı, yaz istese de istemese de gidecek ve şehrime misss gibi yağmurlu sabahlar gelecek. En fazla Eylül ortasına kadar canımı sıkabilir bu manasız sıcaklar ki, bence o da imkansız çünkü Burhan'la Bozcaada'ya gideceğiz. Bu durumda ben zaten tam istediğim gibi bir Eylül yaşıyor olacağım. Unutma Burhan, kazıya gidiyorum falan anlamam.

Bozcaada bende tıpkı Venedik gibi bir saplantı oldu. Ama nedense oraya her fırsatta gitmek istiyorum. Oysa konu Venedik olunca ayağıma kadar gelen fırsatları hep teptim. Neden? Bilmiyorum. Sanki zamanı değildi. Son haftalarda dergilerde ve kitaplarda bol bol karşıma çıkar oldu Venedik ve Bozcaada. Aradığım her şey oralarda sanki. Kostümler, daracık kendine özgü sokaklar ve o sokaklarda yaşayanlar, kahve, şarap, su (deniz ve kanallar), tarihi doku ve hala akan bir hayat...
Galiba 2009 bana kaçınılmaz seyahatler getirecek. Belki saplantılarımdan kurtulup karnavalda Venedik'de olacağım? Tam hayal etmediğim gibi tek başıma:)))
Bozcaada'ya gelince... O farklı. Oraya her zaman herkesle gidebilirsiniz; aile, dostlar, iyi rakı içen bir sevgili, şarap tadalım diye zıp zıp zıplayan bir arkadaş... Hepsi olur. Deniz güzel, kale güzel, sokaklar arasında sıralanmış tahta masalar ve sandalyeler güzel... Her daim zeytinyağlılar mis gibi, balık da var. E insan bu kadarla yetinmeli bence. Üstelik adada öyle bir atmosfer var ki hala bir yönü ile bakir. Ve hatta Bodrum'un en el değmemiş - yani olabildiğince el değmemiş - mahallesi olan Giritli Mahallesi'ni anımsatıyor. Adada Dalavera Memet yok, Madam Simone - dilerim yaşıyordur... - yok ve bana ait anılar da yok henüz...

Bozcaada'nın tamamını göremedim, yine de gördüğüm kadarı bana yetti. Ne yazık ki oradaki tek arkadaşım geçen yıl öldü; Yakar Kaptan. Oysa bana ısmarladığı kahvenin ve limana karşı yaptığımız sohbetin devamına ne kadar hevesliydim... Zaman işte; hain oyun arkadaşım.
Bu sabah canım Bozcaada'dan bahsetmek istedi. Nedeni de basit; derin hislenme*. Cenazeler, sevgili dostum Victor'un oğlu Ali ile yeniden tanışacak olmanın heyecanı, annemle yaptığımız manalı sohbet beni fazlasıyla duygulandırdı, düşündürdü... Hepsi bu!
*Derin hislenme neyin nesi dediğinizi de duyar gibiyim. Merak etmeyin, yeni öğrendiğim bu kavram hakkında uzun uzun yazacağım.

7 Ağustos 2008 Perşembe

Aylin.


Bitkiler hakkındaki yazıyı hala aklımdan çıkartamadım; dikenlerinden vazgeçen kaktüs beni derinden etkiledi. Tam üzerine seyrettiğim bir film de tuz biber oldu. Ben daha bunları sindiremeden Miami'den Küçük İnsan geliverdi İstanbul'a. Aradaki bağlantıya inanamayacaksınız ama gerçek!

Bu yazı dikenli bitkiler, inadına sevmek ve Küçük İnsan Hakkında...

Ufacık tefecik içi dolu turşucuk diye bir bilmece vardı eskiden, benim için bu tekerleme/bilmecenin cevabı: Aylin! Nam-ı diğer Küçük İnsan ya da Yapay Zeka!

Aylin, Karlar Kraliçesi'nin üniversiteden arkadaşı ve yakın dostu olmak sıfatıyla girdi hayatlarımıza. Karlar Kraliçesi kendi doğasında duman altı olurken, birbirimizi sisler arasında kaybettik. Yine de arada bir göz göze geldiğimizde kaldığımız noktadan devam edebildik. Artık gönlümde bir yeri var elbette. Ve fakat bu göz göze gelme anını bile Aylin'e borçluyuz. Neyse, bu başka bir hikaye. Bu yazı Aylin hakkında:))

Küçük İnsan'la ilk sohbetlerimiz arka bahçede olmuştur. Orada tanışmıştık. Minicik vücuduna beş beden büyük turuncu elbisesiyle sessizce gelirdi yanıma. Usul usul ama hiç susmamacasına anlatırdı; annesini, okulu, kaygılarını. O zamanlar sanırım ne ben, ne de o içindeki gücün farkına varamamıştık. Severdim onu, ama hakkı olduğu kadar çok değil...

Gel zaman git zaman arka bahçe insanlarından evlenenler, boşananlar oldu. Mezuniyetler, ölümler... Ülkeden kaçmalar... Ama ara ara hep görüşüldü. Taa ki bir gece Reks Sineması önündeki tarihi karşılaşmaya kadar.

