25 Aralık 2007 Salı

Kalbinde Karadelik Olanlar.

Çocukluğu masal gibi geçmiş insanların algısı bozuktur. Hele hele benim gibi masallar ve ölüm ilanları arasında geçmişse karma karışık olur. Ne masallara inanacak kadar çocuk kalırsınız ne de gerçeklerle yüzleşecek kadar büyüme cesareti gösterebilirsiniz. Bedeniniz ve aklınız yaşıtlarınıza yetişirken, kalbiniz adı konulamayan bir cenderede sıkışıp, asla gereken olgunluğa ulaşamaz. Tüm dikkatini sizin gelişiminize adamış anneniz, gözlerinizde hep o tanımsız eksikliği sezer ama altında yatan nedir sorusunu sormaz. Soramaz. Çünkü onun gözlerinde de aynı boşluk vardır. Fakat siz bunu yıllar sonra görürsünüz. Kalbinde karadelik taşıyanlar birbirini gecede bile tanırlar. Ama o karadeliklerden en yakınınızında var ise göz göze gelme cesareti için yıllar gerekebilir.

Simsiyah gözleri, kocaman karadelikleri vardır benim annemin. Uzun uzun baktığınızda güzelliğinde değil, hüznünde kaybolursunuz!

18 Aralık 2007 Salı

Prenses Eda Liza ve Cebinde Boncuk olan Kemancı.

Son bir yılı Prenses Eda Liza’nın büyümesini izleyerek geçirdim. Arada filmler seyrettim, kitaplar okudum, seyahatlere gittim ama hiçbiri onunla göz göze geldiğimizde yakaladığım duygu kadar önemli olamadı. Onun, koşarak gelip dizlerime sarılması kadar ruhumu titreten hiçbir şeye sahip değilim. Eğer prenses ve gözlerinin içinden bana gülümseyen ejderha olmasaydı bu kadar uzun süre dayanamazdım etrafımdaki anlamsızlığa. Prensesin annesi Leydi Agi ve babası Piri Altuğ Reis’e minnettarım; beni bu harika deneyimlerine ortak ettikleri için.

Aşağıdaki masal (bence gerçek) prensesin ikinci yaşgünü için yazılmıştır; O genç bir kadın olduğunda ve ben çoktaaan yaşlandığımda okuması için..
Majesteleri çok yaşa!!!


Gün çoktan battı, onu bekliyorum. Geçen yıl epeyce geç bir saatte gelmişti ama, bir ejderhanın hayatınızda ne zaman ya da nerede belireceğini asla bilemezsiniz...

I. Propontis..
Bu yıl tam Prenses Eda Liza’nın doğumgününe bir ay kala iki görkemli kadırgayla Khalkedon’un (Körler Ülkesi) kıyısından Propontis’e (Marmara denizi) açıldık. Adından anlaşılacağı gibi bu iç deniz (“propontis” adıyla İstanbul’dan ya da Karadeniz’den önceki deniz demek istemişler) bizi bir başka denize hazırlıyor olmalıydı, ama hangisine? Karadeniz’e mi, yoksa içimizdeki karanlık sulara mı? Ben bu pek sakin görünen denizin bir zamanlar balina bile barındırdığını söyleyen Bizanslı tarihçilerin yalancısıyım ama o gün hem içimdeki sularda hem de kadırgamızı yüzdürdüğümüz Propontis sularında ne gördüğümü çok iyi biliyorum...

II. Yeniden göz göze gelmek..
Yaşadığımız topraklarda onlarca yıl önce kazanılmış bir savaşın anısına yelken açmıştık. Ayrıca ne tesadüftür ki, bizim kulede yaşayan Selçuklu Prensi’nin de doğumgünüydü. Kibritçi Kız’ın fermanına göre biraz kıyılarda dolaşacak, ardından kulenin üçüncü katında (ben de orada yaşıyorum) prens için verilen şölene katılacaktık.
Soğuk ve mavi bir gündü. Prensesi sıkıca giydirdik ve daha önce söylediğim gibi, Trio adını verdiğimiz eşsiz kadırga ile limandan ayrıldık. Hava sakindi ama yelken açmaya yetecek kadar rüzgar vardı. Ya da bizi seven periler üflüyordu yelkenlerimize?
Piri Altuğ Reis her zaman olduğu gibi kendini denizin kokusuna bırakmıştı. Ben, Prensesle sakin sakin rüzgarın sesini dinliyor ve mavi suların sakladığı masalları duymaya çalışıyordum. Ama o soluk mavi gün, bize bir masaldan çok daha fazlasını verecekmiş meğer, nereden bilebilirdik ki?

Kısa bir süre yol aldıktan sonra, tam adaların önünden geçerken birden bire nereden geldiğini anlayamadığımız kocaman bir dalganın üzerinde yükseldik. Dalga altımızdan çekildiğinde ise en beklenmedik şeyle karşılaştık; geri dönmüştü! Hiç ummadığımız bir anda ve daha “bu yıl geç mi kaldı acaba” diye düşünürken birlikteydik yine! Üstelik bu kez sadece uçmuyor aynı zamanda yüzüyordu. Daha önce hiç yüzebilen bir ejderha görmemiştim. Ayrıca yüzen bir ejderhanın sırtında kahkahalarla gülen bir prenses de görmemiştim!
Tam olarak anlatamayacağım ne olduğunu fakat birkaç saniye sonra Eda Liza ve ben yine ejderhanın sırtındaydık. Bu kez kuyruğuna yapışmam gerekmemişti, kanadını yavaşca teknenin havuzluğuna indirdi ve nazik bir şekilde yerleştirdi bizi sırtına. Sanırım geçen yıl, birbirimizi hatırladığımız an beni kabullenmişti kendince. Aslında o ayrılık sabahından sonra ben sadece onu düşünmüştüm; yeniden ne zaman göz göze geleceğimizi..

III. Aya İrini..
Propontis’in soğuk sularında süzülmeye başladık, gerçekten inanılmazdı. Ardımızda kalan kadırgalardan yükselen hayret çığlıklarına tıkamıştık kulaklarımızı ve son sürat kayıyorduk dalgaların üzerinde. O, yani prenses doğuştan denizciydi. Birlikte şarkılar söylemeye başladık, rüzgarda kaybolan sesimizin ardımız sıra bizi takip edişini gülerek izledik.
Ejderha bu yıl ilk olarak nereye götürecek bizi acaba diye düşünürken, o sanki içimden geçenleri okumuşcasına Topkapı Sarayı önünde havalanıverdi. Sakin sakin yol almaya başladık gökyüzünde. Hürrem Sultan’ın Hamamı önündeki meydan üzerinden geçerken, Prenses boncuk satılan tezgahları görerek bağırmaya başladı “bonjuk bonjuk!!” Son iki aydır en büyük zevkiydi boncuklar. İrili ufaklı mavi boncuklarla saatlerce oynuyorduk. O çıkarttıkları sesi dinlerken, ben yüzlerce yıldır insanı heyecanlandıran tılsımına şaşırıyordum cam boncukların. Elbette aşağıya inerek bir torba dolusu “bonjuk” aldık. Ve Eda Liza’nın şen kahkahaları eşliğinde Aya Sofya’nın kubbesi üzerinde daireler çizmeye başladık. Hem gülüyorduk hem de aşağıdakilere boncuklar serpiyorduk gökyüzünden. Ne zaman başımız döndü ve yorulduk işte o dakika ejderha bizi Aya İrini’de başlamak üzere olan bir konsere davet etti. Elbette kabul ettik. Elimizde kalan bir iki tane atmaya kıyamadığımız boncukla sarayın ana kapısına doğru yürümeye başladık.

Ama ön kapıdan giremezdik kiliseye. Malum; iki yaşına basmamış bir kız çocuğu , üzerinde yelken kıyafetleri olan bir kadın ve yemyeşil bir ejderha ile oldukça sıradışıydık. Bu durumda üst koridorlardan birinde açık unutulmuş dev bir pencereden süzüldük içeriye.
Tam zamanında gelmiştik, konser başlamak üzereydi. Bizim izlediğimiz yerden bakınca müzisyenler o kadar ufacıktı ki sahnede, çalmaya başladıkları ana kadar onların birer Hobbit olduğuna yemin edebilirdim! Oysa salonda yükselen müzikle beraber, dakika dakika devleştiler, güzelleştiler hepsi.

Ejderha yapmıştı yapacağını, bu yılın hediyesi fazlasıyla anlamlıydı; hem prenses hem de benim için.

Eda Liza, denizin ve rüzgarın verdiği yorgunluğa müziğin büyüsü de eklenince kollarımın arasında derin bir uykuya bıraktı kendini. Ben başımı yavaşça ejderhanın omzuna koydum ve kalabalık müzisyen topluluğunun tam ortasında duran genç adamı seyretmeye başladım. Ejderha nereye baktığımı sezmiş olmalı ki yan gözle birbirimizi süzdüğümüzde dudağını büktü. Yanlış yere bakıyorsun deseydi bu kadar etkili olmazdı belki ama, o sadece umutsuz bir ifadeyle “bu beklenen kişi değil galiba” dedi bana; “yalnızca onun kostümünü ödünç almış bir müzisyen!”
Çok kızdım bu duruma, daha kaç farklı adam aynı kostümü kiralayacaktı? Neden bu kemancı kendine ait bir kostüm yerine benim beklediğim konuğun kostümünü giymişti? Bilmiyordum, anlamamıştım. Üstelik neden bir maske takma ihtiyacı hissetmişti? Acaba onun geldiği ülkede kemancılar maskesiz çalamıyorlar mıydı?

Müzisyenler ara verdiğinde çivilenmiş gibi kalkamadık yerimizden, hem zaten prenses uyanmasın diye kıpırdamak da istememiştim. Ejderha bana bir kadeh şarap getirdi. Kim söylemişti ki ona benim beyaz şarap sevdiğimi? Gülümsedim. Gülümsedi. Beni teselli etmek istercesine kilisenin tarihi hakkında hiç bilmediğim ilginç öyküler anlattı. Ama biz sohbeti iyice koyulaştırmışken müzik yeniden başladı. Aklımı başımdan alan öykülerden sonra gözümde daha bir canlanan kilisede, nedendir bilinmez tüm notalar anlamlarını ikiye katladılar. Sanki sahnedeki müzisyenler daha içten çalmaya başlamışlardı. Ben hala kemancıyı seyrediyordum. Benim masal kahramanım Aslan Adam’a benziyordu saçları. İçimden “ejderha haklı mı?” diye tekrar tekrar soruyordum. Ben bütün bu karmakarışık duygularla boğuşurken, notalar yıldız yağmuru gibi başımızdan aşağıya dökülüyorlardı. Kusursuz ve soğuk bir güzellikleri vardı. Onlar da birşey arıyorlardı sanki... ama neyi?
Ne yazık ki hiçbiri ejderhanın getirdiği bir kadeh şarabın samimiyeti kadar içimi ısıtamadı.

IV. Kemancı..
Nihayet konser bitti. Prenses alkış seslerinin gürültüsüyle uyandı. Hepimiz yani bütün salon inanılmaz keyif almıştık çalınan eserlerden. Herkes yavaş yavaş çıkış kapısına yöneldiğinde ejderhadan birşey istemek zorunda kaldım. Acaba prensese birkaç dakika göz kulak olabilir miydi? Ben sahne arkasına gidip kemancıyı yakından görmek istiyordum. Ejderha hala dudağında o umutsuz tebessümle gözlerimin içine bakarak “peki” dedi.

