31 Mart 2008 Pazartesi

Feleğin Çarkına Takılan Yarış..

Beyoğlu'nda Barok.

Cuma akşamı Barockband Munchen Konseri'nden can havliyle çıkan ben, sevgili Nihal Hala ile içtiğim bir kadeh şarapla ancak toparlabildim. Eğer topluluk on dakika daha çalsaydı korkarım Erken Dönem Avrupa Müziği ile olan tüm bağlarım kopacaktı! Gerçekten, Monteverdi dışındaki her saniye hırsımdan yaş doldu gözüme. Yanımdaki amca, muhtemelen amma hassas kadın demiştir ama nereden bilsin ki daralmış, ölüyordum!!

Fenerbahçe Marina'dan Ataköy Marina'ya Uçuş!

Ertesi sabah 6.00'da uyandım. Uzun bir gazete keyfinden sonra yukarı çıkıp Eda Liza'dan şans öpücüğümü aldım. Ardından peynirli poğaçalarımı yüklenip, düştüm marinanın yollarına. Saat 9.30'da çıktık Fenerbahçe Marina'dan. Ekip malum; Erol Hocam, Esra, ben, Nurten Hanım ve Berrin Hanım. Geçen iki yarışta yan çizdiğim için beni görünce hepsi çok şaşırdılar. Tabii haklılar; belim sakat diye yarış camiasından çekildim sandılar..

Neyse, Ataköy Marina'ya uçarak gittik. İdeal yelken havası vardı; mis gibi ılık rüzgar, bulutlu gökyüzü... İnsan daha ne ister? Önce hava sertler mi, camadan vursak mı ana yelkene ya da balensiz olan küçük yelkeni mi kullansak dedik ama sonra vazgeçtik. Kim korkar hain denizden, kaç knot hava görmüş ekibiz yaw!

Bütün iyi niyetimize rağmen yarış öncesi yapılan toplantıya yetişemedik ama yine de Denizbank'dan Nurten Hanım'ın dostlarıyla ve Naviga dergisi sahibi Turgay Bey ile tanışmak harika oldu. Turgay Bey "yazarımız hanginiz?" dediğinde kulaklarıma kadar kızardığımı hissettim. Ben kendimi olsa olsa okur yazar saydığım için böyle hitapları abartılı ve alaycı buluyorum ister istemez.

Bu arada sadece bir fincan kahve içebildim. 12.00'de start verileceği için hızlıca tekneye döndük. Arada annemi arayıp " anne ben Ataköy Marina'dayım, biliyor musun buraya yelkenliyle geldik" demeyi ve onu güldürmeyi unutmadım :))

Ve Yarış...

Start verilene kadar epeyce bekledik. Hava harikaydı, biraz sertlemeye başlamıştı ama güneş olup, rüzgarsız oturacağımıza varsın sertlesindi razıydık. Başlangıç alanında turlarken, Tekirdağ Rakı'dan sponsorluk almış bir tekneye neredeyse bindiriyorduk. Adamların ödü patladı. Korkarım bu istemsiz gövde gösterimiz etrafımızdakilere sözsüz bir uyarı oldu. Çünkü o dakikadan sonra civarımızda pek tekne göremedik!!! Oğuzhan hariç! Bence o adamlar yarışa sırf bizi takip için girmişlerdi. Ne zaman kafayı kaldırsak ya sağımızdan ya solumuzdan geçtiler.. Hani uzağı görebilsem ve aralarında eli yüzü düzgün biri olsa sevinecektim ama gözlüksüz imkansız benim için!

Yarış iki bölümden oluşuyordu. Birinci bölümü hızla ve inanılmaz seri hareketlerle tamamladık. Yani bir hafta aradan sonra tekrar denizde olmanın sarhoşluğundan mıdır yoksa ne zamandır hasretiyle yanıp tutuştuğum rüzgarın nefesinden mi bilmem hiç belim ağrımadı. Deliler gibi gülerek ve acayip eğlenerek yarıştık. Tabii Erol Hoca'nın panik uyarıları ( KAFALARA DİKKAT!!!) ve Nurten Hanım'ın sakin cevapları inanılmaz matrak diyaloglara sebep oluyordu ki, utanmasak kahkahalarla gülecektik. Ve tabii ben çok şanslıydım çünkü Esra ile cenovayı sahiplenip huzuru bulmuştuk. Hocam, paşalar gibi bir ayı bacağı metodu da geliştirmişti - ki bence alemlerde bir numara olmamızı sağlar - ve bu durumda dümen ve ana yelken de epeyce rahat etti bir süre.

Şükürler olsun balon basmadık! Gerçi neredeyse yarıştaki teknelerin yarısı balon açtılar ama ben yine de bizim tercihimiz olmayışından gayet memnundum. Dubadan dubaya mis gibi tramolalarla gidip döndük. Arada, ayı bacağı yaptığımız gönder denize düştü. Ekip yelkenliyi pek zarif bir kurtarma manevrasıyla gönderin yanına döndürdü ve ben yarı belime kadar sarkıp gerçek bir kahraman(!) gibi onu kurtardım. Sağ kolum iyice ıslandı tabii. Ama lafı olmaz, evde nineler gibi inleyen bendeniz denizde epeyce hareketliydim.

2. Etap ve Tyhke* Gazabı...

İkinci etabı bir saat kadar beklemek zorunda kaldık. Çünkü bizim kategorimizdeki yelkenlilere göre epeyce hızlıydık ve söylemesi ayıptır bizi bekletenlere de biraz söylendik. Çünkü eller donmaya başlamıştı. Eldivenler vıcık vıcık soğuk suya batmıştı ve ufak ufak ayaklar da üşümekteydi. Benim çizmeler su almıyordu ama nedense tek çift çorap giymek hatasına düşmüştüm! Tabii ısınmak imkansızdı.

Bekleme sırasında Nurten Hanım'ın Karadeniz'deki teyzesinin bahçesinden gelen kuruyemişlerle beslendik. Onun dışında kaç poğaça yedim sayısını anımsamıyorum. Sanki yersem üşümem gibi geldi ama pek işe yaramadı. Korkudan bir yudum su içemedik tabii. Hiç birimiz beşik gibi sallanan yelkenlinin içindeki portatif tuvalete ulaşmaya teşebbüs edecek kadar çıldırmamıştık! Hadi de ki ulaşılabilir bile olsa ben kendi adıma üzerimdekileri çıkartıp asla tekrar giyemezdim. Bunun yerine kırk metrede tüpümü çıkartıp yeniden takmayı tercih ederim doğrusu!