Bodrum'dan yeni dönmüştüm. "Nasılsın?" dedi. "İyiyim" dedim. "Çalışıyor musun?" dedi. "İş arıyorum" dedim. O da bana "İş var, eğer istersen" dedi. İlk aracısız buluşmamız ve konuşmamız o geceden sonra gerçekleşti. Aynı iş yerinde çalışmaya başladık. Çok şey öğrendim ondan. Çok şey kazandım o şirkette. Külkedisi ve Mehmetus da bana oralardan hediyedir:))

Aylin'le ilk mucizemiz Oruç Aruoba oldu. Karlı bir sabah henüz kimseler gelmemişken Harbiye'deki iş yerimizin terasında günün ilk kahvelerini içip şiirden bahsederken, Benim "İle"yi okumamış olmama çok şaşırdı Aylin. Koca kadın olmuşum da "İle"yi hala okumamışım! Olmaz ki! Elbette müdahale etti ve bana "İle" alındı.

Bundan sonrası kalplere bahar geldiği zamanlara rastlar. Neden derseniz bu küçücük kadın benim buz gibi zirvelerimden asla korkmamış, çıplak ayakla karlı tepelerimde gezmiş ve inadıyla karları eritmiştir. Dikenlerime rağmen beni sevmekten, güvenimi kazanmak için yamacımda sakin sakin dolaşmaktan ve iletişim kurmaya çalışmaktan vazgeçmemiştir. Bana varlığının değerini anlamam için bir şans vermek konusunda inanılmaz kararlı ve ısrarcı davranmıştır. O ufacık bedene sığmayan bir enerji ile başımı döndürmeyi başarmış ve sonunda bahara teslim olmamı sağlamıştır. Bu noktada kendimi kaktüse, Aylin'i de azimli bilimadamına benzetiyorum. Artık bir tek dikenim bile yok Aylin için. O, ilk günden beri dikenlerimi hiçe saydı ve sonunda hiç oldular!

Aynı iş yerinde çalışmadığımız zamanlara geçildiğinde ise baharlarımız bitmemiştir. Aylin, başının üzerinde cıvıldaşan kuşlarıyla daima yanımda olmuştur. Tezimi yazdığım o inanılmaz zor kış gecelerinde en iğrenç makalelerimi bile çevirirken - bir tek satır için sayfalar dolusu yazıyı okumuştur maalesef! - asla yüzünü buruşturmamış ve son dakikaya kadar yanımda kalmıştır. Bugün kütüphanemde bir tez var ise bunda Aylin'in payı hiç az değildir.

Şimdi koca kadın oldu. Bizi cadılıkla ve beni de elebaşı olmakla itham edenlere bildiririm ki, evet bu kadın da bir cadıdır. Hem de en iyisinden! Peri masallarına mantık getiren bir cadıdır kendisi. Sihirli bitkilerden ilaçlar yapmayı bilir, ruha iyi gelecek kitapları, kıpır kıpır projeleri vardır. İnanılmaz güzeldir sesi. Hele bir şarkısı vardır ki: "Everytime I Feel Alone", ağlarsınız!

Artık bu şarkı beni ağlatmıyor. Çünkü Aylin aşık oldu. Sular aktı ve yatağını buldu. Denedi yanıldı, denedi yanıldı. Çocuklar büyüttü, adamlar avuttu ve sonunda onunla dans edecek, aynı yola gönül vermiş bir adam buldu. Özetlersek, oniki prensesten biri kurtuldu. Darısı kalan onbir prensesin başına!

Küçük İnsan, Küba/Fransa karşımı sevgilisiyle her sabah telefonlaşıyor. Tuvalete bile telefonla gidiyor. Ona bir sevgiliye alınabilecek en güzel iki hediyeyi alıyor: Kahve ve saat. Keyif ve Zaman. Yani en yalın şekliyle söylüyorlar duygularını birbirlerine...

Aylin güzelleşmiş. Yüzüne pembelik, bedenine daha da bir enerji gelmiş. Bir adam bir kadını güzelleştirir mi? Evet. Sean, Aylin'i daha da güzelleştirmiş. Bu bir masal değil elbette, Aylin'i tanıyalım yazısı. Bir masal yazacak mıyım? Evet. Aylin yaşayacak ve ben yazacağım.

Daha çoook işimiz var yapılacak: yumurtalı-tarçınlı ekmek yapacağız, akşama doğru marinada kahve içeceğiz, Aylin'in akademik başarılarını kutlayacağız, Sean ve çocuklarla capuera* yapmanın tadını çıkartacağız, Güney Fransa'da yaz tatilleri, yurdumda yelken gezileri, ekolojik besin fuarlarında cirit atmalar... Daha çoook uzar bu liste:)) İşte size Miami'den Küçük İnsan manzaraları.


*Aylin yapabileceğime inanıyor ama viedolar beni epeyce korkuttu!!!!

5 Ağustos 2008 Salı

Rapunzel & Külkedisi: Mevsimlerden Yaz.


Külkedisi için yazılmış ama hala bitmemiş bir masalın girişidir. Kendisine "mutlu yıllar" diliyorum....