Merdivenlerden uçarak indim, çünkü şarap ve müzik ayaklarımı yerden kesmişti! Perdeyi araladığımda kemancıyı yüzündeki maskeyi kutusuna yerleştirmek üzereyken yakaladım. Ağlıyordu! Sanki birkaç dakika önce kendisi için yapılan onca gürültüden hiç haz almamışcasına hüzünlü ve kırılgandı ifadesi. Fakat kesinlikle “beklenen kişi” değildi. Çünkü gözlerinde aşk yoktu. Bir an için beni fark ettiğini düşündüm ve nedendir bilinmez saklanıverdim perdenin arkasına. Sonra onunla konuşmak istedim ama gözyaşlarına elimi sürersem ejderhanın ve prensesin yanına dönememekten çok korktum. Yavaşca maskesini kutudan aldım ve elimde kalan son “bonjuk”lardan birini usulca ceketinin cebine bıraktım. Tek kelime söylemeden ayrıldım oradan. Kısacık bir an baktı sanki bana ama kimseyi göremeyecek kadar kaptırmıştı gönlünü kemanına!

Prenses ve Ejderha beni bekliyorlardı. Bizim için gece bitmemişti. Sabaha kadar gezecektik Kostantinopolis semalarında. Prenses, içinde olduğumuz masalı kahkahaları ile çınlatırken, ben onun dudaklarından dökülen neşe ile huzur bulacaktım. Sımsıkı sarıldık ejderhaya ve Topkapı Sarayı üzerinden doğruca Galata Kulesi’ne yol aldık.
Ejderha bize Cenevizlilerin ayak izlerini gösterdi, sonra Mevlevihane’den yükselen “Eflatun sessizliği” (Suskunlar’ı okuyanlar bilir ne demek istediğimi) dinlememizi söyledi. Duyan kulaklara ve gören gözlere sahip olduğum için içimi kocaman bir sevinç kapladı. Ve ardından derin bir şüphe; gerçekten görüyor muydum? Ama Prenses Eda Liza eminim bu şehrin büyüsünü hissedecek kadar sezgileri güçlü bir kadın olacaktı, çünkü Leydi Agi’nin kızı o; hassas ve güçlü bir annenin kızı. Aslında ben de öyleyim; hassas, güçlü ve duygulu bir annenin kızı!
Deniz üzerinde uçmaya başladığımızda bir boncukla takas ettiğim (aslında düpedüz çaldığım) maskeyi tekrar sahibinin eline geçmesin diye Propontis’in sularına bıraktım. İçimden birşeyler söylemek istedim ama ejderhanın düşüncelerimi okumasından çekinerek sustum.

V. Ve evdeyiz ...
Eve dönüş yolunda aklım, duygularım karmakarışıktı. Geçen yıl Eda Liza için yazdığım masaldaki cümlelerden birini hatırladım; "Mutluluğun binbir maskeyle gelebileceğini biliyorum..” Gerçekten biliyor muydum, yoksa sadece edebiyat adına söylenmiş bir cümle miydi?
Zamanından erken gelmişti bu yıl ejderha, belli ki bu kez yalnızca prenses için değil, benim için de gelmişti. Bu küçücük kız sayesinde onu yeniden bulduğum için çok şanslıydım. Eda Liza, bana gözlerinin içine bakma fırsatı vermişti, ben de ona mutluluğun sırtında korkmadan uçmayı öğretmek istemiştim kendimce.. Hani insan en iyi öğretirken öğrenir ya! Onu korkularımdan uzak, içimdeki en temiz duyguya yakın tutmak bana çok iyi gelmişti.
Bu kez sımsıkı doladım kollarımı ejderhanın boynuna. Önce prenses öptü onu, sonra ben. Ardından el sallarken tüm içtenliğimle avaz avaz sustum “daha sık gel” diye.
Rapunzel

16 Aralık 2007 Pazar

Prenses Eda Liza'nın Birinci Doğumgünü.

Benim yaşadığım ülkenin adı Kostantinopolis, evim yani kulemiz krallığın upuzun bir kıyısının(eskiden buraya "körler ülkesi" anlamına gelen Khalkedon denilirdi) hemen ucunda. Evim dediğim onaltı katlı bir kulenin üçüncü katı. Adım Rapunzel. Ama bu masal son bir yıldır bizim kulenin altıncı katında yaşayan Prenses Eda Liza için:

Söylediğim gibi onaltı katlı bir kulede yaşıyoruz, çünkü 21.yüzyılın krallıklarında ve özellikle bizim krallıkta araziler iyice azaldı ve derebeyleri topraklarını Pontus Krallığı'ndan gelen inşaat firmalarına satmak zorunda kaldılar. Artık kölelik yok bu topraklarda, insanlar özgür. Bu durumda derebeylerinin özgür köleleri var ve hepsi kocaman kulelerde yaşıyorlar, tıpkı bizim gibi. Yine de özgürlük maalesef beklenen mutluluğu getirmedi kulelerimize. Mutluluk hala bir ejderhanın kanatlarında. Nereden mi biliyorum? Görüyorum.

Bu ejderha; denizin derinliklerinden, rüzgarın taşıdığı bulutların ardından ve bir de küçük prenseslerin gözlerinin içinden bana hala gülümsüyor. Son bir yıldır Eda Liza adındaki hani şu bizim altıncı katta yaşayan ufaklığın gözlerinin içinde! Fakat bu bir sır, belki sadece annesi ve babası biliyorlar.

Bizim kulede Prenses Eda Liza kadar ilginç olmasa da başka ölümlüler de yaşamakta ama 12. kata kadar. Diğer katlarda oturan; Hobbitler, Elfler, Okyanus Perileri ve Orman Perileri ölümsüz. Zaten onların daireleri çoğu zaman bulutların arasında kayboluyor ve asansör kullanmadıkları için neredeyse hiç karşılaşmıyoruz.

Mesela birinci katta Pamuk Prensesin üvey annesi (hala elma işinden vazgeçmedi ve Fethiye'de elma yetiştirmeye devam ediyor) ve seyisi,
İkinci katta Külkedisi'nin büyük ablası ve Çizmeli Kedi,
Üçüncü katta Kibritçi Kız (o artık bir anne), Selçuklu Prensi ve Rapunzel (bu benim; saçlarım artık çok uzun değil ama her ihtimale karşı kesmiyorum:),
Dördüncü katta Trakya Markizi ve ailesi,
Beşinci katta Uyuyan Güzel(maalesef artık uyanmaz diyorlar!!),
Altıncı katta Prenses Eda Liza ile Orta Avrupa'nın soylularından olan annesi Leydi Agi ve babası Piri Altuğ Reis,
Yedinci katta elbette Yedi Cüceler (felaket gürültü yapıyorlar!),
Sekizinci katta ...
Diye devam ediyor.
Ah bir de onikinci kat var ki orada Gargamel yaşıyor. Bütün şirinleri yedikten sonra sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmış olarak!!

Bunları anlatmamın sebebi Prenses Eda Liza'nın ve benim nasıl bir kulede yaşadığımızı daha iyi hayal etmenizi sağlamak. Tabii ondan da bahsetmeliyim biraz; bu küçük kız Karlar Kraliçesi kadar güzel ve en az onun kadar soğuğa dayanıklı, Okyanus Perileri kadar sevecen ve kedilerle konuşabilecek kadar da becerikli! Üstelik henüz bir yaşında!!
Hayatı boyunca yaşadığı krallıktan ayrılmaya cesaret edemeyen yetişkinlerle kıyaslayınca daha şimdiden onun bir gezgin olduğu söylenebilir. Orta Avrupa'da doğan bu küçük prenses, henüz yeryüzündeki ilk yılını doldurmadan defalarca metal kuşlarla uçmuş ve hatta hiç korkmadan Akdeniz sularında seyir yapmıştır. Eee ne de olsa O Piri Altuğ Reis 'in kızı değil mi?

Hani şu size bahsettiğim ejderha var ya, ben onu 29 Kasım akşamı Prenses Eda Liza'nın penceresinin önünde gördüm. Benim için çok kederli bir akşamdı, hayatta mutlulukla ilgili ne kadar az şey kaldığını düşünerek tekbaşıma oturuyordum. Onu almaya gelmişti ejderha, çünkü o gün Eda Liza tam bir yaşına basmıştı. Bu koskocaman yeşil ejderha açık olan pencereden girdi, Eda Liza'yı sırtına attı ve tam havalanacaklarken ben kuyruğundan yakaladım!

Neyse ki beni fark etmedi :) Öylece gökyüzünde süzülmeye başladık. Denizlerin, sarayların üzerinden geçtik. Boğazdaki balıklara ve hatta yıldızlara kadar krallıkta seyredilmedik güzellik bırakmadık. Bir ara yorulduk ve Topkapı Sarayı'nın bahçesine indik. İşte o an beni gören ejderha önce kızdı ve sonra alevler püskürterek kovalamaya çalıştı. Ama anladı ki korkmuyorum ben, kaçmadım!

Mutluluğun binbir maskeyle gelebileceğini biliyordum..

Tanışma faslını geçtikten sonra hep birlikte portakal sularımızı içtik ve Eda Liza'nın son zamanlarda çok hoşlandığı çiçek şeklindeki kurabiyelerden yedik Allahtan cebimde iki üç tane vardı!

Sonra sabaha kadar krallıktaki parkların üzerinden uçtuk, Salacak'tan gündoğumunu seyrettik. Pembe ve mavinin tonlarıyla boyanmış kocaman bir tabloya benzeyen gökyüzünün altında, minicik elleri ve içinde ejderha gülen gözleriyle, hem Asya'ya hem de Avrupa'ya hakim edasıyla şu küçücük prenses acaba farkında mıydı bir ejderha ile bütün gece uçtuğumuzun? Onun, hafızasında olmasa bile kalbinin bir yerlerinde hep derin bir mutluluk kalmasını diledim bu ana ait. Birgün ihtiyacı olursa yüzünü aydınlatacak küçücük bir tebessüm.

Güneş doğmadan az evvel yavaşca ejderhanın sırtına bindik ve eve döndük. Önce Eda Liza'yı yatağına yatırdık, daha sonra ejderha büyük bir nezaket göstererek beni evime bıraktı. Vedalaşırken bir an anımsadık ki, biz galiba bir yerlerde tanışmıştık yıllar önce...

Kızkulesi'nin iskelesinden denizi seyrederken karar verdim olanları yazmaya çünkü Prenses Eda Liza büyüdüğü zaman 29 Kasım gecesini hele hele 30 Kasım sabahını anımsasın istedim. Bu benim onun için yazdığım ilk metin. Yazma sebebim ise onun henüz çok küçük olması. Yoksa biliyorum ki, O gerçekten cesur bir kız ve büyüdüğü zaman daha pek çok masalın ve elbette pek çok mutluluğun kahramanı olarak yaşayacak.