Sonunda hakem amcalardan ses geldi. Nihayet erteleme bayrağı kalktı ve start aldık. Berrin Hanım'dan transfer olan çikolatalarla iyice kendime geldiğim için enerjim yerindeydi. İşin aslı hepimiz hala acayip hevesliydik. Suda üşüyerek boş boş dolaşmak can sıkıntısı vermişti ama nihayetinde tekrar yarıştaydık. Tek amacımız hızlıca etabı tamamlamak ve eve dönmekti. İlk dakikalarda her şey planladığımız gibi gitti. Gerçi ana yelkene camadan vurmak zorunda kaldık ve hatta cenovayı da binbir zahmetle indirdik ama yine de felaketten sıyrılamadık.
Serpinti başladı ve tabii ardından okkalı bir dayak faslı!! O kitapsız serpinti bana Bozcaada dönüşünü anımsattı. Of ya, yüzüm gözüm tuzdan acımaya başladı yine, boynumdan içeri süzülen suyun vücudumu nasıl titrettiğini anımsamak bile istemiyorum. Ellerim beni çoktan terk etmişti. İpe asılıyordum asılmasına ama Esra olmasa işim pek zordu. Soğuktan, dokunduğum ipi hissedemez haldeydim. Birbirimizin tepkilerine baktıkça kahkahalarla gülüyorduk. Acayip iyiydik, içip kafayı bulsak ancak bu kadar eğlenebilirdik ve neredeyse ardımızdan yetişmeye çalışanlara tur bindirecektik.

Ama.. Olamadı. Yeke bizi bıraktı! Tık diye bir ses duyduk ve Nurten Hanım "Hocam yekeyi kırdım galiba diye bağırdı". Bunu daha önce bizzat yaşamış biri olarak o anda ne hissettiğini biliyorum: Şaşkınlık ve derin bir suçluluk duygusu! Ama bu Allahsız yeke zaten benim elimde kaldığında da başına buyruktu, bakınız yine öyle. Fakat Orhan Ağabey ve hocamız yeke ve direk kırmak racondandır demişlerdi...

Sonrası sefalet; önce bitireceğiz yarışı diye inat ettik ama baktık ki Tyhke bizden daha inatçı ve bu iş yürümeyecek. E bizde tanrıçaya ve de feleğin çarkına ( dümenine:)) direnmekten vazgeçtik; Ataköy Marina'ya doğru çevirdik yüzümüzü. Şinasi Bey'i de aramayı ihmal etmedik. Bizi kurtarıp marinaya kadar çekmesi lazımdı. Neyse, şileplerin arasında ha bindirdik ha bindiriyoruz diye can çekişerek ve gerçekten benim dışımda herkesin ayakları sudan, soğuktan donmuş olarak debelendik. Tek derdim ellerimi hissedememekti. Onun dışında vücudumdaki her kası fazlasıyla kullanmıştım ve adrenalin tavan yapmıştı! İnsan doğayla mücadele ederken hiç olmadığı kadar gerçek hissediyor kendini. Ya da bana öyle geliyor, salak sulak gündelik kaygıları unutup; "vay be olay budur" diyorum kendi kendime.
Şinasi Bey'i beklerken "Elvan hayaller aleminde" diye bir masal uydurasım geldi ya, kağıt kalem olmayınca pek birşey kalmadı aklımda tabii. Zaten o durumda yazmaya kalksam kızlar beni bombalardı muhtemelen.
Ama zaman zaman Berrin Hanım'la göz göze gelip kikirdemekten geri kalmadık. O kadar tatlı, güçlü ve sevimli bir anne ki, onunla aynı teknede yarışmak bana ayrıca gurur veriyor. Teknede anne olması garip bir güvenlik hissi. Keza Nurten Hanım da, enerjisi ve kararlığı ile baş döndürcü bir kadın. Sanırım hiiiç yarış sevmeyen ben, bu ekiple yarışlara katılmanın bağımlısı olacağım.

Ataköy Marina.

Palamarlar sevgili teknemizi C pontonuna götürürken, Esra ve ben koşarak tuvalete gittik. Ama ne sıcak su vardı ne de ısıtıcı. Ah ya insan özlüyor tabii güneydeki malum marinanın konforunu:)) Üzerimi çıkartırken çok zorlandım, çünkü ellerimi kullanamıyordum. Gerçek anlamda felçli gibiydim. Hayatımda ne tulumumu çıkartırken ne de ceketimin fermuarını çekerken bu kadar zorlanmamıştım! Yedek kuru kıyafet kalmadığı için göğsüme Külkedisi'nin hediyesi olan son ıslanmamış şalımı sokup, buz gibi tulumumu tekrar giydim. Aynadaki görüntüm inanılmaz komikti. Bütün gün şeker yemiş ve karda yuvarlanmış yaramaz çocuklar gibiydim! Saç baş darma dağınık ve yanaklar kıpkırmızı! Doğrusu fotoğrafları çok merak ediyorum. Çünkü ikinici etaptaki halimiz dahil durmadan fotoğraf çektim. Bilmem bu hevesimin diğer arkadaşlardaki tepkisini hayal edebiliyor musunuz??

Eve Dönüş Yolu.

Bu bizim ilk mülteci halimiz değildi, aylar evvel Second Life ile Tekirdağ Limanı'na yanaştığımızda da aynı şekilde ıslak ve sefildik. Ama o zaman hava soğuk değildi ve Secon Life Allah için epeyce konforlu bir yelkenliydi. Yine de ne o gün, ne de yarışta aramızda mızmızlanan olmadı. Nurten Hanım neredeyse morarmış ayaklarını ıslak botlardan kurtarıp Esra'nın yün çoraplarını giymek zorunda kaldı. Berrin Hanım ise o kadar ıslaktı ki hiç soyunmamayı tercih etti! Esra ve ben hala yiyorduk! Aç değildim ama acayip bir yeme içme dürtüsü vardı içimde. Sanki yedikçe hayatta kalma gücüm mü artıyordu? Soğuk algımı bozmuş olmalı. Bir de Kuzey Denizi'ne gideceğim diyorum. Of ya, çok güçlenmem lazım, çokkk....
Şinasi Bey'in teknesinde yarı uyuklayarak yarı hayaller kurarak ve tabii arada halimize gülerek Kalamış Marina'ya ulaştık. Sonrasında Ali Can'da hızlıca vedalaşıp evlerimize doğru yola çıktık. Beni Esra ve Berrin Hanım bıraktılar. Yoksa bir taksiye binecektim sanırım, çünkü yürüyecek gücüm kalmamıştı.