I.
Artık kraliçelerin yaşamadığı ama onlardan kalan tüm kıyafetlerin ikinci el mağazalarında evden eve dolaştığı bir zamandaymış Rapunzel. Daha doğrusu aniden böyle bir sabaha uyanmış. Kendini, uzun zamandır içinde yaşadığı ormanın değil, hiç bilmediği bir caddenin kenarında bulunca uzun uzun düşünmeye başlamış; neden burada olduğunu ya da neden artık ormanda olamadığını?Öylece yürümüş, tanıdık tanımadık ruhların arasında günlerce dolaşmış. Acıkmamış, susamamış, uyuyamamış, sevinememiş ve hatta üzülememiş.

Bir sabah kalan bütün hislerini, çiçeklerini pek beğendiği bir kiraz ağacının dalına asmış. Sakin sakin dolanmaya devam etmiş sokaklarda. Dükkanlara girmiş, evlerin pencerelerinden içeri bakmış, çocukları izlemiş. Ne oyunlar eski oyunlarmış ne de çocuklar eski çocuklar.İlk şaşkınlığını aynalarla dekore edilmiş bir kitapçı vitrini önünden geçerken yaşamış; saçları kısaymış! O yerlere kadar uzanan, masallara ilham veren saçları en fazla omuzlarına değiyormuş! Ödü patlamış birden, nasıl misafir kabul edecekmiş kuleye? Nasıl? Zaten kule neredeymiş? Nereden başlayacağını bilememiş üzülmeye. O da ertelemiş üzülmeyi; usulca katlamış endişelerini ve elbisesinin delik cebine koymuş.

Derin bir nefes aldıktan sonra kitapçının kapısından içeri süzülmüş, raflardaki ciltlere bakarken ona ait günlüklerinden derlenen bir hikaye kitabı bulmuş. Fakat kitabın kapağındaki kadın kendisi değilmiş, hatta benzemiyormuş bile! Rapunzel, kitabı alarak çıkmış dükkandan. Satıcı avaz avaz bağırdıysa da ardından durmamış, çünkü duymamış. Soylu kulakları için çok akortsuzmuş adamın sesi.Kulesini ve prensini -tabii varsa - nerede, nasıl kaybettiğini bilemediği bir zamanda, aklında onlarca soruyla deniz kıyısına kadar yürümüş. Bulduğu ilk banka oturmuş.Yağmur yağmış, güneş açmış, yapraklar bir yeşil olmuş bir turuncu. Ardından bembeyaz kaplanmış tüm sokaklar. Tam üç yıl seyretmiş Rapunzel hayatın akışını oturduğu banktan. Ama üç yıl onun iç zamanıyla olsa olsa üç saat sürmüşmüş...Tekrar kitapçı dükkanına gitmiş, ne tesadüf ki vitrinde yine aynalar varmış o yıl ve Rapunzel bu kez sadece kısa değil aynı zamanda beyazlamış olduğunu görmüş saçlarının!
İşte o dakika anlamış; zaman biz onda iz bırakmasak bile bizde mutlaka iz bırakan hoyrat bir güçmüş. Silkmiş omuzlarını, kızmamış zamana.

II.
Kaybettiği yıllara aynanın içinden geçerek geri dönebilmek ümidiyle bir hamle yapar umutsuz prenses ama buz gibidir ayna, almaz onu içine. Kaçmak ister, sadece kaçmak. Bulunduğu zamandan, gezegenden ve hatta bedeninden kaçmak. Başka bir canlı olarak ve hatta başka bir alemde yeniden doğmak ister. Çözemez aynaların dilini, kaldırımlardaki zamansızlığı, elbiselerinin masal kitaplarında kalışını.Kendi varlığına sahip çıkamayışına üzülür Rapunzel. Herşeyi silemeyeceği için yeryüzünden silinmiş olmayı diler tüm kalbiyle. Nasıl olsa kuleyi kaybetmiştir. Bütün ağaçlar da kesildiğine göre - çünkü caddede tek bir ağaç yoktur -gidecek bir orman yoktur anlaşılan. Arada kalmıştır işte; masal da değildir, gerçekte.
Masal olamayacak kadar gerçek ve gerçek olamayacak kadar masaldır kayıp prenses!

III.
Rapunzel için yaşam, kışın göz kırpan güneş kadar umut vaad eder; yani neredeyse hiç. Hala kayıptır! Sanki tüm anıları kar tanelerine binmiş ve uzak ülkeler gitmiştir.. Renkleri kaybetmiş bir kör gibiydir kalbi, duygularını kaybettiğini anlar... Üzülür ama ağlamaz.
Her kar tanesini avucunda saklamak ister. Artık anıların gün ışığında bile içini ısıtmadığını düşünür. Korkar. Kalbini kaplayan buz hiç çatlamayacak ve asla masalına dönemeyecek olma ihtimalinden korkar. Ağlar, ağladıkça yaşlar avucundaki karları daha da hızlı eritir!

Limana iner Rapunzel ve mermer aslanının üzerinde, şövalyelerle savaştığı zamanları anımsar. Limanın daha doldurulmadığı, saçlarının upuzun olduğu zamanları düşünür. O yıllarda nedir onu elinde tahta kılıcı ile güçlü kılan? Sakın kalbini sevgiyle dolduran hayatı olmasın? Verilen hediyelerin geri alınabilmesini, hayatı boyunca hiç anlayamaz. Uzun uzun kolundaki bileziğe bakar, sadece o kalmıştır!