Ben mutluluğu özlediğim zamanlarda gözlerimi sımsıkı kapatıp ejderhaların varlığına inanmaya devam ediyorum. Eğer daha somut birşey istersem koşarak kulenin altıncı katına çıkıyorum ve Leydi Agi ile Piri Altuğ Reis'e hızlıca merhaba diyerek gözlerinde ejderha saklanan Prensesi sımsıkı kucaklıyorum:)
Ejderha ile geçirdiğimiz gece için ise kendisine daima minnet duyacağım.

Mutlu Yıllar Majeste
Üçüncü katta yaşayan Rapunzel...

8 Aralık 2007 Cumartesi

Meltemler Estiren Prenses.

Kimsesizlik ve ihanet durumdan çok bir histir diye düşünürüm. Çoğu zaman kimsesiz değilizdir ve hatta ihanet semtimize uğramamıştır ama öyle derin bir alınganlık denizinde boğuluruz ki, gerçekler ve yalanlar türlü ışık oyunlarıyla algılarımızı alt üst ederler.. Hatta zaman zaman biz bu oyuna katılmaya heveslenir ve utanmadan adına beyaz yalan demeyi yeğleriz... Yalanın en büyüğü ve en kanırtıcısı budur zaten; kendine yalan!Diyorum ben...
Ne zaman?
21. yüzyıla sürgün iken.
Nerede?
Kalamış'daki evimin salonunda.
Kimim ben?
Rapunzel.

Çok prenses gördüm ben; önce annemin yüzünde, ardından kendi içimde, sonra masallarımda ve bir zaman sonra diğerlerinin masallarında.. Hepsi, hepimiz mağrurduk ve mağdurduk! Ortak olan tek özelliğimiz buydu, bir de saçlarımız... Kısa saçlı olmaz prensesler. Yani en azından benim tanıdıklarım uzun saçlıydı, biri hariç; Külkedisi.

Annem gördüğüm ilk prensesti. Ama babam ve benim için o bir kraliçeydi. Bunu hiç farketmedi çünkü kaybolmuş bir prensesti benim annem. Upuzun saçları ve sonsuz gözyaşı ırmakları vardı. Geçen yıllar boyunca saçları kısaldı fakat yaşları hiç azalmadı. Hatta öyle derin göller oldu ki bu sonsuz gözyaşı ırmaklarından bizim salonun ortasında, ben hep korktum onun yaşlarında boğulmaktan. Ve böylece en kötü kabusum Keder Denizi’nde boğularak ölmek oldu (ya da daha kötüsü çırpınarak yaşamak) annemden yadigar...
Annem benim ilk prensesimdi.

Yıllar sonra birgün aynaya baktım ve kendi kaybolmuşluğumla tanıştım. Soran gözlerle doğruca bana bakan yeni bir prenses! Daha neşeli, kıpkızıl saçlı, hayat dolu ama O da kayıptı. Bu kez onun peşine düştüm. Ona yardım etmeye çalıştım. Aradım baktım evi yurdu neresi diye. Bazen başardım, bazen başaramadım yüzünü güldürmeyi. İpinden kurtulmuş bir uçurtma gibi yıllarca savrulduk rüzgarda. Uzunca bir zaman Akdeniz sularında seyir yaptık; gün oldu kale burçlarında dinlendik, gün oldu nergis tarlarında delirdik sevinçten.. Her taşı kaldırdım, her kurbağayı öptüm. Hatta prens olduğundan şüphelendiğim pek çok kediyi, köpeği, balığı ve çiçeği de öptüm. Masalın dediği herşeyi yaptım, ama olmadı. Daimi bir gülücük hediye edemedim aynadaki kaybolmuş prensese!

Ben Rapunzel diyorum ki size: hala kayıbım. Bana verilen bedenin içinde hapis ve kayıp.

Çok prens öldürdüm mü hatırlamıyorum. Ne kendini yunus zanneden prense, ne okyanusun öte tarafına uğurladığıma karşı mahçubum. Ama bir tanesi hala derin üzüntüdür benim için. Onu sevemedim ama sevmek istedim. Bunun için üzgünüm... Hakkında son hatırladığım burçlardan yuvarlanan bedeni. Umarım yarası ağır değildir ve kurtulmuştur. Bunu gönülden dilerim. Çok hassas biriydi, soğuk kış akşamlarında sadece ellerim değil kalbim de üşüdüğünde hala onun şiirleriyle ısınırım. Fakat öfkesi daima aşkından daha yakıcı olduğu için onu ittiğime pişman değilim!

Ben Rapunzel, bütün katiller kadar masumum..

Masalına girdiğim ilk prensesi bugün anlatmayacağım. Asıl anlatmak istediğim ikincisi; Meltemler Estiren Prenses. Onunla çok güzel bir Akdeniz akşamında bütün periler ve cinler uykudayken tanıştık. Hatta O da uyuyordu sanki. Upuzun kumral, dalgalı saçları vardı. Bembeyaz bir teni ve küçücük elleri. O gece ilerleyen saatlerde gölgeler azaldığında prensese doğru yaklaşan birini gördüm. Bir prens miydi bilmiyorum.. Ama ışık o kadar azdı ki, bunu anlayamamam çok normaldi. Kaplumbağa sırtına benzeyen geniş ve yeşil bir sırtı vardı bu gizemli misafirin. Kısa boyluydu ve muhtemelen ilk kez bir prensese bu kadar yakındı. Korkusunu hissettim, korktum! Ama prenses onu reddetmedi, korkmadı. Yavaşça elini uzattı ve yürümeye başladılar. Ay ışığında dans ettiler, sahilde, sokaklarda, caddelerde sabaha kadar yürüdüler... Sanki sözcüklere ihtiyaçları yoktu ve sonsuza kadar yürüyebileceklerdi. İnanılmaz mutlu oldum onları seyrederken. Ve ne zaman gün aydınlanmaya başladı, işte ancak o dakikalarda seçebildim prensin yüzünü; kardeşimdi!

Masalımız bir süre paralel devam etti. Prenses ve Tosbağa Prens derin bir sevgi yaşarken, ben de boş durmamış ve bir deneme daha yaparak son dalışta tanıştığım Orfoz Prensi yanımda getirmiştim. Korkuyordum, onu öpersem prens olmadığını anlamaktan, yine yanılmış olmaktan çok korkuyordum. Neyse bu başka bir konu; benim ve Orfoz Prens'in masalını sonra anlatacağım.
Bundan sonraki bölüm Meltemler Estiren Prenses'in.

Onlar çoook mutluydular. Gözlerinde sevgi, ellerinde kalpleri vardı. Bedenleri ise sadece o kalpleri sağdan sola taşıyan bir araçtı. Bakışlarında derin bir güzellik oluşmuştu. Prensesin aşkını korkusuzca yaşaması beni büyülemişti. Ondan yayılan enerji sanki tüm Akdeniz'de tatlı bir meltem estirmek için yetiyordu.
Ama kış geldi... Sonra anlayamadığım bir girdap oldu denizde. Ardından anaforlara kapılan Tosbağa Prensi gördüm denizin ortasında. Ve prensesin kumsala vurmuş bedenini! Oysa fırtına takvimine göre çok zamansızdı bütün bu olup bitenler.
Öldü zannettim prensesi, öyle cansız öyle hafif kalmıştı ki kollarımda ağlamaya başladım. Bütün elbiselerimiz ıslanmıştı. Ama denizden mi yoksa gözyaşlarımdan mı bilemiyorum. Onun narin bedenini Orfoz Prens ile birlikte kayalıklara taşıdık. Deniz yıldızlarından, mercanlardan ve sedeflerden güzel bir lahit yaptık ona. Kaleyi rahatça görebileceği bir noktaya taşıdık. Gömemedik çünkü yanakları hala pespembeydi. Umutsuzca yaşıyor olmasını diledim. Seviyordum onu, tıpkı Tosbağa Prens'i sevdiğim gibi.

Neden sonra Tosbağa Prens'in peşine düştüm. Fırtına onu nereye savurmuştu? Yoksa kendi yarattığı bir anaforda mı boğulmuştu? Defalarca dalıp çıktım denize onu bulabilmek için. Orfoz Prens ve ben sonunda onu bulduk. Çok su yutmuştu ama hayattaydı. O gitti, neresi ağrıyordu anlayamadım ama içinde bir yara açılmış olmalıydı ve ben buna bakamazdım.

Biz, Akdeniz kıyısındaki hayatımıza devam ettik. Bir ara ben de başka denizlere yelken açtım. Yolum Londra’ya kadar uzandı. Orada, Baltık Denizi kıyısındaki kocaman ormanlardan gelen Leh bir avcıya kaptırdım gönlümü. Fakat aklım henüz öpmediğim Orfoz Prens’te kalmıştı. Thames kenarındaki acıklı vedalaşmadan sonra avcıyı gözyaşları içinde terk ederek döndüm kasabaya. Ve asla öğrenemedim aradığım prensin o olup olmadığını, çünkü avcıyı da öpmemiştim. Şimdi tek umudum bu masalın onun diline çevrilmesi!!!

Ben uzaklardayken Tosbağa Prens, başka bir prensese vurulmuştu. Gariptir ama hayatlarımız oradan oraya yuvarlanırken kayalıklarda uyumaya devam eden prensesi ziyaret etmekten ve sevmekten hiç vazgeçmedik. O benim için kıymetliydi. Aslında nasıl bir sevgiyle tam olarak bilemiyorum ama o Tosbağa Prens için de kıymetliydi. Hatta Orfoz Prens bile onu severdi kendince.

Aradan uzun yıllar geçti, lahidi yerleştirdiğimiz kayalık iki bar arasında sıkışıp kaldı. Prenses ise bütün gürültüye rağmen derin derin uyuyordu. Asla değişmemişti rengi yüzünün. Şüphesiz çook derin bir uykuydu bu; aşk acısına katlanamayanların sığınağıydı Uyku Krallığı, anladım. Uzun uzun esnedim ve gözkapaklarımın ağırlaştığı günleri özledim.

Ve bir gün olan oldu. Koskocaman bir anafor oluştu Marmara Denizi kıyılarında ve tüm Ege Denizi’ni boydan boya geçerek prensesin önüne kadar geldi. Biz daha bu da nedir demeye kalmadan lahidi yerinden kaldırdığı gibi denize sürükledi. Tam o sırada inanılmaz birşey oldu ve kıyıdaki kalabalığın arasında Tosbağa Prens'i gördüm, ağlıyordu. Çaresizce ağlıyordu. Varlığının yarattığı anaforun prensese zarar vereceğini anlamıştı ama çok geçti. Lahit kırıldı, denize atlayan Tosbağa Prens dalgalarla mücadele ederek cesurca taşıdı prensesi kumsala. Hepimiz ağlıyorduk. Orfoz Prens de belki - geçen süre zarfında onun prens olmadığı kesinleşmişti, çünkü öpmüştüm!- olanları görseydi ağlardı diye düşünmeden edemedim. Tosbağa Prens, onu hayata döndürmek için dudaklarını dudaklarına değdirdiğinde şiddetle öksürmeye başladı prenses! Delirmiştim sevinçten! Küçücük bir sedef parçası takılmıştı boğazına! Hepsi bu. Yaşıyordu yani!!

Güle oynaya kaleye gittik. Yeniden bir masala dahil olmak delice heyecanlandırmıştı beni. Tanrım, sonunda mutluluk yeniden meltemler estirecekti Akdeniz'de.
Ama yanılmıştım. Çabuk sevindiğimi anlamam fazla sürmedi. Bunu için gecenin gelmesi yeterli oldu...