Annem annem, canım annem...

Kapıya zar zor ulaşıp zile bastım. Annem beni görünce gülmeye başladı. Ve tabii ben de kahkahalarla gülmeye başladım. Birkaç dakika karşılıklı güldük. Sonra banyoya gidip üzerimdekileri çıkarttım. Tir tir titriyordum. Pijamalarımı ve en kalın sabahlığımı giydim. İnanılmaz ama hala açtım ve dolapta bulduğum kocaman bir kase profeterolü alıp annemin odasına koştum. Sonrasını tam olarak anımsayamıyorum. Annemin dizine yattım ve uyur uyanık arası sayıklayarak bir saatten fazla uzandım. Saçlarımı ve sırtımı ovalarken, hala halime gülüyordu annem. Ama anlattıklarım onun da hoşuna gidiyordu.
Odama sürünerek ulaştığımda saat 21.30 olmuştu. Arada telefon çaldı ve Paris'te yaşayan sevgili dostum Dinçer aradı ama ne konuştuk vallahi anımsayamıyorum. Bugün arayıp soracağım kendisine.

Sonuç?

Erkenden yatınca sabahın köründe uyandım tabii. Ama ne güzeldir ki denizin çalkantısı ile içimdeki çalkantının dengelendiğini hissettim. Akıl defterime yarıştan kalan sayıklamalarımı yazdım. Yaklaşık dört saat sonra ev halkı da uyanınca Pazar gününe harika bir kahvaltı ile başladık. Ardından kuzenime mutlu yıllar diyerek Muse ile Boğazda erguvan turuna çıktık. Bebek sahilinden geçtik, Aşiyan'ı selamladık ve öylece bakakaldım Rumeli Hisarı'na, Tyhke'yi düşündüm:"Kaderin küresi ve Feleğin çarkı"...
Şans ve kader Tanrıçasına selam olsun:))

*Tyhke: Roma döneminde "Fortunata" olarak karşımıza çıkan, kökleri Atlantis'e ve İsis kültüne kadar dayandırılan Şans ve Kader Tanrıçası. En önemli sembolleri dümen ve bereket boynuzu (cornicopia). Denizciler onun uğuruna ve gücüne inanırlar. Pek çok liman kentinin sikkelerini süsleyen tasvirleri vardır. Ben elbiselerine bayılıyorum:))

25 Mart 2008 Salı

Pandora'yı Hatırla Lütfen...

Dünyanın öbür ucundan gelen S.O.S aklımı başımdan aldı bu sabah.
Zaten Lodos yüzünden garip bir çalkantı vardı içimde, şimdi anladım ne olduğunu; bir prensesin inancı dökülüyordu pul pul ve elleri kayıyordu tutunduğu trabzandan...

Fazlasıyla benimsediğimiz incelikli bir yürek, can acısıyla sarsılırken, tanımsız bir ürperti geliyor insanın üzerine. Atlasam uçağa gitsem yanına, dökülen pulları toplasam? Olmaz...
Bir can simidi fırlatıyorum ona doğru; sakinleştirici cümleler yazıyorum, geleceğe dair umut vaad eden planlar anlatıyorum... İçimizde ve gerçek hayatta henüz sadece hayal ettiğimiz daha pek çok seyahat olduğunu anımsasın istiyorum. Ama hepsi bu kadar, çaresiz susuyorum.
Sonra pulları topluyorum, güzel bir kutuya yerleştiriyorum. Lilith'in sevdiği renk bir kutu olmasına dikkat ediyorum, çünkü ona değer veriyorum...

Varlığıyla daima içimi şenlendiren bu ufacık kadına bir avuç pudra üflüyorum; bolca sürsün ellerine ve sıkı sıkı tutunsun hayata.

24 Mart 2008 Pazartesi

Telvelerde Boğulmak...

İki gündür boğazımda kalan telveleri ikna etmeye çalışıyorum geçsinler diye..
İnat ettiler. "Tamam, anladım mesajı" desem de gitmiyorlar, hala aynı plağı çalıyor bana hain telveler!

Et ve kemikten kulelerimizin duvarlarını - anahtarı elimizde olmasına rağmen ve açıp kapıları, ışıltılı avlulara çıkmak mümkün iken - acaba bir başka hapisanede yıkabilir miyiz diye denemek, ay ışığında avucuma bırakılan sözcüklere gün ışığında da dokunabilir miyim görmek istedim. Masallardaki mucizeleri son bir defa sınamaktı belki amacım tüm içtenliğimle...
Birşeyler yıkıldı o kesin, ama benim içimde kaldı bütün molozlar! Toz toprak altında ezildim. Şaşkınlığım geçince iyice silkeledim üzerimi, kabuğu kalkan yaralarını temizledim dizlerimin. Kime ne fenalık yapmıştım da geçmişin gölgeleri peşime düşmüştü?

Hiç ama hiç kızgın olmadığım, bir gün bile hesap sormadığım güzel bir kavuşamama hikayesi neden bunca zaman sonra içimi kırıp geçmişti?
Birlikte yazdığımız bir kitabın tasnifi ve onda kalan emanetin teslimi için buluşmuş olmalıyız dedim kendime. Ama soramadım ... Zaten kırgınlığım da bütün birlikte içilememiş kahvelere, beraber gidilememiş konserlere, üzerinde sohbet edilememiş kitaplaraydı...

Biz, vedasız ayrılıkların tarihini yazdık. Her buluşmamızda daha uzaklara savrulmanın telaşındaydık ve ne talihsizdik ki, bu kez erguvan mevsimine rastladık.

Annemin hediyesi olan ağacımın altında uyudum dün gece. Tüm doğa tanrılarını ve de tanrıçalarını tek tek anımsayarak aya baktım. Dileğimi bağladım dallarına; her zaman olduğu gibi tek şey istedim onlardan. Sonra sustum, çünkü "belki de susmak gerçeği anlatmanın tek yolu" demişti kitap...