Tekneleri seyreder. Balığa çıkanların boş kalan yerlerini, mavi yolculuğa çıkanların rıhtımda bıraktıkları halatlarını ve mor yolculuktan dönmeyenlerin limanda unuttukları ayakkabılarını. Aralarından biri özel yapımdır. Eline aldığı ayakkabının içindeki ayağı anımsar Rapunzel; beyaz, bembeyaz..

IV.
Nasıl olduğunu anlamadan saat 12.00 yi vurur ama Rapunzel, Külkedisi olmadığı için bunun önemi yoktur. Zaten zaman hangi zamandır ve on iki bu yüzyılda ne demektir acaba diye düşünür. Külkedisi’ni düşünür, koşarken kaybettiği ayakkabının ona dönüşünü... Gözleri dolar, ağlamaz. Ağlayamaz.

Tam karşı kaldırıma geçecekken biri çarpar Rapunzel'e. Eski bir dosttur ama anımsayamaz onu hangi masaldan tanıdığını. Aslında bir önemi de yoktur çünkü saat neredeyse 12.00 olmak üzeredir. Kurşun Asker’i (daha sonra kesinlikle anımsar) elinden tuttuğu gibi koşar adımlarla ilk gördüğü kulenin merdivenlerinden tırmanmaya başlar. Nefes nefese altıncı kata ulaşırlar. Oraya kadar yeter solukları. Kapıyı çalar Rapunzel, güzel bir kadın çıkar karşısına ve onları içeri davet eder.

Böylece haftalar sonra ev sıcaklığında kalbi ılınan Rapunzel ve tabii ona eşlik eden Kurşun Asker neşe içinde sofraya otururlar. Her şey ışıl ışıldır. Kocaman bir saat vardır evde ve yemek bittikten az sonra vurmaya başlar; tam on iki kez..
Ev sahipleri ve davetsiz misafirler, uyumakta olan minik bir bebeğin odasına gider ve ona kadeh kaldırırlar. Ona ve temsil ettiği tüm güzelliklere; umuda, aşka ve sağlığa.

Kurşun Asker balerini özler ve üzülür ama Rapunzel'in özleyecek kimsesi yoktur. Hala anımsayamamaktadır hangi prensi hangi masalda kaybettiğini. Ya da aslında aralarından birini gerçekten kazanmış olup olmadığını!

Önemsemez Rapunzel, bıkkınca omuz silker anılara. Yeni bir yıl başlamıştır ve gerisinin önemi olmamalıdır diye düşünür, hiç olmazsa bir gece daha erteler üzüntüyü.
Avucuna dökülen yaşlarını olanca gücüyle pencereden savurur.

V.
Yeni Yılın Sabahında...Ormanını kaybeden Rapunzel, çıkılacak başka bir kule olmadığını anlayınca, koşarak gördüğü ilk kuyuya atar kendini. Dibine kadar gün ışığı alan kuyu inanılmaz derindir. Rapunzel korkar, ama kulede korktuğu kadar değil. Bu korku, tekbaşına verilecek bir savaş için gereken gücü bulamazsam endişesidir sadece. Yani onu yaralamaz ve kanatmaz. Eteğini kemiren fareleri kovalar, sonra gülmeye başlar. O kadar çok güler ki kuyunun yanından geçenler kahkahalarını duyup anlamlandırmaya çalışırlar; bu kuyunun cadısı mı vardır? Ya da ruhlar mı saklanmıştır derinliklerinde? Kim nereden bilsin ki dünyanın en önemli masallarından birinin prensesi saklanmakta kuyuda! Hani sizin aklınıza gelir mi sanki?

Fareler devam eder eteğini kemirmeye fakat kalbindeki ağrı git gide azalmıştır prensesin. Kim olduğunu, hangi kuleden kaçıp, hangi zindana kapatıldığını umursamaz artık. İçindeki yeni bir hayata uyanma arzusuyla uykuya dalar.Ve tam uyku gözlerine çöktüğünde, kocaman bir torba atılıverir kuyuya! İçi tıka basa eşya doludur.
Torbayı atan Külkedisi'dir! Bir önceki gece kocasını, elinde cam ayakkabı ile Karaköy’deki yokuştan inerken gören Külkedisi yıkılmıştır. Fakat o kendini kuyuya atmak yerine, kocasının en güzel ve en pahalı giysilerini atmayı tercih eder. Üzerine yağan kıyafetlerle uyanan Rapunzel hemen torbayı açar ve aceleyle üzerine birşeyler giyer. Malum fareler lime lime etmiştir elbisesini. Tırmanmaya başlar yukarıya doğru. Aaa demek kuyu dipsiz değilmiş diye düşünür. Hayret!

Tam elini kuyunu kenarına attığı anda Külkedisi ile göz göze gelirler. Kolunu kuyuya dayamış, hüngür hüngür ağlayan Külkedisi öylece bakar Rapunzel'e. Nerede tanışmış olduklarını anımsamaya çalışır. Kafası darmadağınıktır. Birbirlerine gülümser ve şöyle derler: Seni hangi masaldan tanıyorum?