Tıpkı onları ilk gördüğüm gece gibiydi. Ama ay yoktu bu defa. Biraz daha dikkatli bakınca ürpererek gördüm ki aşk da yoktu aslında. Gözlerinde ışıltılar vardı fakat bunlar aşkı hatırlamakla ilgiliydi, aşkın kendisi değildi. Yeniden kalbini ellerine alacak kadar cesur davranabilirdi prenses, eğer uzaklardan bir Deniz Kızı’nın hayaleti görünüvermeseydi. İşte o dakika Tosbağa Prens'in gözlerindeki ışıltı - onun bir prens olduğuna inanmak istiyorum ama gerçekten tarafsız kalamayacağım için susuyorum, o benim kardeşim!- hayaletin olduğu yerde suya yansıdı. Bakışlarını aynı noktaya çeviren prensesin gözlerinden yaşlar süzüldü. Işıksız bir geceydi, ama ılık ılık süzülen gözyaşlarını maalesef gördüm.
Çok üzüldüm, ama ağlayan bir prensese dokunmak hiç kolay değildir.

Deniz Kızı ise ağlamaklı çığlıklar atarak derin sularda kayboldu. Gördüğü sahne onu da yıkmış olmalıydı - tabii hayalet değilse -. Prenses o gece aşksız kalmıştı ama hiç olmazsa hayattaydı ve kalbi ellerinin arasındaydı. Ve bu az şey değildi. Yavaşça ayağa kalktı, saçlarını topladı. Pencereye yaklaşıp son bir defa denize baktı. Elindeki sedef parçasını boynundaki zincire geçirdi; aşk hatırlanması gereken bir hediyeydi, gülümsedi.

Ona kalenin çıkışına kadar eşlik ettim. Meltemler estiren bu genç kadın benim kulemin en kıymetli konuğuydu. Binlerce sözcük vardı aramızda söylenmemiş ama konuşamadım. Sımsıkı sarıldık birbirimize, sonra elini alıp göğsüme götürdüm. Ürpererek çekti elini. Korkutmak istemezdim onu ama kalbi göğsünde olduğu için sevinmeliydi, bunu anlatmak istedim sadece. Onu uğurlayamayacak kadar üzmüştü beni masalın sonu. Prensese, Deniz Kızın’a ve kardeşime üzüldüm. Başka masallara müdahale edemeyeceğim gerçeğine yenilmişliğime üzüldüm...

Upuzun koridorlardan hızlıca geçerek kuleme döndüm. Ağlamaya başladım ama çok dikkat ettim; çünkü Keder Denizi’nde boğulma korkum var benim.


Önemli Not: Yeri gelmişken; balıklar da ağlayabilirler, sadece biz farketmeyiz çünkü gözyaşları hemen suya karışır. Deniz suyunun tuzlu olmasının nedeni bu duygulu balıklardır.


10 Nisan 2007

6 Aralık 2007 Perşembe

Bodrum'a (ya da Kendime) Geri Dönmek.

Döndüm..
Son gidişimde ruhumu oralarda unutmuştum, bu kez onu da alıp geldim. Meğer amma zormuş ruhsuz ve kalpsiz yaşamak! Hani doktorlar beyin ölümü gerçekleşti fişi çekelim diyor ya, Allahtan kalp ölümü gerçekleşti fişi çekelim diyen yok! Çünkü anılar kalp masajı gibiymiş... Anladım. Hah bu iflah olmaz artık dediğiniz anda ılık ılık gözyaşlarıyla masaj yapılıyor kalbinize.. sonra bakıyorsunuz nabız geri gelmiş!

Edebiyat, sanat ve benzeri şeylerle beslensek bile kulağımıza, gözümüze, gönlümüze ilk yerleşen görüntüler her ne ise onlarla hayat buluyoruz sadece. Bir Avrupalı adamın yüz yıl önce yazdığı eser epeyce hislendiriyor hatta ağlatıyor olsa da, içinizi hoplatan köyünüzün türküleri oluyor. Efeler Harmandalı oynamadan, söyle dizler toprağa vurulmadan çoşmuyorsunuz.. Anladım ben; nasıl özlemişim Bodrum'u...

İğrenç bir otobüs şirketi ile yola çıkmak zorunda kaldım çarşamba akşamı, çünkü seçim sonrası ne otobüs ne de uçakta yer kalmamıştı! En antika şirketle onbeş yıl öncesini aratmayan upuzun, uykusuz ve gerçekten nostaljik(!) bir yolculukla Selçuk'a ulaştık. Dağın tepesinde Keçi Kalesi’ni gördüğümde anladım iyice yaklaştığımızı.
Umutlandım ve bir elimle diğer bileğimi yakaladım, birşey yok. Sonra bir umut daha sol göğsüme dayadım avucumu, ama hala nabız yoktu. Nabız bir yana, sanki duygusal bir kramp vardı vücudumda, hislenemiyordum bile. En sevdiğim yere gidiyordum, hem de yıllar sonra ve hiç his yoktu bende. Eskiden heyecandan içimde kelebekler uçardı, zıplamak isterdim oturduğum yerde.
Ardından Bafa gölü.. Güzelim Herakleia! En son, 2002 yılının Mart ayında İzmir’e giderken dedeciğime laleler toplamıştık gölün kıyısından. Ne kadar mutlu olmuştu dedem. Yanımdaki muhterem bile mutlu olmuştu laleleri görünce.
O dakikadan itibaren niye bunca zaman kendimi cezalandırdım diye kara kara düşünmeye başladım.

Torba kavşağı’ndan sonra kaleyi gördüğümde hala nabızsızdım. Bu iş buraya kadar diyerek tüm umudumu kaybettim neredeyse.
Yani gözden ırak gönülden uzak durumları vardı kaleyle aramızda.. Aşkımız bitmişti. Taaa ki kuzenler beni garajdan alıp mahalleye götürene kadar.
Dedemi gördüm, orada film koptu. Ben gittim bir karton karakter geldi yerime. Çünkü insanın gözünden yaş akar, süzülür ama fışkırmaz!! Dedem var ya dedem o insanı hayata döndürür. İspat mı lazım? İnanmayan nabzıma baksın; pıt pıt atıyor artık. Meğer aşk bitmemiş; donmuş sadece!
Oradaki insanlarla gizli bir sözleşmem var benim; çok iyi biliyorlar hangi sözcüklerin mantık süzgecime uğramadan kalbime saplandığını.

Bütün bu duygu dolu anlardan sonra bavulları fırlattık ve koşarak denize gittik. Sular beni hatırladı, ben suları.. Başka yerlerde yüzerek aldattığım Ege'den defalarca özür diledim. Ama çok kızmış olmalı ki önce tuzuyla kavurdu gözlerimi! O yaktı kavurdu ben inadına yüzdüm. Sonunda barıştık. Aşkta gurur olmaz :)

Ardından en özlenen tur atıldı; liman (kalenin önündeki mermer aslanımı kaldırmışlar ama dedem içeride merdivenin başında oldugunu söyledi). Ardından Ali Cengiz'de (Aleko) adaçayı içildi; Eşref Amcamı, Dalavera Mehmet’i, Fatma Teyzemi, Kübra Ninemi, Hüseyin Dedemi, Raşid Amcamı.. hepsini andım. Her yudumu biri için içtim. Adaçayı içmek törenseldir, bunu bütün Bodrumlu çocuklar bilir.

O gece anılarımla koyun koyuna yattım. İçimi dışımı temzileyen Ege'ye minnettar, uyku krallığında huzura kavuşmuş bir ruhtum sanki.

Sabah olur olmaz bahçeme koştum, anneannem kahvaltısını yapıyordu. Ah nasıl yaşlanmış, canım benim.. Onu gördüm ya, bahçeme kavuştum ya kayboldu sandığım herşey bir nefeste içime doldu. Beni ben yapan ne varsa oradaydı; anneannem, bahçem, havuz, kırmızı balıklarım, büyülü mavi yaseminler, mum çiçekleri.. Allahım ben nasıl dört yıl oralar olmadan yaşadım? Yaşamadım ki.. öylece nefes aldım. Benden geriye kalanlar oradan oraya savruldu durdu.

Meğer neşem dut ağacının dalında, kahkaham kuyunun sularında kalmış! Hepsini geri aldım. İçimi, dışımı, kalbimi, cebimi; sevgiyle, vefayla, merhametle, umutla tıka basa doldurdum. Her öpücükle, her gözyaşıyla yanaklarımın pembeleştiğini hissettim.

Sonraki günler bu ilk iki günden aşağı kalır değildi.. Köyde akşam serinliğini hissetmek, Gümüşlük’de antik limanın üzerinde yüzmek, dedemle avluda kahvaltı yaparak güne başlamak, Denziciler Kahvesi’nde mandalina gazozu içmek, Behçet abimle börülce yemek, pazara gitmek (zeytinci Mehmet Abi beni unutmamış diye deli gibi sevinmek!! ), Ortakent'te suların içinde balık ziyafeti.. Of ya, dünyanın en güzel köyü benim ki. Yok yahu ötesi. Egeliyim ben kardeşim.

Öyle çok şey varki anlatmak istediğim. Dedemin Madam Vera ve İstanköy’lü dostu Gavur Yaso ile maceraları.. Bitez'in nergis tarlaları.. Adaboğazı'nın mavi suları.. Karaada'nın bana sitemkar günbatımı.. (fotografını cektim, Karaada’nın ardında gördüğünüz İstanköy'dür; dedemin köyü..) Ve dağların ardından bana unutulmaz ışıltısıyla hoşçakal diyen mehtap..
Hepsini yazacağım.

Çok mutlu döndüm ben bu tatilden.
Diyeceğim o ki eger rotanızı kaybetmiş ve öylece usul usul rüzgar bekliyorsanız, benim yaptığım hatayı yaparak yıllarca hiç suçu olmayanları ve özellikle kendinizi cezalandırmayın. Lütfen en çok sevildiğiniz ve en çok sevdiğiniz yere gidin. Sırlar orada. Rüzgar orada.
Rüzgarı orsalayın ve devam edin : )

Rasgele..

5 Aralık 2007 Çarşamba

Gergin İnsanlar Krallığı.




Milattan evvel, kimbilir sene kaç, güzel bir bahar sabahınd tefrikalar halinde yayınlanan masallarla çalkalanıyormuş krallık. Uyanık magazin gazetecilerinden biri, kralın yasağını delerek anlatmak istediği herşeyi gün gün yayınlıyormuş köşesinde. Ama tüm haberleri, makale olarak değil, masal olarak anlatıyormuş. Ve böylece başı gövdesi üzerinde gülerek dolaşıyormuş meydanlarda.

Gel zaman git zaman Gergin İnsanlar Krallığı'nda dedikodular yayılmaya baslamış.. Yok prenses bir kurbağadan hamileymiş, efendim kraliçe aslında saray aşçının kızıymış!! Vesaire vesaire..
Fakat asıl ilginç olan kimsenin prens hakkında konuşmamasıymış. Hatta gazeteci bile tek bilgi edinememiş onun hakkında. Bu kez bambaşka söylentiler yayılmış ülkeye; aslında prens çoktan kaçmış, kral skandal olmasın diye bu durumu gizliyormuş. Başka bir dedikodu onun sakat olduğu üzerineymiş ve bir diğeri aslında prensin hiç doğmadığı, kraliçenin ise başını kurtarabilmek için erkek çocuk doğurduğuna dair bir yalan uydurduğu yönündeymiş.