23 Mart 2008 Pazar

Timsah, Benjamin & Tırtıl Problemi.

Korktuğum başıma geldi. Tam içimdeki “timsahı” beslemeye, büyütmeye karar vermiş ve ona canlı canlı insan sunmaya hazırlanırken, sözde dostum olacak biri bana gerçeği söyledi:
“Timsahlar ağlarlar ama bu eylem duygularıyla değil, tükürük ve gözyaşı bezlerinin aynı kanala bağlı olması, birlikte çalışmasıyla ilgilidir!”

Bunu öğrendikten sonra ne anlamı kaldı timsah benzetmemin? Ve ne anlamı kaldı içimdeki timsaha sunacağım kurbanın? Ne gerek var benim gibi kendini yazabilir sanan birinin elinden malzemesini almanın? Şişt dostum sana diyorum!!

Aslında konu şuydu: Ameliyatla benjamin - narin bir salon yeşilliğidir kendisi- olmuş bir timsah geçen akşam gizlice evimize girdi. Başta ben olmak üzere ısırılmadık aile üyesi, apartman komşusu ve misafir bırakmadı. Sonra bir teşekkür bile etmeden çekip gitti. Biz, yani kan revan içinde kalanlar ne mi yaptık? Önce afalladık; o şey ne idi? Alkollüydük. Neden sonra sakinleştik ve kolumuzdaki bacağımızdaki izlere bakıp,şaşırarak anladık bir timsah tarafından ısırıldığımızı. Bu kavrayış tıpkı geçtiğimiz yıllarda bayılarak izlediğim Audi reklamı gibi oldu; oradaki çekik göz amca, kardaki izlere bakıp torununa ayı, ördek vs diye anlatıyordu. Bir lastik izine ise torun araba dediğinde ciddileşip Audi demişti! İşte biz de aynı ciddiyetle izlere baktık ve anladık; bu ne? Timsah!

Neyse, aramızdan bir akıllı bıdık “timsahlar ısırırlar ama aslında hapur hupur yerlerken bir yandan ağlarlar, yani pek bi hassastırlar vesselam” buyurdular. Tabii inandık. Yalan değildi, ağlarlar mı? Ağlarlar. Ben de bir belgeselde görmüştüm sahiden ağlıyorlardı.

Yine de herkes gidince uzun uzun baktım göğsüme, ısırdığı yer pek bi acımıştı. Tamam belki ağlamıştı ama acıtmıştı işte. Çok geçmeden kanamam durdu ama yaranın sızısı inceden işledi içime. Karar verdim; ameliyatla tırtıl olacak ve o benjamini tam kalbinden yiyecektim. Bi de yerken ağlayacaktım. Sırf timsah tarafına misilleme olsun diye. Duygusalım ya!

Tabii bu bir karma sayılır. Benjamin beni ısırdı, tırtıl onu ısıracak. İyi ama sonra tırtıla ne olacak? İşte benim tüm korkum buydu! Bi de ağlarken boğulup kalmasın tırtıl tarafım?
Aslında şu an bu satırları yazarken, yavaş yavaş kafamda kurmaya başladım nasıl kemiririm hain benjamini diye. Ama diğer taraftan timsahın gözyaşlarına takıldı aklım... Kardeşim şimdi ben nasıl yazacağım? Ayrıca o tam göğsümden ısırmıştı, bu bitkinin - Allahın otu!- kalbi nerede ki? Pek bilmiş dostum bi açıklasa da ben başlasam yazmaya!!!

Benjamin Promlemi 2. Aşama

Bu sabah uyandım, koşarak salona gidip bizim benjaminlere - yani gerçekten doğuştan benjamin olan salon bitkilerimizi kasdediyorum - daha bi alıcı gözüyle baktım. Gerçekten çok narindiler. Ardından bir kahve yapıp bilgisayarımı açtım. Genel bir araştırma yapmak istedim. Hani o timsahlarla ilgili beni aydınlatan muhterem var ya, sanki hissetmiş gibi niyetimi yememiş içmemiş, benjaminin kalbi nerede onu anlatmış bir maille! Efendim bu bitkiye zarar vermek çok kolaymış, iki yaprağını kemirsen işi tamamdır diyor. Botanikçi ya abi!!! E tabii ben bu bilgiden güç alarak başladım aramaya hain Timsah- benjamin’i. Bakalım bu kez kimin salonuna saklanmıştı?

Çok sürmedi, buldum kendisini, şirin şirin sokuldum dibine. Beni görünce tanır diye pek bir endişelendim önceleri ama o değil beni tanımak, orada olduğumu hissetmedi bile! Ne yalan söyleyeyim gördüğüm en kibirli bitki diye düşündüm. Neden sonra gölgesinde dinlenen bir canlı olduğunun farkına vardı. Zahmet etti muhterem! Zaten azıcık daha bekletse basacaktım yaygarayı. Diyecektim ki “hey dostum, büyüklenme bu kadar, senden büyük devatabanı var!”

Narin dallarından birini salıverdi bana doğru, çekinerek tırmanmaya başladım. İnanın intikamcı bir tırtıl olmak hiç kolay değil; onu gıdıklamadan, hırpalamadan ve güvenini sarsmadan tam kalbine kadar çıkmak maharet ister. Ama başardım, o zevzek dostumun dediği yere ulaştım; boynunun tam altındaki taptaze yapraklardan birine kadar sürüne sürüne geldim. Isırdım onu, beklemediği bir anda kocaman bir lokma aldım incecik yaprağından. Önce, sanki o an yaşanmamışcasına sakindi ama sonra yavaş yavaş hüzünlendiğini anladım. Olan olmuştu ve o bunu kavramıştı. Direniyordu ama neye? Onu ısırdığım ana? Isırığın hakettiği birşey olduğuna dair farkındalığına? Bilmiyorum bu onun kendiyle hesaplaşmasıydı ve beni hiç ilgilendirmezdi.

Ama fonda çalan Goldberg Çeşitlemeleri'ne takılmıştım, çok iyi bir yorumdu radyodan yükselen. Bana birşey oldu, ağlamaya başladım. Onun kadar alçalmak istemediğimi farkettim ve yavaşça dişlerimi gevşettim. Zedelenmişti tabii ama koparıp almamıştım yaprağını. Sadece yaralamıştım onu. Müzik alıp götürmüştü beni, amma şanslı ot dedim içimden.