Çok sürmez yakındaki çay bahcesine oturmaları. Külkedisi bir tost söyler bir de çay, Rapunzel ise kahve. Külkedisi formuna dikkat eden zarif bir kadındır. Kumral saçlarının teniyle uyumu ve tam da yaşadığı yüzyıla yakışan kıyafetleriyle göz kamaştırıcıdır. Rapunzel içten içe sevinir, Allahtan Külkedisi onun elbisesini görmemiştir! Ayrıca epey zevkli kadın diye düşünmeye devam eder; baksana kocasının elbiseleri bile harika! Tuhaf olan Rapunzel'e tam gelmesidir kıyafetlerin, demek ki zindanda çok kilo aldım diye düşünür. Zindan? Ruhu erirken bedeni semirmiştir belli ki!

Uzun bir sessizlikten sonra dost olurlar. Zaten ne kalacak yeri ne de arkadaşı yoktur Rapunzel'in bu yüzyılda ve Külkedisi'nin teklifini kabul ederek onunla sarayına doğru yürümeye başlar.
Külkedisi'nin sarayı inanılmaz güzeldir, elbiselerindeki sadelik yaşadığı sarayın her noktasında aynı incelikle devam eder. Onun başına gelenleri anlamakta güçlük çeker Rapunzel, neden bir tek ayakkabı bu denli değerlidir ki Külkedisi için? İstese onlarca cam ayakkabı alamaz mı sanki??

Harika bir odaya yerleşir. Tüm pencerelerin denize baktıgı muhteşem bir noktadadır odası, kendini evinde hissetsin diye burayı seçmiştir Külkedisi. Oysa Rapunzel'in en son ihtiyacı olan şey evini anımsamaktır! İkisi de yorgundur ve öylece uyuyakalırlar tüm pencereleri denize bakan odada.

VI.
Ertesi sabah herşeyle ve herkesle dalga geçen martıların çığlıklarıyla yankılanır odanın duvarlarında. İnadına berrak, inadına güzeldir gün. İki kadın birbirlerine bakar ve gülümserler. Bir gün önce bambaşka yerlerde – kuyularda!! - uyanmış iki yabancıyken bugün kader birliği yapmışlardır. Hayat adı verilen masalda birlikte yazacak sayfamız olmalı diye düşünür Rapunzel, Külkedisi ise çok acıktığını. Farklı ve bir o kadar alışılagelmiş olan hikayeleri için ilk adımı atarlar ve mutfağa inerler.

Her şey karmakarışıktır raflarda, bütün odaları, üstü başı pırıl pırıl olan Külkedisi'nin mutfaktaki dağınıklığına anlam veremez Rapunzel. Birşeyler yemek için buzdolabını açtığında ise dehşet içinde kalır: bomboştur! Tezgahta iki paket tost ekmeği ve bir kalıp peynir vardır sadece.

Her öğün tost yemektedir Külkedisi, bu sebeple sinirleri bozulmuştur. Zamanla prensin evlendiği sağlıklı ve mutlu prensesin yerine ağzının tadı kalmamış bir kadın gelivermiştir. Hem ruhu hem de bedeni zayıflayan Külkedisi çözemediği öfkesine yenilip prensden de olmuştur. Onun bu haline inanılmaz üzülen prens, elindeki ayakkabıyla yeni bir prenses değil, karısının ayağına uygun yeni bir ayakkabı arayışındadır aslında. Amacı Külkedisi’ni yeniden gülerken görebilmektir. Fakat ne tuhaftır ki onu elinde ayakkabı ile gören Külkedisi bambaşka yorumlamıştır olup biteni.. Masalları zamansız bitmiştir; sadece konuşamadıkları için... Başka bir masala geçmelidir Külkedisi.

Rapunzel'in durumuna gelince...
Hayatının önemli bir kısmını kulede geçiren Rapunzel aslında bir kulede değil deniz fenerinde yaşadığını yıllar sonra anlar, tıpkı prens sandığı kocasının kötü talihli bir balıkçı oldugunu anladığı gibi. Hayatı yanlışlıklar komedisine dönen prenses, en sonunda iğrenç kokan balık halinin ana kapısını açık bulur ve kaçar. Kızgınlığı ne deniz fenerine, ne de talihsiz balıkçıyadır artık. Bu kaçış sırasında başını kayalara çarptığı için üç koca yılı kim olduğunu anımsayamayarak geçirmiştir. Ama kuyudan çıkacak gücü bulduğu an, bir kule olmadan yaşayabileceğini anlar.

Hafızasını kazanan Rapunzel ve aylar sonra ilk kez karnı acıkan Külkedisi birlikte markete gitmeye karar verirler. Aylardan Ağustos, mevsimlerden yazdır. Rapunzel bir şapka rica eder güneşten korunmak için, Külkedisi ise bronzlaştırıcı kremini sürer aynanın karşısında. Göz göze gelir gülümserler.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Bitkiler, Empati, Kelimeler Vesaire Vesaire...

Bu sabah mail kutuma bitkilerle ilgili ilginç yazılar gelmiş Pilatescadısı'ndan. Bir bilimadamı bitkilerin insan düşüncesini okuyabildiklerini tesbit etmiş. Neyse ki konuşmuyorlar!
Hatta bir bitkiyi yalan makinasına bağlayıp gerçekten bir enerji dalgası yaratıp yaratmadığına bile bakmışlar. Ve karşısındaki adam yaprağını yakacağım diye düşündüğünde, bitkinin bağlı olduğu aletteki dalgalar allak bullak olmuş!