İşin aslı şuymuş ki, kimse prensi bir kez bile görmemiş. Hatta kraliyet albümlerinde ve asillere ait tabloların sergilendiği müzelerde bile ona ait tek görüntü bulunamamış. Zamanla bu durum gazetecinin neşesini iyiden iyiye kaçırmaya başlamış. İşin komik tarafı sonunda kral bile kuşkulanmış olanlardan. Neredeymiş bu prens?
Kraliçeye gelince; O, hazırlıksız yakalanmış bu duruma. Bir kurbağadan hamile kalan ve doğurmak üzere olan kızının karnını saklamak zaten yeterince yorucuymuş! Bir de prens problemi çıkmış ortaya!!
Ne dediyse ne yaptıysa her şeyin yolunda olduğu konusunda kralı ikna edememiş, zavallı adam haklı olarak ısrar ediyormuş oğlunu görmek için. Bu duruma nasıl bir çözüm bulabileceğini düşünen Kraliçe, zaman kazanmak istemiş ve sormuş: 

- Prensi gördüğünüzde sizi kandırmadığımı nasıl anlayacaksınız majesteleri? Son karsılaşmanızda siz 45, O ise 12 yaşındaydı.

Kral gerçekten bunalmış, sıkılmış, terlemiş ve biraz utanmış. Nasıl olup biricik veliahtını onca yıl görmeden yaşadığını anlayamamış..

Uzatmayalım. Kral ve kraliçe ailelerinde herşeyin yolunda gittiğini halka göstermek için büyük bir davet vermekte anlaşmışlar. Tabii her şeye sebep olan gazeteci de gelecekmiş. Hatta yemekleri kraliçenin babası olduğu iddia edilen aşçı pişirecekmiş.
Davet gecesi gelip çatmıs. Olağanüstü şamdanlar ve kristallerle bezenmiş yemek odasında çıt çıkmıyormuş. Yerlere kadar uzayan ipek masa örtüleri ve üzerindeki meyvalar en başarılı ressamları ağlatacak kadar göz kamaştırıcıymış. Sadece müzisyenlerden gelen ses ve hafif bir rüzgar dolaşıyormuş sarayda. Herkes susmuş ve nihayet genç bir adam görünmüş kapıda..
Nefesler tutulmuş, bütün periler kalpleri ezilerek bakmışlar prense. O inanılmaz gerçekten de yakışıklıymış, bir masal kitabından fırladığına yemin edecek yüzlerce tanık bulunabilirmiş. Hatta Grimm Kardeşler onu görse kesinlikle masal yazamazlarmış! Çünkü onun varlığı gerçeği masal, masalı gerçek yapacak kadar güçlüymüş!

Kral ve Kraliçe hemen ayağa kalkmışlar. Genç prens masanın ortasındaki şık bir koltuğa oturtulmuş. Müzik hızlanmış, yemek servisi başlatılmış ve krallıktaki en güzel şaraplar tüm davetlilerin susuzluğuna sunulmuş. Herkes mutluymuş. Tabii en çok kral sevinmiş olup bitene. Çünkü hem zeki hem de inanılmaz sağlıklı bir veliahtı varmış meğer! Geçen her dakika prense olan hayranlığı arttırmış.
Ve nihayet gece sona erdiğinde davetliler tek tek kralı ve ailesini selamlayarak ayrılmışlar saraydan, müzisyenler yavaşça süzülmüşler geceye. Bütün hizmetliler usulca çekilmisler ortalıktan. Salonda sadece kral, kraliçe , prenses , prens ve aşçı kalmış.
Kral oğluna soramamış bunca yıl neredeydi diye çünkü anlamış; onu iki savaş arasında bir fetihte kaybettiğini. Ve prenses eli karnında hıçkıra hıçkıra ağlarken (çünkü salatasında bir kurbağa bacağı görmüş!) öğrenmiş aşçılarının, kral olmaktan sıkılıp damadının sarayına yerleşen dedesi olduğunu. Üstelik bebeğinin babasını (!) pişirdiğini de o an anlamış! En son kraliçeye gelmiş sıra, bütün anneler gibi sadece gülümsemiş.. Kızına yaklaşmış, onun uzun saçlarını sevgiyle okşamış ve şöyle demiş:

- Aylardır seni izliyorum. Ümitsizdin.. Ve zavallı bir çayır kurbağasından koca yaratmaya çalıştın kendine. Asıl ihtiyacın aşkın sıradan bir adamda olabileceğini anlamaktı. Yapman gereken tek şey  onu görmek için gözlerini açmak. Üstelik hamile değilsin, su patlayacak gibi görünen karnının, kendine söylediğin yalanlarla şiştiğini biliyor olmalısın değil mi?
 
Sonra krala doğru yürüdü, elini kocasının elinin üzerine koyarak:

- Sen sevgili kralım , ailenin bu sarayda yaşadığını ve son on yılı bu masaldan çıkmak için debelenerek geçirdiğini sanırım gördün. Bunu bir tek oğlumuz başardı. Kızımız bulduğu bütün kurbağaları öpmekten yorgun düşerken , oğlumuz gerçek bir kahraman gibi davrandı. Uzun zamandır senin masalına dahil olmadığından, onu büyürken izleyemedin. Ama bu genç adam kesinlikle senin oğlun. O kendi masalı için mücadele etti ve inan çok sabırlıydı.

Derin ama cok derin bir sessizlik olur. Herkes kendi içine bakar ve gördüklerinden çok korkar!! İşte o an uzun yıllardan sonra gerçek bir aile olarak ortak karar alır ve bir daha asla yüreklerindeki derin kuyulara bakmamaya, bunun yerine sevdiklerinin gözlerinde kaybolmaya karar verirler.

Önemli Not : Masal sevgiyle yazılır korkuyla degil.

Bütün aile yaşananların sarsıntısı ile birbirlerine sarılmışken perdenin arkasında bir gölge belirir. Hep birlikte olmanın ve birbirlerini keşfetmenin sevincini yaşadıkları bu anda, kral gazeteciyi fark eder.Onu tamamen unutmuştur! Aşçı kral koşarak mutfaktan bir tencere getirir ve gazeteciyi içine hapseder. Aslında acele edip baharat koymayı unuttuğundan keyfi kaçmıştır. Çünkü krallıkltaki tüm gazeteciler tatsız tuzsuzdur!
Tüm aile masalın son sayfasından dışarı çıkar. Ve kendilerine ait daha mutlu bir masal yaratmak üzere koyu bir sohbete dalarlar. En son kraliçenin sesi duyulur:

- Hoşçakal baba, yemek bir harikaydı!!

Anafikir

1: Kendi masallarını arayanlar eğer dürüst davranmazlarsa prenses gibi şişerler! Çünkü masal yaratmak demek yalan söylemek değildir. Çocuklar yalanı kokusundan tanır.

2: Kurbağaları boşuna öpmeyiniz, asla bir prense dönüşmedikleri gibi çok korkuyorlar!

3: İçinde bulunduğunuz masala mecbur değilsiniz, bakınız prens nasıl cesur davrandı.

4: Baharat gerçekten uygarlığın bize bir armağanı mıdır? Evet aynen öyledir!

5: Annenizin bir kraliçe olmadığını düsünüyorsanız, yanılıyorsunuz.

6: Ve bahse girerim babanız bir kral!

4 Aralık 2007 Salı

E.K.'nın Masalı.

Bu masal Rapunzel’e bilgisayar kullanmayı öğreten ve gülmeyi hatırlatan sevgili arkadaşı E.K. için yazılmıştır..

Bir varmış bir yokmuş, bundan binlerce yıl önce ya da binlerce yıl sonra ( bu hiç önemli değil )köyünden çıkıp, dünyada bir eşi daha olmayan kızıl ejderhasının sırtına atlayarak Bizantium'a gelen genç bir adam varmış. O güne kadar hiç köyünden dışarı çıkmamış olan bu iyi niyetli adam, sadece üç seye sahipmiş:
bir çuval soğan
bir torba şeftali
ve evine dönüş yolunu bilen bir ejderha!

Önceleri şehrin merkezine inmekten ve insanlarla konuşmaktan korkmuş. Hatta biraz uzak durmuş bütün olan bitenden. Ama zamanla köyden getirdiği hazinesine bir tane de bilgisayar eklemiş. Bu bilgisayar ona sadece para kazandırmakla kalmayıp yeni arkadaşlar da edindirmiş. Hatta öyle süpriz dostlukları olmuş ki, kendi bile inanamamış.. Mesela Pamuk Prenses, Yedi Cüceler’den Huysuz, Kibritçi Kız, Külkedisi ve Rapunzel en esaslı dostları arasındaymış.! Aslında Rapunzel ile tanışmalarının tek sebebi bilgisayarmış. Hayallerini daha hızlı yazmak isteyen Rapunzel’i, kahramanımız papirüslere yazmaktan ve biten mürekkebini gözyaşları ile çoğaltmaktan kurtarmış!
Fakat genç adam “hayatın anlamı nedir?” sorusuna o kadar takılmıs ki günlerce gecelerce; aşk, para ve yalnızlık üzerine derin derin düşünmüş, düşünmüş ve içmis.. Kendi köyünden bir kaç iyi adam bulup onlarla da içmis.. Çok içmis az düşünmüş.. Şövalyelere katılıp bir kaç ay herşeyi geride mi bıraksam bile demiş kendi kendine. O, binbir düşünceyle hırpalarken ruhunu, Külkedisi prensinin yanına Amerika'ya ucmuş. Pamuk Prenses nihayet bir gülücükle uyanmış ve Kibritçi Kız kendi masalına dönmüş. Huysuz Cüce hala oralardaymış ama Rapunzel saçlarını çoktan kesmiş! Bütün bunlar yetmez gibi torbadaki şeftaliler çürümeye baslamış.. Çünkü aylardan Ağustos’ muş! Geriye sadece soğanlar ve onu yalnızlastıran bilgisayarı kalmış. Huysuz Cüce ve birkaç iyi çocuk da olmasa hayat çok sıkıcıymış. Zaten saçlarını kesen Rapunzel de bilgisayarını kapatacakmış. Cünkü ilişkileri zedelediğine ve insancıl olmadığına karar vermis.

Masalımızın kahramanının bundan sonra ne yaptığını kimse ögrenememis?
Belki kalan bir cuval soğanını , bilgisayarını ve iyi çocukları alıp yeni bir hayat kurmus?
Belki çürük şeftalilerden bazılarını kurtarıp turta yapmış?
Belki Uyuyan Güzel ile tanışıp sonsuza kadar mutlu olmuş?
Belki de iyi yaşanmamış yılları icin hep üzülmüş.??

Rapunzel'den Önemli Not : "HERKES ÖLÜR, AMA ASLINDA HERKES GERCEKTEN YASAMAZ"

Acemi Denizcinin Seyir Defteri.