Öldürmek fazla anlamlı geldi, payelendirilmemeliydi vahşi bitkiler! Hele hele onun gibi kendine sürekli kalabileceği bir ev bulamamış olan yapayalnız bitkiler.. İnanmayacaksınız fakat ağlaya ağlaya ayrıldım oradan. Neredeyse “ah afedersin canını yaktım” diyecektim ya, “dur be” dedim kendi kendime, “şu göğsündeki ize bak”. O iz bu denli tazeyken boşversene, azıcıkta onun canı yanıversin şu hayatta. Tabii hala hissedebiliyorsa!

Eve geldim, tırtıl olmaktan yorulmuş bir halde uzandım yatağıma. Ne zor bir deneyimdi intikam, elime bulaşmış olan bitki kokusuna bakakaldım. Koşarak banyoya gittim, defalarca yıkadım ellerimi. Dişlerimi iyice fırçaladım. Hala yıkanıyorum deliler gibi!

19 Mart 2008 Çarşamba

Zamansız (?) Çilek Mevsimi Sancıları...

"Geleceğinde bir nefes olursa içimdeki rüzgarlar, korkar mısın?" dedi kadın.
"Çok korkarım, senden hep korktum" dedi adam.

Kırk yıllık eski bir tavlayı aldı eline, açtı. İçinde taptaze duran lalelere şaştı.
"Çiçeklere karşılık ne istesem acaba ?" diyerek gözlerine bakandan kaçtı. Kaçtıkca kendine yakalandı.

Dondurulmuş çileklere benzeyen kalbinin, buzları erimeye başlayınca anladı; daha fazla koşamazdı. Çözülen duygulara biraz akıl karıştırdı. Sabaha kadar çırptı. Ama kendinde bu karışımı pişirecek gücü bulamadı. Yorgun ruhunun kalıbına döktü hepsini ve "dinlenmeli" diye düşündü. Hiç olmazsa birkaç gün...

17 Mart 2008 Pazartesi

Çemberde Saklanan Kadınlar.

Durmadan tekrarlıyorum: "Hiç bir duygu nihai değildir".
Bunu sadece yazmıyor aynı zamanda inanıyorum. Fakat bir akşam eve gelip üzerimdekileri çıkartıp, kirlilere atarcasına sıyrılamıyorum ki hissettiklerimden. Gerçekten deniyorum ama olmuyor. Anlatmak da anlamsız, çoğu zaman inanmadığım şeyleri söylüyorum. Söylersem sahiplenir ve sonunda inanırım diye düşünüyorum ama.... Saklıyorum duygularımı kendimden, aslında sayıklıyorum ne zamandır konuşmak yerine...

Yedi günde yedi kadın hikayesi dinledim. Evli ve çocuklu kadınlar, boşanmış kadınlar, nişanlı kadınlar, evlenmemiş kadınlar... Hepimiz aynı rıhtımda duruyoruz. Sırtımızı karaya, yüzümüzü bilinmeyenlerle dolu okyanusa dönmüşüz; limanın korunaklılığında dalgaları seyretmenin beklentisi, özlemi, hasreti var içimizde.
Tek tek yüzlerine bakıyorum, sonra sözlerine. Hepsi birbirine ve ben de hepsine benziyorum. Korkuyorum;
bütün soruların üzerimize doğru kanat çırpmasından çıkan sesten ve nereye ulaştığı bilinmeyen nehirlere atlamak üzere olan ruhlarımızın kararlılığından çok korkuyorum.

Eskimiş bedenlere, eskimiş sözlere, eskimiş masallara, eskimiş hayatlara ve eskimiş umutlara isyan eden savaşçılar gibiyiz. Eski olan herşeyi sandıklara doldurup okyanusa fırlatabilecek kadar zıvanadan çıkmışız. Fakat her kadın bir şey seçmiş saklamak için;

P: Issızlığının ortasındaki kırılganlığı
V: Notalardaki sessizliği
S: Rakamlardaki tılsımı
K: Derinlerdeki bekleyişi
P: Suskunluktaki haykırışı
A: Kabullenişteki isyanı
J: Eski bir sevgilinin gölgesini....

Seçtiklerimiz, atmaya kıyamadıklarımız pranga olmuş bize, herkesin bilekleri kanıyor. Kayalardan sızan kan, tuzlu sulara karışıp gidiyor. Rıhtımdan yuvarladığımız sandıklar ise birer birer uzaklaşırken bedenlerimizden, ruhlarımız teselliyi üzerimize yağan ılık bahar yağmurunda arıyor. Boşuna; hepimiz iç kanamadan ölmek üzereyiz!

Eteklerindeki külleri silkeleyen kadına bakıyorum ve soruyorum; kalbindeki külleri silkeleyebilecek misin? Bedenine notalar yazan kadının güzel saçlarını okşuyorum; daha kaç sağır kalp için müzik yapacaksın? İri gözlerini rakamlara dikmiş zarif arkadaşım, ya sen; kendin için bir tarih yazabilecek misin onlarla?
Suskunluğunda haykırış olan mavi kasabanın yitik ruhu; bir duvar bağırarak yıkılır mı üzerimize, kalır mıyız altında? Ve sana soruyorum; ıssızlık ve kırılganlık en güçlü kadını bile yerle bir etmez mi bayan Alev?
Eski bir aşığın gölgesi siyah bir tül olmaz mı gözlerimize sevgili "J"? Küçücük güvercinler içindeki isyanı bastırmaya yeter mi kudretli kraliçem?

Onlara ve kendime dedim ki bu sabah:
- Gerçeklerle yüzleşme anı çok ama çok sancılı. Kıvrım kıvrım kıvranıyoruz bu limanda ve incecik geceliklerle üşüyoruz sabahın serininde. Erguvanlar değiyor yüzümüze, teselli edercesine yükseliyor güneş ufuktan. Ama ısıtmayacak... Ay batmak üzere. Bir çember oluşturup içine saklanılacak yılları geçtik. Şimdi ad verme zamanıdır hayatlarımıza...

13 Mart 2008 Perşembe

Eda Liza'nın Erguvanla Tanışma Anı.