Bir diğer çalışmada ise adam yıllarca kaktüsü dikenlerine ihtiyacı olmadığına ikna etmeye çalışmış. Ona, kendini güvende hissetmesi için telkinde bulunmuş. Durmadan "senin dikenlere ihtiyacın yok, ben korurum seni" demiş!! Ve başarmış, kaktüs dikenlerini bırakmış!! Bu beni çok umutlandırdı:))

Peki bunu anladık da, acaba soluyor ya da ölüyor olmaları sadece fizik koşullarla değil ruh halleriyle de mi ilgili? Yani eveleyip gevelemezsek acaba bitkiler depresyona da mı giriyorlar? Mesela ben bir bitkinin karşısına geçip şöyle desem: "hey dostum eğer çabucak çiçek açmazsan seni balkondan aşağı atacağım!" Sizce korkup çiçek açar mı? Yoksa "hadi len" diyerek küser mi bana? Bilemedim...

Neyse, dün akşam televizyonda bir belgesel seyrederken, reklam arasında o kanaldan diğerine geziniyordum ki, "Ölü Ozanlar Derneği" başladı! Aldım elime örgümü* geçtim filmin karşısına. Aylardan Eylül, akşamlardan Pazar diye niyetlenip oturdum. Unutmuşum ben bu filmi ne kadar beğendiğimi. Hikayenin etkileyici erkeği iflah olmaz romantik Robin Williams kocaman kocaman laflar edip duruyor "şiirin beşyüz yılı" adlı kitaptan! Bakınız seçmeler:

* Hayat olmayan şeyleri iteceğim ve öldüğüm zaman yaşamamış olduğumu görmeyeceğim.
* Sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirebilir.
* İnsanlar sadece hayallerinde özgür olur.
* Çoğu kişi sessiz bir çaresizlikle yaşar. Buna teslim olmayın, kalıplarınızı kırın.
* Ormanda yok ikiye ayrıldı ve ben daha az kullanılanı seçtim.....
* Ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu öğrenmek istemiyorum.

Takdir edersiniz ki son sahnede ağladım. Tüm yaşamadan ölenler için üzüldüm, sessiz çaresiz öylece kala kalanlara... Her yazı bir yere mi bağlanmalı? Üzüldüm işte!

Filmin üzerine bu sabah bitkilerle ilgili mail de gelince, kelimelerin gücüne iyice ikna oldum. Ki zaten inanırım. Yani diyorum ki gerçekten dikkat etmeli bir şey isterken ve istemezken. Bize gündelik gelen bir kelimenin manasızca tekrarı olmadık sonuçlar yaratabiliyor.

Geçenlerde de bir arkadaşım hastalık sahibi insanlarla empati kurma demişti. Ondaki hikayede karısını çok seven bir adam onun ölümünden sonra yaşamak istemediği için durmadan endişeleniyor. Ve sonunda aynı hastalığa yakalanıyor. Üstelik karısından çok daha hızlı bir şekilde ilerliyor hastalığı ve muhtemelen ondan evvel ölecek.
Hani sevgilisi öldü, ardından uzun yaşayamadı denir ya, bal gibi oluyor işte! Ayrıca bana ders oldu, artık kimseye odun da demeyeceğim, baksanıza bitkilerde bile his var.

Dünya çok karışık bir yer oldu. Ne diyeceğimi bilemedim...



*Muse'a atkı örüyorum, kısmetse bu sonbahara yetişecek!

3 Ağustos 2008 Pazar

Sünger Memet*


Yıldızlara göre bana aşk yokmuş Ağustos'ta, aman çok korktum! Sanki Temmuz'da ya da Haziran'da var mıydı? Yemişim yıldızları :))

C.tesi tüm gün, bana aşktan fazlası vardı. Külkedisi'nin söylediği gibi: "doğa boşlukları sevmez". Ben hiç sevmem. Onun bu lafı bana Londra metrolarında yapılan anonsları anımsattı: "mind the gaps please!" Ben de öyle yaptım, nefessiz yaşıyorum günlerimi ama gayet dikkatliyim. Deliler gibi okuyorum, yazıyorum, spor yapıyorum ve dostlarımla, ailemle neşeli sofralar paylaşıyorum. Oh be!

Neyse, C.tesi sabahı annemle harika bir kahvaltı yaparak başladım güne, ardından Pilatescadısı geldi; ışıklı fikirleri ve elmalı kurabiyeleriyle içimi şenlendirdi. O gidince Orhan ağabey ve Erol Hocamla tersaneden yeni gelen kızımızın hızına bakmaya çıktık. Ama görmeliydiniz, bizim kız sadece 9 metre boyunda ama 8 knot yaptı dün! Marmara'da uçurdu bizi. Üstüm başım su içinde kaldı ve çürüklerimden delice zevk aldım. Yelkenlimizin tek eksiği iyi bir müzik sistemi. Fonda Muse'dan "Bliss" olsaydı ya bangır bangır!!

Bu hız denemesinden sonra koşarak eve geldim ve Külkedisi'nin sürpriz partisi için mutfağa girdim. Arada Muse ( Nam-ı diğer Şıkır Şıkır Koko Musti ) aradı, "atla gel kardeşim" dedim. Tam makarnanın sosuna bir paket daha mı krema koymalı derken de, M. Ersan aradı, ona da "haydi dostum buyur" dedik. Kapı çaldı: Mehmetus da gelmiş! Tekilası, hediyeler, çiçekler... Ohoooo daha gece şimdiden bu kadar güzelse dedim ama biraz erken demişim!