Karar ve Hazırlık
Upuzun ve gerçekten inanılmazcak bir yazı bitirdiğimiz günlerde, gayet hevesli bir yelkenci topluluğu olarak Kuzey Ege’ye doğru güzel bir seyir yapmaya niyetlendik. Ne zamandır hepimizin aklında vardı konaklamalı bir seyir ve bu dört günlük tatil umduğumuzdan da iyi birrsattı. Yoğun bir telefon trafiğinden sonra 30 Ağustos Perşembe gününü, yola çıkış tarihimiz olarak belirledik.
rada kumanya alışverişi vardı. 29 Ağustos akşamüzeri saat 17.00 gibi Erol Hocam’la, Kalamış Marina’da buluşup o işi de hallettik. Aslında oldukça kalabalık bir ekiptik ve kim ne yer ne içer diye konuşmarsatı bulamadan, hızlıca karar vermiştik yola çıkmaya. Bu duruma Erol Hoca’nın herkesi memnun etme isteği de eklenince, kaç paket bisküvi ve kaç çeşit içecek aldık vallahi hatırlamıyorum. Marketten çıkınca kendisi kadar adını da beğendiğim yelkenlimiz Second Life’a gittik. Teknenin sahibi Sadettin Bey iş dönüşü yorgunluğuna rağmen kumanyaların yerleştirilmesi için marinaya kadar geldi. O akşam eve döndüğümde eşyalarımı hazırladım, unutulmuş bir şey olabilir mi diye notlarıma tekrar tekrar baktım ama itiraf ediyorum; heyecandan sabaha kadar uyuyamadım.

Kahvaltı ve Kalamış Marina’dan Çıkış
30 Ağustos sabahı saat 9.30’da Kalamış Marina Migrosun önünde buluştuk. Teknede hep beraber güzel bir kahvaltı yapmak üzere sözleşmiştik. Sanırım bu bizim düzenli bir masa etrafında ilk ve son oturuşumuz oldu! Bu arada gezinin ilk sakarı ünvanını ben kazandım. Migros arabasını önümdeki çukuru görmeyerek aniden tökezletince, sol kaval kemiğim neredeyse çatlıyordu. Ama Nurten Hanım’ın tam teşekküllü ilkyardım çantası sayesinde azıcık morluk ve biraz ağrıyla kurtuldum.
Kumanyaların ve eşyalarımızın yerleşmesi derken, birazda gece seyrinin tadını çıkartmak için özellikle yavaş hareket ederek saati 12.00 yaptık. Son olarak, eğitim teknemiz olan Ali Can’da rotamızı ve güvenlikle ilgili önlemleri, seyir boyunca aşağı yukarı neleri öğrenip nasıl bir vardiya ile yaşayacağımızı dinledik hocamızdan. Tabii Allah’ın cehennnemcağında ne kadar aldıysa kafamız o kadar dinleyebildik!
Erol Hoca dahil on kişiden oluşan bu ekipte, birbirini önceden tanıyan ikili üçlü gruplar vardı var olmasına ama aslında hepimiz gayet endişeliydik. Toplamda iki kamarası ve bir salonu olan bu teknede birbirimize huzursuzluk vermeden yaşamayı becerebilecek miydik?
Ekipte yaş aralığı oldukça genişti ve tabii meslek gurupları da birbirinden epeyce farklıydı; bankacılar, borsacılar, sinemacılar ve tarihçiler!

Öğleden sonra 13.30 sularında marinadan çıktık. Hedefimiz Bozcaada’ydı. İçim içime sığmıyordu, aklım fikrim boğazı geçmekteydi. Nedense çok anlam yüklemiştim Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Akdeniz sularına karışmaya. Bir denizi, üstelik gece seyri yaparak geçmek hepimiz için yepyeni bir maceraydı. Zaten bizi biraraya getiren de tam olarak bu istekti: Gece seyri nasıl yapılır iyice anlamak. Anladık!! Hem de gayet iyi anladık.

Tam bir okul gemisi havasında başladı yolculuk. İnanılmazcak bir gündü ama tadımızı kaçırmasına izin vermedik. Ne yapalım canım, biraz motorla gider sonra yelken açarız diyordu herkes birbirine. İşin aslı, düşündüğümüzden daha uzun süre motor seyri yaptık! Birbirimizi, burada bulunma amacımız yelkencilikteki hünerlerimizi sergilemek değil, gece seyri yapmanın ve vardiyalarla, rotamızı kaybetmeden ilerlemenin inceliklerini öğrenmek diyerek telkinlerle sakinleştirdik. Gün boyunca önümüzden ardımızdan yiyecek içecek hiç eksik olmadı. Dilek her aşağıya inişinde sesleniyordu zaten: “Dolaptan birşey isteyen var mı?” diye.

İlk günbatımımız gerçekten çok güzeldi. Esra ve Berrin Hanım’ın birlikte pişirdikleri ton balıklı makarnadan oluşan akşam yemeğimiz de harikaydı. Yelken dergilerinde sık sık görüp geçirdiğimiz güzellikte anlar yaşıyorduk. Hepimiz mutluyduk. Muhtemelen herkes birbirinden çok farklı duygu ve düşüncelerle Second Life’da idi ama, garip bir ortak paydamız oluşmaya başlamıştı. Deniz, rüzgar ve içinde yol aldığımız tekne, ekibin tüm gürültüsüne rağmen birşeyler fısıldıyordu. Ve bir anlık sessizliklerde saçımda ıslık çalan rüzgarı hissetmek bence herşeye değerdi. Uçsuz bucaksız hayaller ülkesi gibiydi deniz. Ufuk bomboştu ve hepimiz kendi renklerimizle çaktırmadan boyamaya başlamıştık sonsuzluğu. Benim için; yüzlerce kadırga geçiyordu fırtınanın ortasından!!

İlk Gece
Ve nihayet ilk gecenin vardiyaları belirlendi. Salonda yapılan büyük bir toplantıyla harita üzerindeki rotamızı çizdik. Paralel cetvel kullanmak, haritadan enlem ve boylam okumak .. hepsi ama hepsi inanılmaz yeniydi bizler için.
En genç yelkencimiz sevgili Pamir ve acemi yelkencimiz Benan kardeşin uykularına kıyıp onları uyandıramadık ama, hepimiz vardiya saatlerimizde işimizi yaptık. Erol Hoca harita üzerinde nasıl yön bulacağımızdan, fenerlerin bize neler söylediğine kadar tüm detayları sıkılmadan defalarca defalarca anlattı. Pusula nasıl tutulur, kerteriz almak ne demektir iyice öğrendik o gece.
Aslında hepimiz çok heyecanlıydık ve bir ızdan sabote ediyorduk anlatılanları farkına varmadan. Neyse ki Erol Hoca’nın peygamber sabrı vardı. Bir kere daha iyice anladım ki bazı insanlar dünyaya paylaşmak için geliyorlar. Herkesinrslarına yenildiği şu kocaman şehirde aklı fikri denizde olan bir eğitmenimiz vardı ya, sırtımız yere gelmeyecekti bu kesin. Sonsuz bir güven hissi vardı içimde, sanki yer yerinden oynasa bize bir şey olamazdı. Aslında ilerleyen saatlerde yer yerinden olmasa da, sular epeyce yerinden oynadı ve gerçekten bize bir şey olmadı!!

İlk gecemizde, seyir boyuncaldızları ve ardımıza düşen ayın yükselişini seyrettik. Sabahın erken saatlerinin keyfini çıkarttık. Bir denizi ve belki de farketmeden kendi denizlerimizi geçtik karanlığın ortasında. Dalgaları seyrederken içimdeki çalkantının, sonunda kendine bir kardeş bulduğunu hissettim. Deniz ruhumla bir ritim tutturmuştu sanki. Rüzgar bizden yana değildi ama doğa nimetlerini cömertçe sergiliyordu.
Sadettin Bey ve Erol Hoca gece boyunca hiç uyumadılar. Biz geri kalan sekiz kişi az ya da çok uyuduk. Mesela Benan kardeş pruvada mışıl mışıl uyudu. Bir ara bende yanınavrıldım. ık havada uyumak başka bir özgürlük, başka bir sınırsızlık. Hele hele denizdeyseniz!!

Ve Çanakkale
Çanakkale boğazına yaklaştığımızda ölümsüz aşıklar Leandros ve Hera gibi, fırtınaları aşarak kavuşulabilecek bir fener bekçisi hayal ettim. Belki bir tanesi hala oralarda bir yerlerdeydi?
Bekçi yalan oldu tabii ama denizde hafif bir kıpırtı hissedilmeye başladı. Zaten fırtına yirmidört saat geçmeden yakalayacaktı bizi!!

Beklenen an geldi, boğaza giriyoruz. Binlerce yıl öncesinden efsaneler dolaşıyor aklımda. Tanık olmadığım zamanların kokusunu duyuyorum sanki boğazın sakinliğinde.
Gelibolu nasıl da güzel denizden bakınca; küçücük, sevimli, insanı büyüleyen bir yaşanmışlığı var. Garip bir huzur mu hakim buralarda, yoksa erken saatlerin dinginliği mi gördüğümüz anlayamadan usulca geçiveriyoruz kıyısından.
Ve nihayet Çanakkaledeyiz. Tam rüzgar var galiba diye sevinirken hava yine düştü. Yelken açamamış bir ekibin sabırsızlığı var hepimizde. Mazot almaya muhtacız maalesef fakat yine de anı kaçırmamaya gayret ediyoruz. Neden çıkmıştık yola? Asıl amaç seyirdi ve biz de tam olarak bunu deneyimliyorduk.
Bir saat kadar dolandık Çanakkalede. Bir önceki gelişimden bildiğim yerlere göz atabilmek için koşar adım yürüyorum sokaklarda. Bir anlamda hafızamı tazelemek istiyorum. Ben ne zaman uzun süre görmediğim bir şehre gitsem, deli gibi koşturarakzlıca bir bakarım etrafa. Böylece şehir beni anımsar, ben de onu.
Rıhtıma paralel sokakların birinde yemek yiyoruz, kahvelerimizi içiyoruz ve hatta alışveriş bile yapıyoruz. Gayetzlıyız. Küçücük güzel bir limanı var Çanakkalenin, kolayca kaybolup kolayca buluşuyoruz.

Ve yine Second Life.
Rüzgar hala bizden yana değil. Bu nedenle tüm dikkatimizi boğazın görkemli sularına yoğunlaştırıyoruz. Adını koymakta zorlandığım bir tılsımı var Çanakkale Boğazı’nın. Sanki binlerce anlam yükleniyor suyun her damlasına. Mesela bir ekmek atma törenimiz oldu ki denize, orada kaybolmuş denizcilerin, savaşmış donanmaların ruhlarını anmadan, ürpermeden geçemedik Nara Burnundan. Sevdiklerini kaybedenleri düşündük, tabii kendi kaybettiğimiz sevilenleri...