Ben, hayattan almam gereken dersleri hala anlamamış daha doğrusu anlayamamış bir muhterem olarak, etrafımdaki küçük kalpleri de zehirlemeye devam ediyorum şu mübarek bahar günlerinde. Neden? Çünkü aksi nasıl yapılır, başka bir algı var mıdır bilmiyorum ki!

Bu hafta Salı günü erken çıktım işten. Sakin sakin metroya bindim ve ardından harika bir gün batımında dünyanın en güzel sarayını seyrederek mis gibi deniz havası doldurdum ciğerlerime. Vapurdan indiğimde hala temiz havaya doyamamış bir halde eve kadar yürümeye karar verdim.Ve hazır yürümeye başlamışken, bari derin derin nefes almaya bir de hızlı yürüme ekleyeyim diye düşündüm. Malum, sadece ruhuma değil, bedenime de hoşluk olsun istedim. Geçekten pek güzel oldu bu yürüyüş.

Tam apartmanın bahçe kapısına ulaştığımda anne kraliçe ve civcivlerini gördüm. Onlar da parka gitmek üzere çıkıyorlardı. Elbette çığlık çığlığa kucaklaştık benim tatlı prensesim Eda Liza ile. Ona sarılmaktan daha huzur verici, daha güzel ne vardı ki şu şapşal dünyada? Hiç bir şey!
Bu uzun yürüyüşten dönerken hayalimde ılık bir banyo vardı ya, onlarla parka gitmem gerekmeseydi eğer.... Evde kalmayı tercih etsem Eda Liza ağlayacak, üstelik ben de onunla geçireceğim güzel dakikalardan mahrum kalcaktım. Anneyi ve Leyla'yı biraz bekleterek yukarı çıktık ve ben hızlıca üzerimi değiştirdim.

Bahçeye indiğimizde neden bilmem, Eda'yı geçen yıl annemin bana aldığı pek değerli erguvanımla tanıştırmak geldi içimden. Sanırım hayatımdaki önemli sembolleri ona fısıldamak isteği var kalbimde. Sanki tüm sırlarımı bilsin istiyorum. Hayal kurarken beslendiğim her detayı öğrensin, hatta büyüdüğünde herkese başka şeyler anlatan yazılarım -hiç yayınlanmasalar bile -ona farklı masallar esinlesin istiyorum satır aralarında. Bütün bu karmakarışık düşünceler saniyelerle geçti aklımdan ve tanıştırdım onları daha fazla bekleyemeden.

- Eda'cığım, bak bu erguvan. Güzel bir ağaç. Çoook eski bir hikayesi var, sana anlatacağım büyüdüğün zaman. Yakında çiçekleri olacak, tıpkı senin ceketinin renginde. Söyle bakalım: er gu van.

- Er ku fan.

- Hadi öpelim onu ve tomurcuklarını sevelim ki çabucak büyüsün.

- Büüsün.

- Çabuk açma erguvan, kar gelirse üşürsün diyelim ona.

- Üşüüsün...

- Kim üşür?

- Erkufan.

- Hadi hoşçakal erguvan, biz parka gidiyoruz.

- Hoşçakal.

Erguvan arkamızdan şaşkın şaşkın bakarken ve muhtemelen içinden geçen yıla göre kafayı daha da sıyırdığımı düşünürken, biz sanki bütün gün yorulan ben değilmişim gibi acayip bir enerjiyle parka doğru yürümeye ve hatta koşmaya başladık kızlarla. Bunu ondan başkası için istesem de yapamazdım. İşte aşk böyle birşey; olanaksızın gerçekleşmesi!!

Alaca karanlıkta mis gibi çiçek kokuları arasında yürüyerek deniz kenarına ulaştıktan sonra Agi'nin bize verdiği kuru simitleri ve ekmekleri martılara atmak için Eda'yı kucağıma aldım. Dalgalara ve ters rüzgara karşı savurmaya başladık martılara yemeklerini. Ama onlar çook yukarıdaydılar ve bizi görmediler. Olsun, sanki hepsi gelmiş gibi davrandık biz! Eda ekmeklere değil ama simitlere dayanamayıp yemeye başladı, annesi her ne kadar bayat onlar diye uyardıysa da bizim küçük oburu durduramadık! Tok evin aç kedisi Eda Hanım:))

Akşamı kızlarla ve bize daha sonra katılan babalarıyla marinada güzel bir yemek yiyerek bitirdik. Ilık bir hava, iki küçük melek ve dostlarla yenen yemek... Hala yorgun muydum? Hayır, elbette değildim.
Eve gidip uzuun bir banyo yapsaydım acaba bu kadar dinlenebilir miydim? Sanmam :)
Belki azıcık rahatlardım ama asla o kadar huzurlu bir ruh halim olamazdı. Ve tabii onbeş kilo olan Eda'yı taşımasaydım üç gündür belim ağrımazdı!

10 Mart 2008 Pazartesi

Pıst, Bahar Perileri İliklerime İşleyen Anlamsızlığı Alır Mısınız Lütfen!


Son iki haftadır etrafımdaki kadınlar aşk; aşkın illüzyonları, eski aşklar, yeni aşklar ve sayıklayan aşklar hakkında konuşmaya, şakalaşmaya, ağlamaya ve yazmaya başladılar... Eee çaresiz ben de yazacağım. Zaten aşkı yaşıyor olsaydık, oturup yazmaya zamanımız olmazdı değil mi? Biz, yani şu çemberdeki kadınlar ve ben, aşk olmazsa ya da aniden görünüp kaybolursa, çekip giderse veya hortlarsa yazabiliyoruz. Ancak nefessiz kalmaya başladığımızda, geceleri uykumuz kaçtığında sığınıyoruz yazının esirgeyici ve rahatlatıcı dünyasına.
Külkedisi'nin dediği gibi, ne zaman 50 bar havamız kalıyor, işte o zaman aklımız başımıza geliyor. Ve birbirimize "haydi yukarı çıkalım" işareti veriyoruz. Nedense bu işareti de sadece biz görüyoruz!!! Hatta havasını harcayıp dipte kalırsa aramızdan biri, yine birlikte çimlene çimlene çıkartıyoruz onu yüzeye. Çünkü erkeklerin doğasında dipte bıraktıkları kadının ne kadar havası kalmış diye kontrol etmek alışkanlığı yok. Dilerim hızla yukarı palet vururken emboli olur hepsi!!!