İnsanlar geldikçe eve neşe doldu. Doğa boşlukları sevmez... Bizim ev hiç sevmez! Tek endişem benimle baş başa kalmayı daha fazla tercih eden Külkedisi'nin bu curcunaya tepkisiydi.

Yemek yapmak çok büyük zevk, eğer her pişirdiğinize razı olacak kadar sizi seven insanlar yiyecekse. Ben bir şekilde yemek işini hallettim ve hep beraber sofraya geçtik. Tabii ki gecenin sürprizi havalı şalvarı ve seksi pabuçlarıyla Maviay ve değerli eşi Evli Şişko idi. Külkedisi onları kapıda görünce epeyce şaşırdı. Fakat ne yazık ki bu tatlı çift Mehmetus'la tanışamadı çünkü onun böbrek sancısı tuttuğu için sofraya oturamadan hastaneye gitti:(

Aklımız onda kaldıysa da, neşe içinde bir yemek oldu. Fakat ardından M. Ersan da apar topar gidince bu ne hareket ya dedik tabii. Kalan sağlarla sohbete ve yemeğe bir süre devam ettik ama Mehmetus taş düşürürken evde keyifle kalmak olamadı... Atladık arabaya ve onun yanına gittik. Fakat işin harika tarafı, meğer aynı saatlerde aynı hastanede Maviay'ın bir arkadaşı doğum yapmış! Yehu, bir bebeğin heyecanıyla yeniden keyiflendik.

Acile mi gittik yoksa gece kulübüne mi inanın emin değilim. En son ne zaman bu kadar güldüğümü de anımsamıyorum. Mehmetus'un kolunda serum, böbreğinde 5 mm. taş ve elinde su sanırım saat 1.00' e kadar oradaydık. Üstelik bir tek dakikasında bile sıkılmadan. Bir tek dakikasında bile burada ne yapıyoruz demeden. Muse, Maviay, Evli Şişko, Külkedisi, ben ve elbette Mehmetus acilin altını üstüne getirdik! O damacanalar dolusu suyu, ufacık tefecik Mehmetus neresine içti ve de o mesane ne ebattaydı da dolamadı gerçekten şaştık kaldık.

Mehmetus oldu Sünger Memet, Maviay'ın dal gibi kocasına da Evli Şişko adını verdik. Bir söyleyip on güldük. Aslında fazla içmemiştik ve hatta evde hala durmakta olan bir şişe tekilamız var idi ama demek artık hazırmışız gülmeye. Külkedisi ile şöyle bir bakıştık da, oldu bu iş galiba; neşe geri geldi Ağustos ayında. Son altı ayı hatta geçen bir yılı acilde bıraktık dün gece. Nasıl olsa bizim acil ihtiyaçlarımız giderilmişti ya, varsın ihtiyacı olanlara kalsın eteğimizden düşenler dedik.

Hiç bir şey göründüğü gibi değil hayatta; neşe kimde, huzur kimde, para kimde asla bilemezsiniz... Mükemmelliyetçi insanların çektiği ızdırabı ve baskıyı bilemezsiniz. Kalbini kiralayan ve kiracısı tarafından korkunç zararlara uğratılan kadınların ve erkeklerin acılarını bilemezsiniz... Yanlış ata oynayan kumarbazın öfkesini anlayamazsınız... Ölüm geldiğinde aslında yaşamadığını öğrenen adamın dramını da bilemezsiniz... Herşeyin satılık olduğunu sanan züppenin kendine 100 gr. mutluluk alamayışının ağırlığını hissedemezsiniz...

Kişisel tarihimden ve etrafımdaki hayatlardan yüzlerce örnek verebilirim herşeyin göründüğü gibi olmadığına dair. Ama bu değil ki demek istediğim. Demek istediğim şu: Hiç bir şey göründüğü kadar umutsuz ve kötü de değil. O an için herşey tepe taklak olmuş gibi gelse de, aslında tam altında ya da yamacında iyi bir şey saklanıyor olabilir. Yeter ki elinizi uzatın ve onu çekip alın. Tıpkı bizim yaşadığımız gibi. Yani, güzel bir C.tesi gecesi tam hastalıklar ve acil servislerle allak bullak oldu derken, altı kişi olmadık eğlencenin içinde bulduk kendimizi. Bize sunulanı aldık çünkü; birlikte olmanın güzelliği. Unutulmaz bir gece yaşattı bize Külkedisi'nin sürpriz partisi ve Süger Memet'in 5 mm. lik böbrek taşı.

Mehmetus o gece böbrek taşını düşüremedi ama ben kalbimi tıkayan kırgınlık balonunu patlattım. Çünkü anımsadım: "doğa boşlukları sevmez" ve anladım: "mind the gaps please".

Sen de anımsadın değil mi Külkedisi? :))


*Neden Sünger Memet, çünkü litrelerce su içti ama saatlerce dolduramadı mesaneyi!!!

1 Ağustos 2008 Cuma

Affettim ve Dilek Diledim Bu Gece.