Kurtarma ipinin Ucunda Derya
Öğleden sonracağı iyice bastırmaya başlamıştı, hepimizin aklından geçen tek şey bir şekilde serinleyebilmekti sanırım. Biz öylece suya bakıp geçirirken, geleceğin uzak yol kaptanı arkadaşımız Derya hop diye atıverdi kendini denize ve atlarkendenize adam düştüdiye bağırmayı da ihmal etmedi. Hepimiz şaşkın şaşkın bakarken, Nurten Hanım hemen kurtarma ipinin ucundaki can simidimirlattı ve Derya’yı kurtarma operasyonu başlattık. Başarılı kurtarma operasyonu sonunda Derya’yı garantiye aldık ama, herkes sudaydı on dakika sonra! Başarmıştık. Aramızdan biri atmıştı ya can simidini, demek ki her şey yolundaydı. Bir ben yüzemedim; lanet olası güneş kremimi 20 dakika evvel sürmem gerekiyordu. Gerçi yunusları görünce kremi unutup hemen mayomu giyindim ama, yunuslar beni beklememişler!! Denize adam düştü talimi bitince serinlemiş, yani dokuz kişisi serinlemiş bir ekip olarak Bozcaada’ya doğru yol almaya devam ettik

Bozcaada’ya Varış
Tam düşündüğümüz gibi 17.30 da Bozcaada’ya vardık. O ne güzel limandı tanrım. Bir yerleşim yerine, hele hele orası bir adaysa, denizden yaklaşmaktan daha romantik ne olabilir gerçekten bilemiyorum. Üstelik sizicacık gülüşlü dostlar ve görkemli surlarla çevrilmiş bir kale de karşılıyorsa...
Adaya ayak basar basmaz Erol Hoca dileğini gerçekleştirdi. Nasıl mı? Bizi ada sakinlerinden Benan bey karşıladı. Hocamızda iki Benan’ı sağına soluna alıp, ortalarına geçip Dilek’i kolundan yakalayıverdi. Yani iki Benan arasında bir Dilek tutmuş oldu! İnşallah gerçekleşir bu dileği dedik biz de.

Adada herkesin yapmak istediği şeyler birbirinden farklıydı. Bu yüzden ekip birkaç parçaya bölünerek değerlendirdi zamanını. Diğer yolcular nasıl algıladılar adayı bilemem ama, bence Bozcaada sade bir güzelliğe sahipse de hiç mütevazi değil. Olmamalı zaten. Muhteşem denizi, sevimli sokakları, akıl almaz günbatımı ilevarolmayan bir ülkegibi. Yani sanki sadece düşlediğimiz için orada olan ve biz tekneye bindiğimizde sulara gömülecek bir hayal adası. Abarttığımı düşünenler teğet geçmesinler Bozcaada’yı ve özellikle Kuzey Egenin en güzel plajı olan Ayazmada yüzerek günü batırsınlar.. Ardından bir sokak lokantasında rakılarını içsinler ( Şahsen biz öyle yaptık! ). Pardon pardon önce gidip şarap tatsınlar biraz. Sahi ya söylemeyi unuttum biz tam bağbozumunda oradaydık! Yani her şey bizden yanaydı, Rüzgar dışında! Ya da biz öyle sanıyorduk.

Bozcaadadan istemeye istemeye ayrıldık. Biri hariç; Sadettin Bey. Çok uykusuzdu ve teknede kalıp dinlenmek istedi. Gece döndüğümüzde Bozcaada’yı daha önce görüp görmediğini sordum, görmemiş. Kaçırdınız dedim. Kaçırmadım dedi. Anlamadım. Sonra yüzümdeki şaşkınlığı farketmiş olmalı ki, bilge bilge : “insan istediğini yapmayı tercih etmiş ise diğerini kaçırmamış demektirdedi. Tanrım bütün bilgeler aynı teknede dedim ama içimden!!

Fırtına Yaklaşıyor...
Ve yine denizdeyiz. Eylül ayının bu ilk günü bize nasıl bir süprizle veda edecek henüz hiçbirimiz bilmiyoruz. Bir önceki gecenin disiplinsiz vardiya sistemine birazzan Nurten Hanım haklı olarak hemen soruyor kim hangi saatleri ister diye. Bizde elbette hemen söylüyoruz seçimlerimizi. Sabah 4-6 vardiyası Berrin Hanım’la benim oluyor. Gecen sefer onun çok başı ağrıdığı için, Sadettin Bey ve Erol Hocamla tutmuştuk nöbeti. Bu kez ben biraz arkada durdum ve 4-6 vardiyasında bizi Berrin Hanım götürdü. İnanılmaz güzeldi deniz ama rüzgar hafiften sertleşmeye başlamıştı. Sanırım aşağı yukarı 6 şiddetinde esiyordu.

Gün yavaş yavaş aydınlanmaya başlarken şiddetini arttırmaya başladı rüzgar. Oldukça çalkantılı ve serpintili bir sabaha uyandı kamaradakiler. Esra’nın büyük gayretlerle hazırladığı kahvaltı masasına inemeyenler çoğunluktaydı teknede. Yine de gerçekten açtık ve bir şekilde o masaya ulaşmak lazımdı. Zar zor aşağıya indim ve kendimezlı bir kahvaltı hazırladım. Üzerine bol bol şokella sürdüğüm enfes ekmeklerimi ve kahvemi tam almıştım ki, ilk felaket şokellalı dilimlerden birini Sadettin Bey’e kaptırmam oldu, ikincisi ise tekrar aşağıya inip Nurten Hanım’la beraber masada kalanları toplamak zorunda kalışımız! O kadar metanetli ve güçlü bir kadın ki Nurten Hanım onu aşağıda yalnız bırakamadım. Tam o anda Sadettin Bey kusma alametleri gösteren ekibe, en iyisi olduğunu iddia ettiği ama sonraki itirafında aslında hiç denemediğini söylediği bir bulantı ilacı verdi (karaya dönünce Benan’ın eczacıdan öğrendiğine göre bu 2.50 YTLlik muhterem ilaç - adı lazım değil!! - en kötüsüymüş!!! bilginize..). Elbette bu ilaçtan içen de içmeyen de dağıldı!
O kadar midem bulandı ki gelecek on yıl Şokella yiyebileceğimi hiç sanmıyorum. Zar zor yukarı çıktığımızda Benan’ın yüzü bembeyazdı. Derya ve Nurten Hanım da hiç iyi görünmüyorlardı. Ama yine de herkes dayandı. Hatta Nurten Hanım uzunca bir süre dümen bile tuttu. Ben sadece Benan’ı tutabildim! Allahtan Esra , Dilek, Berrin Hanım, Pamir genel olarak daha iyiydiler. Ama Pamir gerçekten şaka gibiydi. Teknenin en genç ekip üyesi adeta evinin terasında gezinir gibi huzurluydu. İnsan ister istemez düşünüyor, genç olmak bu muydu diye ama Sadettin Bey ve hocamız da gayet sakin görünüyorlardı.

Hepimizin ilk fırtınası; 1 Eylül C.tesi, Rüzgar 7 şiddetinde, dalga boyu 2,5 metreleri bulmuş. Denizin ortasındayız, kendimi sakar bir çocuğun taşıdığı geniş ve ağzına kadar dolu bir çorba kasesinin içinde gibi hissediyorum. Her tarafımız tonlarca sudan örülmüş duvarlarla çevrili. Korkmuyorum, fakat çok yeni bir deneyim ve uyum sağlamakta zorlanıyorum. Marmara’ya doğru yol alıyoruz. Serpinti hepimizi telef etmiş ve ıslanmadık santimetrekare kalmamış üzerimizde! Aslında bir güzel dayak yiyoruz ya, kimden yediğimiz belli değil.
Benan’ı hala sımsıkı tutuyorum düşmesin diye, sol ayağımı da ondan korumaya çalışıyorum, çünkü çıkartmaya devam ediyor zavallım. Sadettin Bey endişeli endişeli Benan’a ve Derya’ya bakıyor. Sonra soran gözlerle bana bakıyor. Verecek cevap yok tabii, durum berbat! Derya sanki artık aranızda değil, hiç tepki vermemesi hepimizi endişelendiriyor. Nurten Hanım’ı da iskele tarafından sarkmış görünce tüm kalelerim yıkılmış gibi hissediyorum. Sıra bende diye düşünüyorum ister istemez. Neyseki tam o anda Erol Hoca yanıma oturuyor ve gözlerimi kapatıp omuzunda onbeş dakika kadar dinlenebiliyorum. Beni bulantıdan kurtaran bu güvenlik duygusu oldu aslında. Sakinleştim. Fakat şokellayı bulana içimden nazik sözler söylemeye devam ettim!

5 saattlik mücadeleden sonra Mürefte Limanı’na yaklaştık. Zar zor bir şeyler yedik. İtiraf etmeliyim oldukça garip baharatlarla pişiriyorlar köfteyi. Ama en muhteşem yemek Derya’nın ısmarladığı değişik bir cins çekirdekli patatesti! Herkes karnını doyurup çay içmeye başladığında bile Derya’nın siparişi hala gelmeyince sorduk tabii garson kardeşe sebebini. Bakınız nasıl ıkladı: Bu patates ortalama bir buçuk saatte pişiyormuş. Ve en zor pişensmı tam ortasındaki çekirdekmiş! (vallahi de billahi de garson böyle söyledi). Siz siz olun Müreftede patates yemeye kalkmayın, oradaki patateslerin cinsi bir tuhaf!!

Neyse, iki saat kadar dinlendik orada. Akşama doğru 18.00 sularında yeniden yola çıktık. Zannettik ki deniz bize göstereceğini gösterdi. Ama yanıldık. Bizi ikinci bir fırtına bekliyordu, bu kez rüzgar 7 şiddetindeydi ama serpinti daha da güçlenmişti. Nurten Hanım ve Berrin Hanım hiç çıkamadılar kamaradan. Haklıydılar; hem deli gibi sallanıyorduk hem de havuzluk hepimiz için yeterince geniş değildi. Üstelik ceket sayımız da sınırlıydı. Gerçi bu durumdan rahatsız olmayıp tüm seyri penye T-shirt ile geçirenler de vardı aramızda; Sadettin Bey!

Bu defa Derya ve Benan daha iyilerdi. Hiç olmazsa kusma faslını geçmiştik. İnanılmazdı ama Erol Hoca eşliğinde şarkılar söylemeye başladık. Repertuar oldukça başarısızdı ya, yine de herkes elinden gelenin en iyisini yaptı. Kafamızdan geçen dalgalara ve yağmuru özleten acımasız serpintiye rağmen şarkı söylüyorduk. Daha da inanılmaz olanı Pamir kardeşimizin aryaları oldu. Benan ile düetini yazmıyorum bile. Bütün bunlara Sadettin Bey’in eski Türk filmlerindenrlamış şarkısı da eklenince tam olduk. Üstelik hay Allah fırtınada fotoğrafımız yok demiştik ya onu da çektik!
Fotoğraflarda kahkahalarla gülüyoruz ama bu size içinde bulunduğumuz şartların kolay olduğu izlenimi vermesin lütfen. Sadece oradaydık ve teslim olduk. Denize, rüzgara ve sağnağa direnmekten vazgeçtik. Bedenimizi ve ruhumuzu korkulardan arındırınca sanki herşey daha bir kolaylaştı.

En son ne zaman bu kadar çok gülmüştüm bilmiyorum. İstanbul’la yaptığım alışverişte, geçenllarda biraz zararlı çıkmıştım ıkcası ve bana verdiklerine karşılık ona neşemi satmıştım pek çoğumuz gibi. Ama ben bu gezide inanılmaz kahkahalar attım. Üstelik gülmeyi beceremediğimi düşünmeye başladığım bir anda. Yaşasın Pamir! Yaşasın suyun ve rüzgarın gücü. Bu seyirde dinimi değiştirdim ben; artık rüzgara tapıyorum!