Oysa bütün bu kızgın sözler bir yana, sakin sakin soluklanırken derinlerde hiiiç aklımıza gelmiyor kalem kağıt. Neden? Lazım değil ki. O zamanlarda, saygıdeğer üstadın dediği gibi "bedene yazıyoruz".

Velhasıl hoşgeldin bahar ve umarım uzun kalmazsın çünkü varlığınla kafamızı dağıtıp, konsantrasyonumuzun içine ediyorsun. Eğer mümkünse ver erguvanlarımı ve hemen git bizim buralardan. İşim gücüm ve yazacak onlarca hikayem varken sana takılıp, zamanla olan oyunuma ara vermek istemiyorum!!!

Diyorum ama yeniliyorum.

Al işte, ilk hortlak belirdi kapıda, hain hain sırıtıyor.
Korkuyor muyum? Elbette hayır. Gerçek olmadığını biliyorum.... Ama orada işte, dikmiş gözlerini bakıyor.
Kaba olmamaya çalışıyorum fakat yüzündeki o duygusuz ve beni hiçe sayan ifadeye hala katlanamıyorum. Buna neden takıldığımı ve neden ardımda bırakamadığımı soruyorum kendime. Neden o anda kaldım ben? Gururum yüzünden mi? Neden bu hikayeyi baştan yazamayacak kadar kilitlendim? Oysa kelimeler benim değil mi? İstediğim gibi yazarım. Ama olmuyor, o bakışın ve kulaklarımda çınlayan cümlenin içimde yarattığı histen kurtulamıyorum. Eli kanlı bir katil olup iki parmağımı gözüne sokmak arzusu içindeyim. Ya da bir korku filmi yaratıp ona kendi kalbini yedirmek isteyecek kadar çaresizim. Yoksa parmaklarını mı kırsam?

İnandığım, inanmak istediğim bu hissin de geçici olduğu. Tıpkı bütün diğer duygular gibi. Bir süre sonra unutulacak, yenilecek hayatıma. Zaman zaman elimden kurtulup çırpınacak tabii; zar zor yola soktuğum yelken trimimi bozmaya çalışan ıskota gibi korkutacak beni ama dayanacağım. Hatta sık sık rüyalarıma girecek fakat içimi pisleten o bakış kadar derin izler bırakamayacak sabaha. Biraz daha ilerleyince günler, bilinçaltım iyice temizlenecek. Ben buna inanmazsam nasıl dik dururum yaşadıklarımın ağırlığıyla? Ruhum kaç gram taşıyabilir ki benim ıslanmış kanatlarında?

Aşk, bu mudur? Bilmiyorum. Uzun zaman önce seyredilip sadece bazı karelerini anımsadığım filmler gibi; hatırlayamıyorum. Ve tabii bu durumda tanımlayamıyorum. Sadece Külkedisi'nin dediğine takıldı aklım: "her gerçek sevişmenin sonunda, bir boşluk vardır. Severek sevişenler, o boşlukta birbirlerinin elini yakalar, havada asılı kalırlar... Sevmenin gücüdür yerçekimine karşı duran... Sevdiğiyle sevişmiyorsa kişi, o son anda, boşlukla karşılaştığında anlamsızlığı iliklerine kadar duyumsar..."

Sonuç?
İlik nakli istiyorum ve serbest düşüşün bedelini ödetmek....

5 Mart 2008 Çarşamba

İçinde Mor Laleler Yüzen Mavi Irmaklar...

Yaşlı bir kadın, kalbimdeki tahtını bırakarak hayalimdeki bahçeden usulca ayrıldı. Mavi yaseminlerin tılsımını fısıldayan bakışları beni bıraktı. Mum çiçekleriyle ve öpücükleriyle yaşama isteği veren o güçlü kadın yok artık. Haftalardır, kapkaranlık bir gecede ondan kalan boşluğa sımsıkı sarılmış ağlıyorum. Uzun zamandır kimse için dökmediğim kadar gözyaşı döküyorum gidişine ...

Artık ona sarılamam, onu öpemem, hatta sesini bile duyamam. Fakat yaşatabilirim. Bende bıraktığı izleri kağıda, kaleme bulaştırabilirim. Sonra defalarca okuyabilirim. Yakacak odunu kalmadığında ısınmak için alev resimleri çizen çocuklar gibiyim yokluğunda, nasıl atlatacağımı bilmiyorum. Üşüyorum.

Aşağıdaki hikaye 30 Aralık 2007 sabahı kalbimde kocaman bir boşluk bırakarak beni kendime terkeden mavi gözlü kadın için:

Anneannem için.

Geçen yaz ziyaretine gittiğimde son görüşmemizin üzerinden tam üçbuçuk yıl geçmişti. Onu bıraktığımda bahçede dimdik yürüyebiliyor ve hala cebime mandalinler doldurmaya çalışıyordu. Evli barklı koca kadındım ama o hala “yolda yersin, kocana da götür” diye ısrar ediyordu. Büyülü bahçenin büyülü mandalinleri; ne rengi ne de kokusu avuçlarımdan hiç çıkmasın istediğim tek meyva. Cebimde mandalinlerle ayrıldım bahçeden. Dönüp el salladım, ardımdan gülümsüyordu.
Ama geçen yaz, aradan geçen onca yıldan sonra çok yaşlanmış, yorgun ve ıslaktı gözleri. İçimden deliler gibi şükrettim geç kalmadığım için. Ya onu göremeseydim, ya kendime verdiğim oralara dönmeme ile ilgili cezayı, bu mavi gözlere bir kez daha bakamayacak kadar uzatsaydım? Tanrım, çok şanslıydım; içimde tarifsiz bir sevinç ve onu üzmemek için kirpiklerime tutunan yaşlarla, dakikalarca ellerini bırakmadım. İncecik bedenine bir cam bibloya sarılır gibi sarıldım. Oysa daha sıkı çok daha sıkı sarılmak isterdim. Hayatın nasıl yavaş yavaş çekildiğini anladım bedenlerimizden. Yaşam sihirli bir iksirdi, bedeni terk eden sıvıydı gençlik. Onun bedeninde dolaşan ise zayıf bir ırmaktı... Çoraklaşan parmaklarına baktım; bana elbiseler diken ince, uzun güzel parmaklar.