Yaz mevsiminin son ayına güneş tutulmasıyla başladık. Cadılar dileklerini dilediler... Hatta az sonra geceyarısını geçince tekrar dileyecekler. E ben de boş durmadım tabii... Bugün yaşadığımız sizin bildiğiniz bir tutulma var, bir de o tutulmaya bağlı bambaşka açılımlar var ki bunları görmek için epeyce iyi kalpli olmak lazım. Ben görüyor muyum? Evet! Zaman zaman kalbimin karanlık yüzüne yenilsem ve içimi öfke kaplasa da genellikle ışıkta kalmaya, iyiye doğru ilerlemeye çalışıyorum. Açıkcası bu anlamdaki gelişimimden gayet memnunum. Herkes biraz zorlasa ve iki adım fazla atsa bütün galakside karnaval ilan edilirdi, durmadan vur patlasın çal oynasın yapılırdı. Ama nerede???

Neyse, karma temziliğinde Külkedisi başı çekmekte bu yaz. Ben de kendisine yetişeceğim diye telef olmaktayım:))) Ama iyi gidiyoruz. Yıllarca birlikte antreman yapmış yüzücüler gibi her turu beraber dönüyoruz ne hikmetse. Kimi zaman ben onu bekliyorum, bazen o beni. Bu gidişle 2009 kaçınılmaz olarak bize çalışan bir yıl olacak.

Güneş tutulması bana zaman takıntımla ilgili bir dur sinyaliydi sanki. Gerçi ben endişemin kaynağından kurtulunca zaten sakinleşmiştim ama böylece yukarıdan da onaylandığımı hissettim. Kitap tanımaz olduğumu itiraf ediyorum fakat, bu tavrım evrendeki uyumu ve enerjileri görmezden geldiğim manasını taşımaz. Mesela ne çağırsam geliyor!! Bu nedenle sakinleşmeye ve ağzımı hayra açmaya karar verdim. Yaşadıklarımın sorumluluğunu üstleniyorum, ben çağırdım onlar geldi. Öğreteceklerini öğrettiler. Anladım mı? Eh! Biraz zaman lazım:)) Malum az çiğnediğimiz yiyecekleri sindirmek nasıl zorsa, hızlı yaşanmışlıklar da aynı şekilde hazım sorunu yapıyor bünyeye:))

Bu akşam uzun zaman ara verdikten sonra Külkedisi * ile yoga yaptık. Bana hep sorulan ve anlayamadığım garip bir sorudur: "yoga gerçekten iyi geliyor mu?" Vallahi yogayı bilmem ama Nazmi Hoca ile kadim sözleri tekrarlamak epeyce rahatlatıyor. Neyse, bu akşam Nazmi Hocam kadim sözleri tekrarlamadı ama ona yakın şeyler söyledi yine. Aslında sözler çok basit, akşam yatağa yatınca kendi kendinize söylerseniz inanın hiç kabus görmezsiniz. Şifreyi veriyorum:

nefreti at ( nefes ver ), sevgiyi al ( nefes al ) , korkuyu at ( nefes ver ), güveni al ( nefes al ), öfkeyi at ( nefes ver ), sevinci al ( nefes al )....

İşe yarıyor mu derseniz, evet yarıyor. Söylediğiniz söz sizin oluyor çünkü. Tıpkı bir elbise giyer gibi sözcükleri giyiyor ruhunuz. Ve size yakışanı giydiğinizde güzelleştiğinizi hissediyorsunuz.

Hani annemin habitatından bahsetmiştim ya size, işte iyi sözün iyilik, iyi düşüncenin de iyilik getirdiğine habitat içinden bir örnekle son vermek isterim. Benim annem, kuruyan çiçekleri bile atmaz; boş ve manasız saksılar bazen aylarca öylece durur balkonlarda. Ama nasıl ve nedendir bilinmez, bir süre sonra o saksılarda bir şekilde yeni bir hayat başlar. Mesela en son "atalım şu begonvili sinir oldum" demiştim. Ama annem "ona biraz zaman tanıyalım" demişti ve dün sabah baktım yeni yeni çiçekler açmaya başlamış güzel begonvil. Oysa dökülmüştü tüm çiçeklerini ve hızla ölüyor gibiydi. Annem ondan vazgeçmedi. Sabır ne büyük erdem değil mi? Sabır ve iyi kalpli olmak ise büyük bir büyü:)))

Ah bir de affetmek var. Bunu da söylemeden gitmeyeyim. O kadar yoga yapmışım ve zihnim, kalbim silkelenmişken anımsadıklarımı paylaşmadan yatmayayım.
Affetmek gerçekten önemli, yaşadığımız her ne ise kendimizi ve karşımızdakini affetmeden devam etmek imkansız. Affetmedikçe ilerideki iyi gelemeyecek çünkü...
Külkedisi affetti, artık yolu açık. Ben de uzun zaman önce affetmiştim, hatta yaşadıklarıma ne kadar da değer verdiğimi anımsadım geçenlerde. Şimdi yine affedeceğim ve üzerime düşeni yapacağım: devam edeceğim.

Hadi hadi çıkın dışarı ve dilek tutun, bu defa olacak, söz veriyorum:)))

*Külkedisi ben yokken yogada acayip ilerleme kaydetmiş. Aldığımız duyuma göre asanaları öğrendiği sihirli bir kitap varmış!!:))