İlerleyen dakikalarda kamaradakilerin dayanma gücü son noktaya gelince geceyi denizde geçirmeme kararı verildi. İlk önce Kumbağ’a girelim dedi ekip ama malesef limanın ışıkları doğru düzgün çalışmadığı için Tekirdağ’a kadar dayanmak zorunda kaldık. ( Zaten yola çıktığımızdan bu yana gördüğümüz pek çok fenerin ya ışıkları yoktu ya da pastan mahvolmuş haldeydiler. Fenerlerin ve limanların bakımsızlığı hepimizi çok rahatsız etti.) Güç bela tuhaf bir limana bağlandık..Öncelikle ıslak giysilerimizden kurtulduk. Ne var ne yoksa üzerimizde Second Life’ın sağına soluna astık. Gülüyorduk ağlanacak halimize ama en komiği, o durumumuzla zaman zaman haberlerde izlediğimiz mültecilere inanılmaz benziyorduk!!

Üç kişi bizimle şehre gelecek durumda değillerdi. Ekibin kalanıyla bir şeyler yemek için çıktık. İnanılmazdı şehir; gece yarısı olmuştu ama müzik, eğlence, çoluk çoçuk herkes sokaklardaydı. Mercimek çorbalarımızı içip Tekirdağ köftemizi yer yemez ertesi gün ne yapabileceğimizi konuştuk. Sonuç olarak durumu iyi olmayanların karadan devam etmesine karar verildi. Her ne kadar sabah ola hayır ola dediysek bile hepimiz inanılmaz yorulmuştuk.

Hoşçakal Deniz...
O gece karaya bağlı uyumak çok iyi geldi.
2 Eylül sabahına uyandığımızda kalmakla gitmek arasında çooook kararsızdım ... Benan’ın kıyafetleri sırılsıklamdı ve midesi hala berbattı. Diğer yandan Erol Hoca ve Sadettin Bey’e eşlik etmek üzere sadece Derya kalmıştı! O da zaten bizden daha iyi durumda degildi. Hepimiz hiç istemeyerek ve çok üzülerek ayrıldık tekneden. Ama en komiği Sadettin Bey’in ardımızdan “güle güle iyi insanlar” diyerek el sallamasıydı. Zor koşullar sıcak bir iletişim sağlıyor gerçekten. Maskeler çıkmasa bile suda boyaları iyice akıyor. Sevgili Benan üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen hala bu son sahneye gülüyor.

Terminale gitmeden önce akşam yemek yediğimiz yerde mercimek çorbası içtik. Sonra Tekirdağ’dan ayrıldık. Yol boyunca kararsızlıgıma sövüp durdum. Benim için masal bitmişti. Otobüs denize pararlel yol alırken Second Life’ı gördüm! O kadar güzel, o kadar gercek dışıydı ki; mavinin ve eflatunun en yumuşak tonları içinde bembeyaz bir üçgen! İşte biz çok değil bir saat önce o tablonun içindeydik. Bizim için gerçek olan, karadan izleyenler için imrendirici bir masaldı şüphesiz. Otobüs hızlandı, artık akşama kadar beklemek dışında yapabileceğimiz birşey kalmamıştı. Öylece karmakarışık duygularla döndük İstanbul’a.

Kahramanların Kalamış Marina’ya Dönüşü!
Saat 19.30 da karşılama töreni için tüm ekip marinada buluştuk. Nurten Hanım’ın kahraman denizciler için süprizi güzel bir pasta ve şampanyaydı! Mükemmel bir günbatımıyla girdi Second Life marinaya. Kutlamanın ardından üç günde karman çorman hale getirdiğimiz tekneyi bir güzel temizledik.

Amman canım macera bunun neresinde diyenler için söylüyorum. Hani o bizim Tekirdağ’da tekneden ayrıldığımız sabah saatleri var ya, işte o zaman başlamış asıl macera. O bölümü Erol Hoca’dan dinlemek lazım. Tabii kapkara bulutlarla üzerinize çökmüş bir gökyüzü, 9 şiddetinde rüzgar, ayrıca her burnu döndüğünüzde sizi bekleyen acımasız sağnaklarla ve hatta 20 dakikadan fazla süren bir tayfunla yüzleşmekten kokmayacaksanız!!

Denizci olmak ama hakkıyla denizci olmak elbette kolay iş değil ama seyir yapmak hele hele gece seyir yapmak ve teknolojiden yararlanmadan haritadan, fenerlerle kerteriz alarak devam etmeye çalışmak bambaşka bir macera. Hayatımın en güzel günü 1 Temmuz’du bu geziye kadar ama artık rahatlıkla söyleyebilirim ki 1 Eylül. Dalgaları o renkte ve o görkemle gördükten sonra doğa dışında hiçbir güç karşısında eğilmem diye düşünüyor insan.
Sakın Marmara’yı geçerken küçücük bir iç deniz diye düşünmeyin. Suyun gücü ve süprizleri sizi ummadığınız kadar şaşırtabilir. Bizim şansımız Erol Hoca’ydı. Tüm deniz sevdalısı dostlara Erol Hoca gibi bir kaptan diliyorum karşılaşacakları fırtınalarda, taa ki kendi yelkenlilerinin kaptanı olacakları güne kadar..

Sevgili hocamız Erol Çevik Tekirdağ’dan İstanbul’a gelişi anlatıyor:
“ Zor bir gece seyrinin sonunda, biraz dinlenmek ve yola sabah devam etmek üzere girip bağlandığımız Tekirdağ limanında; çok hırpalanan arkadaşlarımızın kara yoluyla İstanbul’a dönmesinin daha uygun olduğuna karar verdik. Onların aklı bizde, bizlerin gönlü onlarda ve iki ayrı grup olarak, İstanbul’a doğru yola çıktık.
Limandan çıktığımızda gördük ki; tüm seyir boyunca hiç yardımcı olmayan rüzgar, bu gün oldukça lütufkar. 22 knot esen rüzgarla, hız ortalamamız 7 knotın altına düşmeden ve sıkı orsa ile Marmara Ereğlisi’ne seyrediyoruz. Rüzgar zaman zaman 28 knota yükselse de oldukça istikrarlı ve biz tramola atmaya ihtiyaç duymadan büyük bir keyifle seyrederken, bir yandan da kara yolunu tercih etmek zorunda kalan arkadaşlarımızın kulaklarını çınlatıyor, onlar adına üzülüyoruz. Çünkü, tüm seyir boyunca ya rüzgar yoktu, ya da Mürefte –Tekirdağ arasında olduğu gibi; tam kafadan gelip, 2,5 m. yüksekliğindeki dalgalı ve kaba çalkantılı denizde motor seyrine mecbur bırakmıştı. Şimdi yanımızda bulunmayan arkadaşlarımız adına bunun haksızlık olduğunu düşünmeye başlamıştık ki; rüzgar sancağımıza doğru dönmeğe başladı. Ereğli üzerine geldiğimizde artık kıyıya paralel gitmek olanağı kalmamış ve orsa seyirdeki rotamız 90 dereceyi geçerek bizi kıyıdan açmağa başlamıştı. 1/3 oranında sardığımız için bozulan, cenova ve ana yelken formunun, orsa açımızı bir hayli düşürmesi de önemli bir etkendi. Bunun sonucunda da kıyının kuytusundan kurtulunca, 6 kuvvet havada 2,5 m. dalga ile boğuşmağa ve haliyle dayak yemeğe başladık. Dayağın yanında tatlı niyetine de bol serpinti (serpinti ne kelime; dalga tepemizden geçiyor) ikramını saymağa bilmem gerek var mı.
Tramolalarla kıyıya girerek seyri bir parça kolaylaştıralım derken; asıl dayağın bizi beklediğini geç fark ettik. Kuzeyimizde kara üzerinde, koyu renkli kümülonümbüs bulutları süratle toplanmağa başlamıştı. Poyraz rüzgarı ile kuzeyimizden geçip gideceğini düşünürken, adeta Karayelden ve iskele kıç omuzluğumuzdan yüklendiğini fark ettik. Şiddetli yağmurla bindiren bora, yarım mil kıyımızdaki sahili örtmüş ve denizden 1,5 m. yüksekliğinde bir su tabakasını bir duvar gibi üzerimize doğru sürmekteydi. Manzara müthişti ama bu bir Ayvazovski tablosu değildi. Seyredecek zaman değildi. Derhal pruvayı misafirimize döndürüp (saygı ile cephe selamı ) cenova furlinginin ipine yapışıp bir metre kalıncaya kadar sardık ama, ana yelkeni saramadan hazret dövmeğe başladı. Ama ne dayak!.. Kapşonlarımızın üzerinden kamçı gibi yanaklarımızı döven yağmur bir yandan da içimizde ıslanmadık ne kaldıysa onları hallederken, biz de ana yelkeni bir metre kalacak kadar sardık. Bu sırada rüzgar da önüne kattığı denizi bordamızdan tırmandırıp, üzerimizden geçirip diğer bordadan denize ulaştırmakla meşguldü.
Birer metre açabildiğimiz cenova ve ana yelkenle (neredeyse kuru direk), rüzgar ölçenimizde 55 knota kadar çıkan rüzgarla geniş apaz 7-7,5 knot seyretmeğe başladık. Genelde 20-25 dakika süren boralarda telaş etmeğe gerek yoktur ama, çabuk davranıp gereken tedbirler alınmazsa, bedeli ağır olabilir. Nitekim 20 dakika kadar sonra, önce yavaş yavaş kıyı görünmeğe , sonra da rüzgarın şiddeti azalmağa ve yönü poyraza dönmeğe başladı. Yelkenleri 1/3 ü sarılı şekilde açarak, 28 ile 32 knot arası esen rüzgarla (bu azalmış hali) yine 7-7,5 knot hızla orsa seyri müthiş bir keyif. Şu ana kadar, tramolalara rağmen rotadaki ortalama hızımız 7 knotın altına düşmedi. Ve bu hızla sahil şeridindeki yerleşim birimleri hızla geriye doğru akarak birer birer kayboldular.
Bu yelken keyfi Avcılar önüne kadar sürdü. Buradan itibaren sancağa drise eden rüzgar, rotayı çok açtığından; tramolalarla vakit kaybetmemek için motorun kulağına basıp, kendimizi onun gürültüsüne teslim edince rüya bitti.
Saat 19 30 da Kalamış marinaya girerken, çok duygulandığımız asıl büyük sürpriz bizi bekliyordu. Kara yoluyla dönen arkadaşlarımız iskele üzerinde bize çok güzel bir karşılama töreni hazırlamışlar ve hepsi tam kadro, hatta fazlası ile oradaydılar. O kadar yorgunluğun üzerine, giyinip hazırlanmışlar, getirebildikleri sevdiklerini de birlikte alarak bizi karşılamağa gelmişlerdi. Bundan güzel, bundan daha gurur verici ne olabilir. Patlattıkları şampanya eşliğinde pastamızı yerken, tüm seyir boyunca müthiş bir uyum ve dayanışma içinde olan bu güzel insanlara, bize dostluğun sıcak yüzünü bir kez daha gösterdikleri için müteşekkirim. Sağ olsunlar ve hep rüzgarları kolayına olsun. “