Teyzem de oradaydı. Fedakar, anlayışlı, sakin ve çok güzel bir diğer kadın. Tıpkı anneannem gibi içi gülen, mavi gözleriyle acımı seyrediyordu. Yetiştiğim için nasıl sevindiğimi izliyordu.
Ertesi sabah için sözleştik; bahçede, anneannem ile kahvaltı yapacaktık! Bizim büyülü bahçemizde mum çiçeklerinin altında, çocukluk kokan bir kahvaltı. Yutabilir miydim acaba çiğnediklerimi?

Hayatımın en güzel ama aynı zamanda en hazin kahvaltısı olmalıydı bu, 1983 kışında babamın hasta yatağındakini saymazsak eğer. O kahvaltıyı da hiç unutmam; babam artık masaya kadar yürüyemediği için annem kocaman bir gümüş tepsiye hazırlamıştı herşeyi. O hiç yemek yiyemez olmuştu. Serum bağlanmasını geciktirmeye çalışıyordu annem. Ve eğer bizimle olursa belki canı birşeyler yemek ister diye düşünmüştü. Olması gereken ne varsa hepsi tepsideydi. Kardeşim ve ben yatağa tırmanmıştık, ailece yaptığımız en hüzünlü ve sanırım son kahvaltıydı. Babam bir lokma bile yememişti. Bir daha o tepsiyi hiç kullanmadık.

Anneannemle kahvaltı da böyle oldu. Teyzemin özene bezene açtırdığı otlu börekten bile ancak bir lokma ısırabildi anneannem. İştahsız ve halsizdi. Gözü hep yüzümdeydi. Gerçek değilmişim gibi bakıyordu bana. Oysa ben hayatımda hiç olamadığım kadar gerçektim. Ben aslında sadece o bahçede gerçektim! Bunu biliyordu. O bunu çok iyi biliyordu. Bakışlarında anlatmak istediği şey tam olarak buydu; ben oraya aittim. Bunu anlamamı istiyordu. Anladım anneanne, inan anladım.

Aradan çok değil iki ay geçti ki, yine mavi kasabanın yolu göründü bana. Bir kez ruhum uyandırılmıştı, artık hep gidecektim. Aradaki kayıp yılları ödemeliydim. Gittim. Herkesi ama herkesi ziyaret ettim. Öptüm, kokladım, içimde ne var ne yoksa verdim. Anneanneme de gittim. O gidişimde tam üç kez ziyaret ettim onu. Birincisinde uzun uzun sohbet ettik. Öpüştük, koklaştık. Ona bir önceki ziyarette çektiğim fotoğrafları götürdüm. Dedemin resminin yanına koydu teyzem. Sonra uğradığımda bayramdı. Gün boyunca yorulmuştu besbelli. Birazcık konuştuk ve uyuyakaldı. Büyük kızı vardı bu kez yanında, Hatice teyze. Bize yani anneme ve bana onunla ilgili bir hikaye anlattı. İçimdeki bütün organların bir meyva sıkacağında hem de en yüksek devirde ezildiğini hissettim dinlerken.

Anneannemin gözlerindeki acı:
Anneannem henüz dokuz yaşında küçücük bir kızken annesi çok hastalanmıştı. O zamanlar doktor bile olmayan bu ıssız köyde iyileşmesi imkansızdı. Anne kız kucaklaşıp, vedalaştılar. Anne, kocaman bir vapurla İstanbul’a doğru yola çıktı limandan. Küçük kız ardından el salladı. Bütün istediği bir bebekti İstanbul'dan. Fakat iyileşemedi koca şehirde annesi. Bir süre sonra onu alıp götüren vapur, geri getirdi. Ama iyileşmiş bir anne yerine ölü bir beden ve bir de oyuncak bebek döndü eve. Onu gömdükleri akşam, dualar okunup, komşular ağlaşırken küçük kız hep bebeğiyle oynadı. Annesi almıştı. Nasıl güzeldi bebeği..

Teyzem anlatırken ağlamamak için zor tuttum kendimi, onu minicik ellerinde annesinin aldığı bebekle cenaze evinde oynarken gördüm. Aynı temel acıydı yüreklerimize çöreklenen; ölümün buz gibi sessizliği. Ben ortak bir yaramız olduğunu onu son gördüğümde öğrendim. Oysa o ana dek tek sırrımız büyülü bahçeye olan aşkımızdı.

Hayatı boyunca hep güçlüydü. Tanıdığım en ama en güçlü kadındı. Hem toprağa, hem hayata çok şey katmıştı. Hiç kalp kırmamış, herkese koşmuştu. Asla özünü inkar etmemiş gerçek bir insandı. Bana bir hayal verdi, asla kimsenin veremeyeceği kadar sonsuz ufuklar açtı önümde. Mandalin bahçesinin tılsımını fısıldadı kulağıma. Kırmızı balıkların büyülü danslarını izletti bahar sabahlarında, içinde mis gibi nergis tarlaları olan bataklıklar gösterdi. Koşulsuz ve karşılıksız sevginin gücünü hissettirdi. Daima sevdim onu, daima tereddütsüz hissettim sevgisini. Ondan bana doğru ılık ılık akan ırmaklar vardı aramızda; içinde mor laleler yüzen mavi sular... Kalbime pompalanan kanın , içimdeki labirentin bilge kadınıydı o, iddasız ama en güçlü modelimdi. Bir zamanlar sahip olduğum kusursuz hayatın en büyük kanıtıydı. Yaratıcısıydı. Ben onun toprağında büyüdüm, onun gölgesinde oynadım. Onun tavuklarının yumurtasını yedim. Bahçesindeki limonları kokladım. Kırmızı balıklarla dolu havuzun ve uçsuz bucaksız mandalinlerin prensesiydim. Mandalin bahçelerinde kaybolan kızıllıktım. Şimdi içim çok ıssız. Başka ne kaldı artık canımı yakacak demeye korkuyorum. Ama diyorum. O kadar sonsuz ki acım, başka ne kaldı ey Tanrım?

Gerçekten eksildim gidişiyle. Hikaye olsun diye söylemiyorum. O olmadığına göre ben nasıl dönerim artık büyülü bahçeye? Çok zor.... Kokusunu içime çekemeyeceksem ne anlamı kaldı onun divanında uzanmanın? Son defa ellerini yanağımda hissetmek için ömrümü verirdim. Seni çok seviyorum anneanne.